Acılarımızı unutmadan hayata devam etmek

AHMET KURUCAN | YORUM
Geçtiğimiz günlerde ‘Ümit Nağmeleri’ adlı bir programa katıldım. Eve geldiğimde sosyal medyadan bu program hakkında oldukça sert bir eleştiri okudum. Programda başörtülü genç kızların sahnede şarkı söylemesi ve bu faaliyetlere maddi kaynak ayrılması eleştiriliyordu. Üstelik kullanılan dil de oldukça ağırdı. Hakaretler, niyet okumalar, yapılan yardımların boşa harcandığına dair kesin hükümler…
Doğrusu, bu tür eleştirileri yıllardan beri okuyor ve duyuyorum. Yalnız bugüne kadar cevap vermek konusunda tereddüt ettim. Çünkü sosyal medyada yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, meseleyi anlamaktan ve hakikati aramaktan ziyade karşı tarafı mahkûm etmeye dönüşüyor. Ama bu defa bu eleştiriler üzerinde durulması gerektiği ve meselenin sadece bir sahne gösterisi, birkaç şarkı veya bir programın maliyetiyle sınırlı olmadığı kanaati ağır bastı bende.
Kendi kendime asıl mesele, “2016 sonrasında yaşadığımız onca acıya, kayba ve mağduriyete rağmen kültür ve sanat faaliyetlerine devam etmeli miyiz?” sorusudur dedim ve bu soruya cevap olacak ölçüde bir yazı kaleme almaya çalıştım. Okumaya başladığınız yazı işte bu soruya cevap arayacak.
Evet, ben bu soruyu da cevabını da çok önemsiyorum. Çünkü verilecek cevap, aynı zamanda Hizmet’in geleceğe nasıl baktığını, kendisini nasıl tanımladığını ve içinde yaşadığı toplumlarla nasıl bir ilişki kurmak istediğini de ortaya koyacaktır.
Önce bir hatırlatma yapayım. 2016 sonrasında Hizmet Hareketi’nin eğitim, kültür ve diyalog faaliyetleri çok büyük darbeler aldı. Türkiye’deki kurumlar kapatıldı, dünyanın farklı ülkelerinde faaliyet gösteren okullar üzerinde baskılar kuruldu. İnsanlar işlerini, evlerini, ülkelerini kaybetti. Aileler parçalandı. Hapishaneler, sürgünler, hicretler, ölümler…
Böylesine ağır şartlarda, geçmişte büyük organizasyonlar halinde gerçekleştirilen Türkçe Olimpiyatları’nın veya sonraki adıyla IFLC’nin devam edip etmemesi de doğal olarak gündeme geldi. Hocaefendi, bütün bu yaşananlara rağmen bu faaliyetlerin küçük çaplı da olsa sürdürülmesini istedi. Sanatın ve kültürün diliyle kendimizi anlatmanın, yapılan işlerin doğruluğunu ve istikametini göstermenin önemine dikkat çekti.
Hatta görüşünü sorduğu heyetin olumsuz kanaat bildirdiği bir yerde ve o günün yıkıcı şartları altında Hocaefendi’nin bu duruşu önemli.
Neden?
Çünkü insanın en fazla içine kapanmak isteyeceği zaman, ağır acılar yaşadığı zamandır. Böyle dönemlerde insan sadece kendi yaralarıyla ilgilenmek, dünyayla ilişkisini asgariye indirmek, hatta bütün faaliyetlerini durdurmak isteyebilir. Bu, anlaşılabilir bir ruh halidir.
Ama bir topluluğun geleceği sadece yaşadığı acılar üzerinden inşa edilebilir mi? Daha açık sorayım: Bizim dünyaya söyleyecek sözümüz sadece uğradığımız haksızlıklar mı? Elbette hayır.
Yaşadığımız zulümleri unutmayacağız. Mağdurlarımızı yalnız bırakmayacağız. Hukuki mücadelemizi sürdüreceğiz. İnsan hakları ihlallerini anlatacağız. Ama aynı zamanda çocuklarımızı yetiştireceğiz, yeni nesillerle ilgileneceğiz, içinde yaşadığımız toplumlarla ilişkiler kuracağız, kültür ve sanat faaliyetlerine devam edeceğiz. Zira hayat bütün bunlarla bir bütün. Hocaefendi’nin bu faaliyetlerin devamına verdiği önemi ben böyle okuyorum.
