Fatma Bostan Ünsal: “17-25 Aralık, AK Parti seçmenini etkilemedi ama fon vurgunu etkileyecek”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – RÖPORTAJ
Fatma Bostan Ünsal, AK Parti’nin kuruluşunda yer alan isimlerden biriydi. Partinin ilk yıllarında Sosyal İşler Başkan Yardımcılığı görevini üstlenerek insan hakları alanında çalışmalar yaptı. Hatta insan hakları biriminin kurulmasını partiye o önerdi. Ancak 15 Temmuz’dan sonra Barış Bildirisi’ne imza attığı için Muş Alparslan Üniversitesi’ndeki görevinden 1 Eylül 2016 KHK’sı ile ihraç edildi.
Yıllar süren hukuk mücadelesinin ardından 2024’te mahkeme kararıyla eski üniversitesindeki görevine dönen Ünsal, altı ay çalıştıktan sonra bölge idare mahkemesinin kararıyla yeniden görevinden uzaklaştırıldı. İki kez ihraç edilen Ünsal’ın dosyası halen Danıştay’da bulunuyor.
Bugün AK Parti’de aktif siyaset yapmayan ancak partinin kuruluş ilkelerini ve geçirdiği dönüşümü yakından bilen Ünsal’ın kısa süre önce başında bulunduğu Hak İnisiyatifi’nin X hesabına da erişim engeli getirildi. AKP’nin artık kendi içinden çıkan en küçük muhalif bir sese bir tahammülü, toleransı kalmadı.
Ünsal ile bunların nedenlerini konuştuk. Kendisi ayrıca AK Parti’nin kuruluş vaatlerinden uzaklaşmasından, 28 Şubat döneminden bugüne insan hakları ihlallerine kadar pek konuya değindi. Bir KHK’lı olarak kendi sürecini de anlattı.
Ünsal, geçmişte başörtüsü yasağı nedeniyle ağır hak ihlalleri yaşayanların bugün benzer mağduriyetlere karşı daha duyarlı olması gerektiğini vurguluyor, “Başörtüsü yasağından ders çıkarmamız gerekirdi, çıkaramadık” diyor.
Türkiye’nin insan hakları açısından 28 Şubat döneminden daha kötü bir noktaya geldiğini savunan Ünsal, AK Parti’nin kuruluş ilkelerinden uzaklaşarak “kendini inkâr noktasına geldiğini” söylüyor.
En önemlisi ise, bundan 10 yıl önce yapılan yolsuzluklara kayıtsız kalan AKP seçmenin artık aynı tavrı göstermeyeceğine ve partinin ciddi bir şekilde oy kaybedeceğine dair tespitiydi.
“AK PARTİ, BENİM GİBİ MUHAFAZAKAR İNSANLARIN KENDİLERİNE MUHALEFET ETMESİNİ İSTEMİYOR”
Açıkçası ben sizin hesabınız kapatılınca çok şaşırdım. Partinin içinden gelen birine de bu kadar tahammülsüz olmazlar diye düşünüyor insan. Eleştirileriniz de hep makuldü. Sert bir dil de kullanmıyordunuz. X hesabınızı hangi gerekçeyle kapattılar?
Birkaç sebebi olduğunu düşünüyoruz. Öncelikle Alparslan Kuytul ile ilgili paylaşım yapmıştık. Muhafazakar kesimin muhalefet etmesini istemiyorlar. Türkiye’nin yüzde 60-65’i muhafazakar kesimden oluşuyor. AK Parti, muhafazakarların temsilcisi gibi davranmaya çalışıyor. O yüzden muhafazakar insanlardan yükselen itirazı cezalandırmak istiyorlar. Bu nedenle Alparslan Kurtul’la ilgili paylaşımlarımızın tepki çektiğini düşünüyoruz. Ayrıca NATO zirvesi öncesi Ankara’da eşiyle birlikte öldürülen Muhammed Kavi ve LGBT’lilerin dernekleşme ve ifade özgürlüğüne dair paylaşımlarımız oldu. Bu paylaşımlardan sonra kapatıldık. Karara itiraz etmiştik ama ona da red verdiler. Bu engellemeleri sadece kendimize yönelik algılamıyoruz. Genel anlamda ifade özgürlüğü ihlallerinin bir parçası.