Sanatın diliyle insanlara ulaşmak
Yıllardır diyalog üzerine konuşuyor, yazıyor ve bu alanda yapılan faaliyetleri takip ediyorum. Geldiğim noktada şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İnsanlarla ilişki kurmanın tek yolu konuşmak, konferans vermek, kitap yazmak veya dinî meseleleri anlatmak değildir. Bazen bir şarkı, bazen bir şiir, bazen bir tiyatro gösterisi, bazen bir spor etkinliği, bazen farklı kültürlerden çocukların aynı sahnede buluşması, saatlerce yapılan konuşmalardan daha etkili olabilir.
Düşünün, farklı ülkelerden gelen çocuklar aynı sahnede şarkı söylüyor. Dilleri farklı, renkleri farklı, dinleri ve kültürleri farklı. Ama birlikte bir şeyler üretiyorlar. Birbirlerini dinliyorlar. Birbirlerinin varlığından rahatsız olmadan, aynı güzelliğin parçası olabiliyorlar.
Bunun hiçbir anlamı yok mu?
Sanat ve estetik bakımından arzu edilen seviyeye henüz ulaşılmamış olabilir. Ama bütün kültürlere açık, insanların kendilerinden bir şey bulabilecekleri bir insanlık sahnesi oluşturma gayreti de başlı başına kıymetli.
Bir çocuğun başka bir kültürden arkadaşıyla birlikte şarkı söylemesi, bir Amerikalının, Avrupalının veya Afrikalının bu çocukları seyrederek farklı kültürlerin bir arada yaşayabileceğini görmesi küçümsenecek bir kazanım mı? Bence hiç de öyle değil.
Üstelik burada sadece sahnedeki birkaç dakikalık gösteriden söz etmiyoruz. O gösterinin arkasında aylarca yapılan çalışmalar, çocukların birbirleriyle kurdukları arkadaşlıklar, ailelerin katılımı, gönüllülerin emekleri ve toplumun farklı kesimleriyle gelişen ilişkiler var.
Onun için şu haklı soruyu soruyorum: Bir programın değerini sadece sahnede görünen birkaç dakikaya bakarak ölçmek doğru olur mu?
Kur’an, insanları Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet etmeyi emreder (Nahl, 16/125). Hikmetin bir boyutu da muhatabın dünyasını tanımak, onun anlayabileceği dili kullanmaktır. Bugün sanat, müzik ve kültür, insanlığın ortak dilleri arasında yer alıyor. Bu imkânlardan yararlanmayı niçin terk edelim? Kaldı ki sanatın ve kültürün değeri yalnızca bir mesajı başkalarına ulaştırmalarından da kaynaklanmıyor. İnsan ruhunu zenginleştirmeleri, estetik duyguyu geliştirmeleri, farklılıklarla birlikte yaşama tecrübesi kazandırmaları da başlı başına önemli.
Başörtülü genç kızların sahneye çıkması
Eleştirilerde sürekli gündeme getirilen hususlardan biri de başörtülü genç kızların kitleler önünde şarkı söylemesi ve folklor oyunlarında rol alması veya eleştirilerde dile getirilen ifade ile ‘dans etmesi’.
Görüşüme katılmayabilirsiniz ama ben burada ciddi bir zihniyet meselesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Başörtülü bir genç kız sahneye çıkamaz mı? Şarkı söyleyemez mi? Bir kültürel gösteride yer alamaz mı? Sanatla ilgilenemez mi? Başörtüsünü kadının toplumsal hayattan, kültürden ve sanattan uzak durmasının sembolü haline getirmek hangi dinî anlayışın gereğidir?

Başörtülü bir genç kızın sahnede yer almasını söylediği şarkının, skeçlerde oynadığı rolün muhtevasına bakmaksızın mahkûm etmek, benim İslam anlayışıma uymuyor.
Üstelik burada başka bir çelişki de görüyorum. Bir taraftan Müslüman kadınların eğitimde, sanatta, bilimde, kültürde ve sosyal hayatta daha görünür olmalarını istiyoruz. Diğer taraftan başörtülü bir genç kız sahneye çıktığında bunu hemen dinî bir problem haline getiriyoruz. O zaman soralım, peki bu gençler kendilerini nerede ifade edecekler? Yeteneklerini nerede geliştirecekler? İçinde yaşadıkları toplumun kültürel hayatına nasıl katılacaklar? Bir yargıya varmadan önce bunları da bir bütün olarak düşünmek zorunda değil miyiz?
Peki ya mağdurlar, ya himmetler!
Gelelim eleştirilerin bir başka boyutuna. 2016 sonrasında yaşanan mağduriyetler ortada. Hâlâ geçim sıkıntısı çeken ailelerimiz var. Hukuki yardıma ihtiyaç duyan insanlar var. Yeni bir ülkede hayat kurmaya çalışanlar, çocuklarının eğitim masraflarını karşılamakta zorlananlar, hastalıklarla, yalnızlıklarla, ekonomik problemlerle mücadele edenler var. Bütün bunları biliyoruz. Hatta bir kısmına bizzat şahit oluyoruz.