AK PARTİ ÜÇ Y İLE MÜCADELE ETMEK İÇİN İKTİDARA GELDİ, HEPSİNDE SINIFTA KALDI
Önceden bir mahkeme kararı geliyordu. Şimdi öyle değil. Şalteri indirir gibi çat diye kapatıyorlar. Kime tahammülleri yoksa susturuyorlar. Adalet, eşitlik de demokrasi söylemiyle iktidara gelen AKP’nin hayali bu muydu? Hakikaten aklımız almıyor.
Benim de aklım almıyor. AK Parti’yi üç şeyle mücadele etmek için kurduk: Yasaklar, yoksulluk ve yolsuzluk. Bugün yasakların geldiği noktayı görüyoruz. Medyaya yönelik müdahaleler, sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engelleri, bireylerin, derneklerin ve siyasi partilerin ifade alanlarının daraltılması… Türkiye’de daha önce karşılaşmadığımız ölçüde ifade özgürlüğü ihlalleriyle karşılaşıyoruz. Elbette 24 yıl boyunca hep böyle değildi. Zaman zaman yasaklar oldu ama özellikle 15 Temmuz’dan sonra durum giderek ağırlaştı. Olağanüstü hâl resmen ilan edildi. Daha sonra resmî olarak kaldırıldı ancak fiilen devam ediyor. Yönetim bu olağanüstü hâl anlayışına alıştı ve bir şekilde sürdürmeye devam ediyor.
Yoksulluk ve yolsuzlukla da durum fark değil.
Yoksullukla mücadele edecektik. AK Parti iktidara geldiğinde emekli olmak bir refah göstergesiydi. Emekli maaşıyla insanlar hayatlarını sürdürebiliyordu. Bugün ise emekliler açlık sınırının altında maaş alıyor. Özellikle kendi evi olmayan bir emeklinin büyük şehirlerde yaşaması neredeyse imkânsız. Emekli olduğu hâlde otobüs terminallerinde yaşayan insanlar görüyoruz. Eskiden toplumun yalnızca en yoksul kesimlerinin karşılaştığı sorunlarla bugün emekliler ve asgari ücretliler karşılaşıyor. Bu çok ciddi bir değişim. İnsanlar daha önce belli bir refah düzeyine sahipken şimdi yoksulluğa düşüyor. Bu nedenle yaşananlar daha da sarsıcı oluyor.
Yolsuzluk, keza aynı. Son örneği fon krizi. Yüz binlerce insanın devlet gözetiminde neredeyse bir saadet zincirine yönlendirildiğini ve çok büyük bir zarar ettiğini görmüş olduk. Bu zamana kadar dinde öğrendiğimiz her şeyi sıfırlayan bir açgözlülükle davranıldığını görüyoruz. Normalde faizin haram olduğunu söylüyoruz. Bunun gerekçelerinden biri de başkalarının zor durumundan yararlanarak kazanç elde etmektir. Burada ise çok daha yüksek oranlarda kazanç beklentisi söz konusu.
FATMA BETÜL SAYAN, FON VURGUNUN SADECE BİNDE İKİSİ, DİĞERLERİ SAKLANIYOR
Devletin denetim kurumları bu kadar büyük bir vurgun yaşanırken neredeydi? Bu sistem nasıl bu noktaya gelebildi?
Toplum olarak gerçekten çok iyi düşünmemiz ve eleştiri de getirmemiz gerekiyor. Bu nasıl olabildi? Bu kadar büyük bir vurguna insanlar nasıl teşebbüs edebildi? Şu anda daha çok Fatma Betül Sayan üzerinde duruluyor ama aslında bütün vurgunun binde ikisi ona ait. Diğerleri bilinmiyor. Tera’nın bazı yönetim kurulu üyeleri cezaevinde, bir kısmı hiç soruşturulmuyor. Tera’nın yönetim kurulu üyesi olan bir kadın Cumhurbaşkanı danışmanı. Normalde vatandaşlar hukuk önünde eşittir değil mi? Ama uygulamada herkes eşit değil. Sadece fon meselesinde değil, birçok olayda da bunu gördük. Bu beraberinde keyfiliği getiriyor. İstediğiniz kişiyi seçip cezalandırabildiğiniz bir düzen ortaya çıktı. AK Parti’nin kuruluşunda önemli bir ilkemiz vardı: Güçlülerin hukuku değil, hukukun gücü. Bunun temeli herkesin hukuk önünde eşit olmasıdır.