Böyle bir ortamda kültür ve sanat faaliyetlerine para harcanması sorgulanabilir mi? Elbette sorgulanabilir. Ama sorgulamanın da bir usulü olmalı. Önce programın ne kadara mal olduğunu bileceğiz. Harcamaların hangi kaynaklardan karşılandığını öğreneceğiz. Bağışların hangi amaçla toplandığına bakacağız. Gönüllü emeğin payını, organizasyonun toplumsal karşılığını değerlendireceğiz.
Bütün bunları bilmeden, yapılan harcamaların israf olduğunu söylemek ne kadar doğru?
Burada çok önemli bir ayrım var. Bir insanın mağdurlara yardım edilmesi amacıyla verdiği bağışın, onun bilgisi ve rızası dışında başka bir faaliyete aktarılması kabul edilemez. Bu, emanet ahlakının gereğidir. Bağışların amacı, kullanıldığı yerler ve harcamaların hesabı açık olmalı. Ancak bir insanın kültür ve sanat faaliyetlerini desteklemek için yaptığı bağışı da sırf başka alanlarda ihtiyaçlar var diye yanlış ilan edemeyiz.
Neden? Çünkü ihtiyaçlarımız tek boyutlu değil. Bir tarafta mağdurların geçim sıkıntıları var. Diğer tarafta çocuklarımızın eğitimi, gençlerimizin yetişmesi, kültürel kimliğimizin korunması, içinde yaşadığımız toplumlarla ilişkilerimizin geliştirilmesi var. Bunların hepsi önemli…
Daha basit ve sade bir misal üzerinden anlatayım: Bir aile düşünün. Bu siz de olabilirsiniz. Ekonomik sıkıntılar yaşıyorsunuz. Bu durumda elbette önce barınma, gıda, sağlık gibi temel ihtiyaçlarınızı karşılayacaksınız. Ama imkânlarınız ölçüsünde çocuğunuzun eğitimini, sosyal gelişimini, kültürel faaliyetlerini de ihmal etmeyeceksiniz. Ya da soru formatında ifade edeyim: Yeme-içme-barınma ihtiyaçlarınızı gözetirken çocuğunuzun geleceğini ihmal eder misiniz?
Konumuzla ne alakası var bunun demeyin. Zira toplumsal hayat da böyledir. Mesele bütün kaynakları tek bir alana yönlendirmekten ziyade, ihtiyaçlar arasında makul ve adil bir denge kurabilmektir.
Geçmişin ihtişamını mı, değerlerini mi yaşatacağız? Bence tartışmanın en önemli noktalarından biri de burası. Türkçe Olimpiyatları’nın geçmişte çok büyük organizasyonlar halinde yapıldığını biliyoruz. Büyük salonlar, on binlerce insanın katılımı ile dolan stadyumlar, yüksek bütçeler… O günün şartları içinde bunların ne anlama geldiği ayrıca tartışılabilir.

Ama bugün aynı şartlarda yaşamıyoruz. 2016 sonrasında Hizmet’in insan kaynağı, maddi imkânları, faaliyet alanları ve öncelikleri önemli ölçüde değişti. Dolayısıyla geçmişte yapılan her faaliyeti aynı ölçekte sürdürmek gerektiğini düşünmüyorum.
Bana göre daha mütevazı, daha düşük maliyetli, yerel toplumla daha fazla ilişki kuran, gençlerin daha aktif rol aldığı, gösterişten uzak ve içeriği güçlü programlar üzerinde durulmalı. Nitekim öyle de yapılıyor gördüğüm kadarıyla.
Hatta tam da bu noktada şunu da ilave etmeliyim: Başarı ölçümüzü değiştirmeliyiz. Kaç bin kişilik salonda program yaptık? Kaç kişi alkışladı? Kaç ülkeden çocuk getirdik?
Bunlar tek başına başarı ölçüsü olmamalı. Kaç insanla kalıcı ilişki kurduk? Kaç çocuğun hayatına dokunduk? Kaç gencin yeteneğini geliştirmesine yardımcı olduk? Farklı kültürlerden insanlar arasında ne kadar güven oluşturduk? Program sonrasında hangi ilişkiler devam etti? Kaç insana güven verdik? Bence asıl sorular bunlar. Geçmişin ihtişamını yeniden üretmeye çalışmak yerine, o faaliyetlerin taşıdığı değerleri bugünün şartlarında yaşatmak gerekiyor. 2016 sonrasında Hocaefendi’nin küçük çaplı da olsa bu programlara devam edilmesini istemesini bu açıdan anlamlı buluyorum.