Bunu Bank Asya örneğinde de gördük. Bank Asya’da hesabı bulunan bazı kişiler kamu görevlerinden çıkarılırken, aynı bankada üst düzey görevlerde bulunmuş bazı kişiler başka kurumlarda çalışmaya devam etti, hatta yükseldi. Bank Asya’da hesabı bulunan herkes hakkında aynı işlem yapılmadı. Bu da keyfîliğe yol açıyor. İstediğiniz kişiyi seçip cezalandırabildiğiniz bir düzen ortaya çıkıyor. Oysa hukuk herkes için eşit uygulanmalı.
17-25 ARALIK AKP SEÇMENİNİ ETKİLEMEDİ AMA FON VURGUNU ETKİLEYECEK
Partinin içinde bir rahatsızlık var mı?
AK Parti’nin yakınındaki kesimlerin eleştirel duruşu ve sözü nedeniyle AK Parti’nin içinde de rahatsızlık olduğunu düşünüyoruz. Ben tabii çok içinde değilim şu an ama fon vurgununun AK Parti seçmenini etkilediğini görüyorum. Çünkü reklamlar Sabah, ATV gibi daha çok AK Parti seçmeninin iletişim zemini olan kanallardan yapıldı. Bu yüzden daha farklı olacaktır. Eskiden insanlar marketlerdeki poşet ücretine itiraz ederken, 17-25 Aralık sürecindeki yolsuzluk iddialarına, kamu ihalelerinin şeffaf olmamasına veya yüksek maliyetlerle gerçekleştirilmesine aynı ölçüde tepki göstermiyordu. Fon olayından sonra bunun değişeceğini düşünüyorum. Çünkü insanlar ev almak için biriktirdikleri bütün parayı bu sisteme yatırdı ve bir anda birikimlerini kaybetti. Mağdurlara ödemeler yapılacak deniliyor ama bu ödemelerin şeffaf olması gerekiyor. Son beş yılda sisteme kimlerin ne kadar para yatırdığı, kimlerin ne kadar kazanç elde ettiği ve paraların nereye aktarıldığı, herkes bunları bilmek istiyor.
Siz partide insan haklarından sorumlu sosyal işler başkanı olarak çalıştınız. Bu kadar hak, hukuk ihlali karşısında içiniz acıyor mu?
İnsan hakları biriminin kurulmasını ben önermiştim. Türkiye’de yüksek standartlı bir insan hakları anlayışı zaten yoktu. Ne kişilerde ne kurumlarda. AK Parti’nin kuruluş döneminde de insan hakları herkesin içtenlikle benimsediği bir alan olarak görülmüyordu.
Neden görülmüyordu? Başörtüsü yasağı büyük bir hak ihlali değil miydi?
O dönemde Türkiye iki büyük mesele nedeniyle sıkışmıştı. Bunlardan biri başörtüsü yasağı, diğeri Kürt meselesiydi. Başörtüsü yasağı, benim gibi başörtülü kadınları eğitimden, çalışma hayatından ve siyasetten dışlayan bir düzendi. Ancak AK Parti’nin ilk döneminde başörtüsü konusunda çok açık ve güçlü adımlar atmakta temkinli davranılıyordu. Çünkü Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatılmıştı. AK Parti’nin de kapatılması riski vardı. Başörtülü milletvekili adayı gösterilmesini ben 2010 yılında dile getirdim. 2007 yılında milletvekili olan Hüsnü Tuna, kamuda çalışan kadınların da başörtülü olabileceğini söylediği için disipline sevk edilmişti. AK Parti kurulduğunda altı başörtülü kurucunun kurucu olamayacağı ileri sürülmüştü. Bu nedenle Anayasa Mahkemesine başvurulmuş, ancak mahkeme bu talebi oy birliğiyle reddetmişti. O dönemdeki temkinli yaklaşımın gerçek nedenleri vardı. Buna rağmen bugünkü durumun daha ağır olduğunu düşünüyorum.
Neden 28 Şubat döneminden daha ağır bir dönem?
28 Şubat döneminde de insan hakları ihlalleri vardı. Andıçlar vardı, gazetecilere ve yazarlara baskılar yapılıyordu. Ancak o dönemde Yeni Şafak, Kanal 7 gibi medya kurumları yayınlarını sürdürüyordu. Bugünkü kadar doğrudan ve yaygın sınırlamalarla karşılaşılmıyordu. Ama bugün 28 Şubat’tan daha kötü bir noktada olduğumuzu söyleyebiliriz. Özellikle muhalefet partilerine, belediye başkanlarına yönelik uygulamalar, neredeyse sandığı önemsizleştiren bir noktaya geldiğimizi gösteriyor.
AK Parti’nin kuruluş dönemindeki çoğulculuk anlayışı da değişti. Turgut Özal’ın dört eğilimi bir araya getirme yaklaşımına benzer bir yapı oluşturmaya çalışmıştık. AK Parti geleneksel tabanının dışındaki kesimlere de açılıyordu. O dönemde parti içinde bağımsız itirazlar mümkündü. Irak Savaşı öncesinde yaklaşık yüz AK Parti milletvekili Türkiye’nin savaşa katılmasına karşı çıkmıştı. Bugün böyle bir konuda itiraz edebilecek bir milletvekili bile göremiyoruz. O dönemde bağımsız ses çıkarabilecek kişiler ve kurumlar vardı.
Medyada da farklı görüşlere yer veriliyordu. Kanal 7, Yeni Şafak gibi yayın organlarında farklı düşünceleri savunan insanlar bulunabiliyordu. Irak Savaşı’na katılmazsak emekli maaşlarının ödenemeyebileceği bile söylenmişti. Buna rağmen emekli tanıdıklarım, “Almayalım, ne olacak, yeter ki savaşa girmeyelim” diyordu. Toplumda ve kurumlarda bağımsız sesler vardı. Özellikle Gezi olaylarından sonra AK Parti’nin çoğulculuk ve özgürlüklere yaklaşımında önemli bir değişim yaşandı. Parti giderek muhafazakâr kesime daha fazla yaslanmaya başladı. Üstelik bu kesimin en uçtaki görüşlerini savunan kişilerin bile desteğini almak için politika ve söylem değişikliklerine gitti.
İstanbul Sözleşmesi bunun en açık örneklerinden biri. İstanbul Sözleşmesi AK Parti iktidarı döneminde Meclis’ten bütün partilerin desteğiyle geçti. Hatta Türkiye, başka ülkelerin de sözleşmeyi imzalaması için aktif çaba gösterdi. Ama daha sonra muhafazakâr kesimin en uçtaki görüşlerine yakınlaşmak amacıyla sözleşmeden çekildi. Parlamentoda bütün partilerin onayıyla kabul edilmiş bir sözleşmeden tek kişinin iradesiyle çıkılmış oldu. AK Parti daha önce kendisinin önerdiği, öncülük ettiği konularda geriye düştü. Aslında kendini inkâr noktasına geldi.
28 Şubat mağdurlarının bu kadar vicdansız olması sizi hayal kırıklığına uğrattı mı?
Ben şunu beklerdim. Başörtüsü yasağı toplumun büyük çoğunluğu tarafından desteklenmeyen bir yasaktı. Halkın yaklaşık yüzde 85’i bu yasağa karşıydı. Kadınların da önemli bir bölümü başörtülüydü. Buna rağmen başörtülü kadınlar eğitimden, çalışma hayatından ve siyasetten dışlandı. Hatta bazı insanlar yalnızca eşleri başörtülü olduğu için cezalandırıldı.
BAŞÖRTÜSÜ YASAĞINDAN DERS ÇIKARMAMIZ GEREKİRDİ

Başörtüsü mağdurlarını bugün benzer hak ihlalleri karşısında nasıl bir tutum almasını beklerdiniz?
Toplumun büyük çoğunluğunun desteklemediği bir konuda bile devlet bu kadar büyük adaletsizlikler yapabiliyorsa başka konularda da yapabilir diye düşünmeliydik. Bu tecrübeyi yaşayan bizlerin, benzer hak ihlallerinin tekrarını önleyecek mekanizmalar oluşturması gerekirdi. Haksızlığa uğradığını söyleyen insanları ciddiyetle dinlemeyi öğrenmeliydik.Ama maalesef bundan çok uzak kaldık. Çıplak aramaya maruz kaldığını söyleyen insanlara inanmamak, hatta onların namusunu sorgulayan ifadeler kullanmak gerçekten çok utanç verici. Bunlara çok şaşırıyorum. Geçmişte kendimiz büyük haksızlıklara uğramışken bugün başkalarının yaşadığı hak ihlallerine karşı duyarsız kalmamız kabul edilebilir değil. Bu durum bizi korkutmalı.
KHK’LILARA YÖNELİK TUTUM BİRAZ DEĞİŞTİ AMA TOPLUM HAREKETE GEÇMİYOR
Barış Bildirisine imza attığı için ilaç edilen KHK’lı bir akademisyensiniz. Şu anda toplum KHK’lılara nasıl bakıyor. İlk yıllar çok kötüydü. Hala öyle mi, yoksa biraz değişti mi?
Biraz daha insaflı davranıldığını görüyorum ama son tamamen çözülmüş değil. Ben 2024 yılında ilk derece İdare Mahkemesi’nde davamı kazandım ve görevime döndüm. Eski üniversitemde altı ay çalıştım. Daha sonra bölge İdare Mahkemesi hakkımda olumsuz karar verdi. Tekrar işten atıldım. İkinci kere ihraç edildim. Bunun üzerine Danıştay’a başvurdum. Henüz sonuçlanmadı. Göreve döndüğüm dönemde çevremdeki insanlar KHK uygulamalarının ne kadar saçma olduğunu söylüyordu. Ama bunu kendi çevrelerinde dile getiriyorlardı. Toplumun bu haksızlıkları gidermek için güçlü bir mücadeleye giriştiğini söyleyemem. Başörtüsü yasağı döneminde de benzer bir durum vardı. İnsanlar yasağı desteklemiyordu ama kaldırılması için aktif biçimde mücadele etmiyordu. KHK meselesinde de böyle olduğunu düşünüyorum. Bu toplumsal hareketsizlik, hak ihlallerini sürdüren yönetimleri rahatlatıyor.
BARIŞ AKADEMİSYENLERİNE ÖZEL BİR KHK ÇIKMADI, HEPİMİZ AYNI HUKUKSUZLUĞU YAŞADIK
Bazı Barış Akademisyenleri’nde şöyle bir tutum vardı. Hatta bunu yüksek sesle dile getirenler de oldu. Kendileri de bir KHK ile ihraç edilmiş olmalarına rağmen, diğer KHK’lılar için “KHK’lı biziz, onlar fetöcü“ dediler. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Barış Akademisyenlerine mahsus ayrı bir KHK çıkarılmadı. Hepimiz aynı KHK uygulamalarıyla, bir paragraflık anlaşılmaz ifadeler nedeniyle ihraç edildik. Kimimiz eylülde, kimimiz şubatta ihraç edildi. Ama yaşadığımız temel hukuksuzluk aynıydı. Bu nedenle ben KHK’lılar arasında ayrım yapılmasına hiçbir zaman katılmadım. KHK gruplarında da yer aldım. Hepimizin itiraz ettiği mesele, yargı kararı olmadan görevden çıkarılmamız ve bu işleme karşı etkili bir hukuki yola başvuramamamızdı. Ancak beş-altı yıl sonra idare mahkemelerine gidebildik. Barış Akademisyenlerinin kendi aralarında da eşit bir uygulama olmadı. Aynı bildiriye imza atanlardan bazıları ihraç edildi, bazıları edilmedi. Elbette herkes ihraç edilsin demiyorum. İyi ki edilmediler. Ama uygulamalardaki tutarsızlığa dikkat çekiyorum. Benim dosyam şu anda Danıştayda. Edindiğim bilgilere göre çeşitli kurumlardan görüşler alınmış ve benim açımdan olumlu cevaplar verilmiş. Ancak henüz bana herhangi bir karar tebliğ edilmedi. Bazı Barış Akademisyenleri Danıştay kararlarıyla görevlerine döndü. Biz de olumlu bir karar çıkmasını umut ediyoruz.
ZAYIFIMIZIN KORUNDUĞU KADAR HEPİMİZ GÜVENDEYİZ
Farklı siyasi ve toplumsal kesimlerin yaşadığı hak ihlallerine karşı nasıl ortak bir insan hakları anlayışı geliştirilebilir?
Toplum olarak her zaman şunu düşünmemiz gerekiyor: En zayıfımızın korunduğu kadar hepimiz güvendeyiz. En zayıfımızı koruyamazsak hiç kimseyi koruyamayız. İnsan hakları anlayışının temelinde de bu vardır. Dünyanın öteki tarafında bir insan hakları ihlali yaşansa bile insan hakları savunucuları buna karşı çıkar. Dünyanın herhangi bir yerindeki insan hakları ihlali, herkese yönelik bir tehdittir. Bu anlayış toplumun kendi içinde de geçerlidir. Bir kesimin uğradığı haksızlığa sessiz kaldığımızda aynı haksızlığın başka kesimlere yönelmesinin önünü açıyoruz. Nitekim bunu yaşadık. Önce bazı kesimler ağır hak ihlalleriyle karşılaştı. Sonra CHP’lilerin yaşadıklarını gördük. Şimdi AK Parti çevresindeki insanların da mağduriyetlerle karşılaştığını görüyoruz. Herkesi zarara uğratan bir düzene doğru gidiyoruz. Bu nedenle en zayıfımızın yanında olmalıyız ki hiç kimse mağdur olmasın.
İNSAN HAKLARI LÜKS DEĞİL, EKMEK KADAR ÖNEMLİ
Türkiye’de insan hakları neden hala lüks gibi görülüyor?
Fransız İhtilali sonrasında kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde, insan haklarının bilinmemesinin, unutulmasının veya önemsenmemesinin toplumsal felaketlerin ve yönetimlerin bozulmasının temel nedeni olduğu ifade edilir. Bu çok önemli bir tespit. Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaketlerin nedenlerinden biri insan haklarının ihlal edilmesidir. Çünkü insan hakları ihlalleri devam ettiğinde toplumda çok büyük sorunlar ortaya çıkar. Bazı çekirdek haklar vardır. Bu haklar güvence altına alındığında toplumun diğer sorunlarını çözmek çok daha kolay olur.
Mesela yolsuzluk olduğunu düşünelim. İfade özgürlüğü varsa insanlar bunu açıkça dile getirebilir. Yolsuzluklar ortaya çıkarılabilir, sorumlular denetlenebilir ve sorunların üstesinden gelinebilir. Ama ifade özgürlüğünü sınırladığınızda kendinizi düzeltemeyecek bir duruma gelirsiniz. Bu nedenle insan haklarının ihlal edilmesi yönetimlerin bozulmasına yol açar. Toplumun bunu gerçekten içselleştirmesi gerekiyor.
Türkiye’de insan hakları bir lüks gibi görülüyor. Oysa insan hakları ekmek kadar önemli. Hayatımızdaki her şeyi belirleyen bir mesele. Uluslararası alandaki uygulamalar da insanların insan haklarına güvenini zedeliyor. İsrail’in insan haklarını ayaklar altına alması, özellikle Türkiye gibi ülkelerde uluslararası insan hakları hukukunun itibarını düşürüyor. İnsanlık uluslararası insan hakları hukukunu oluşturdu. Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar kuruldu. Ama ağır insan hakları ihlallerinin bütün dünyanın gözü önünde devam etmesi, insanların bu kurumlara güvenini sarsıyor. İnsanlar bir ikiyüzlülük görüyor. Ben onları da suçlamıyorum. İnsan haklarından söz ediyoruz ama bütün insanlığın gözü önünde soykırım uygulandığını görüyoruz. Bu nedenle insanlar insan hakları hukukuna ve uluslararası kurumlara güvenmekte zorlanıyor. Oysa insan hakları herkes için geçerli olmalı. Hangi toplumdan, hangi inançtan, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkesin hakları aynı ciddiyetle korunmalı. Çünkü en zayıfımızın korunduğu kadar hepimiz güvendeyiz.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.