Eleştiri özgürlüğü ve kullanılan dil adına da bir hususu dikkatlerinizi çekeyim. Troller bir kenara, doğrusu, bir zamanların Twitter platformunda kullanılan tabir ile ‘yumurta kafaların’ arkasına saklanmadan, yüzlerine maske takmadan ismiyle-cismiyle yazan bazı arkadaşlarımızın sosyal medyada zaman zaman karşılaştığımız hakaret dilini anlamakta zorlanıyorum.
Bir programı beğenmeyebilirsiniz. Gereksiz bulabilirsiniz. Harcamalarını eleştirebilirsiniz. Hatta bu faaliyetlerin tamamen durdurulması gerektiğini savunabilirsiniz. Bütün bunlar tartışılabilir. Ama bir programı düzenleyen insanlara hakaret etmek, onları topluluğu aldatan kişiler gibi göstermek, niyetlerini sorgulamak, yaptıkları her işi kötü bir amaca bağlamak hangi ahlaki ölçüyle bağdaşır?
Kur’an, “Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin!” buyuruyor (Hucurât, 49/11). Aynı surenin devamında suizandan kaçınmamız isteniyor. Bu ayetleri sadece başkalarına karşı davranışlarımızda mı hatırlayacağız? Kendi aramızdaki ilişkilerde de geçerli olması gerekmiyor mu?
Eleştiri daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu yakalama adına yapılırsa elbette çok önemlidir ve yapılmalıdır. Yapıcı eleştiri diyoruz bunun adına. Ancak eleştiri ile hakaret etmeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Üstelik hakaret ederek yapılan eleştiri, hemen her zaman maksadının aksine hizmet ediyor. O eleştiri içindeki haklı noktaların da görülmesini engelliyor. Eleştirilerimize, neyin yerine ne konabileceğine dair alternatif teklifler de eşlik etse, hep birlikte daha fazla istifade ederiz.
Gerçekten ‘israf’ denebilecek bir harcama varsa yanlıştır. Belki bir programın içeriği gözden geçirilmelidir. Belki bazı öncelikler yeniden belirlenmelidir. Ama bütün bunları konuşmanın yolu insanları aşağılamak mı?
Bir de gönüllülerin emeğini düşünelim. Aylarca çalışan, zamanını ayıran, çocuklarla ilgilenen, organizasyonun yükünü taşıyan insanlar var. Bunların tamamını birkaç aşağılayıcı ifadeyle mahkûm etmek insafa sığar mı?
Acılarımız kimliğimizin tamamı haline gelmemeli
2016 sonrasında üzerinde en fazla düşündüğüm meselelerden biridir bu. Çok ağır acılar yaşadık. Yaşamaya da devam ediyoruz. Bunların hafızamızda derin izler bırakması son derece tabii. Ancak bir topluluğun bütün kimliğini yaşadığı acılar üzerinden tanımlaması, zamanla başka problemler doğurabilir.
Çocuklarımızı düşünelim. Onlara sadece hapishaneleri, sürgünleri, kapatılan okulları, kaybedilen işleri, parçalanan aileleri mi anlatacağız? Elbette bunları da anlatacağız. Tarihî hafızamızı koruyacağız. Haksızlıkların unutulmasına izin vermeyeceğiz.
Ama aynı çocuklara umut vermeyecek miyiz? Sanatı, kültürü, güzelliği, birlikte yaşamayı, insanlara güvenmeyi, farklılıklarla ilişki kurmayı öğretmeyecek miyiz?
Bizim çocuklarımız sadece anne babalarının yaşadığı acıları miras almak zorunda mı? Onlara aynı zamanda bir medeniyetin güzelliklerini, insanlığa kazandırdığı değerleri, sanatını, düşüncesini, ahlakını, bilimini, estetiğini de miras bırakmamız gerekmez mi? Aynı zamanda anne babalarının taşıdığı ideallerin ve insanlık adına kurdukları hayallerin de mirasçıları olmalı çocuklarımız.
Bu yüzden bir çocuğun sahneye çıkıp şarkı söylemesini, şiir okumasını küçümsemiyorum. Belki o çocuk için hayatının unutulmaz anlarından biri olacak. Belki orada kurduğu bir arkadaşlık yıllarca devam edecek. Belki farklı bir kültürü tanıyacak. Belki de kendi yeteneklerini ilk defa o sahnede keşfedecek. Bunların hiçbirini küçük görmemek gerekiyor.
Hasılı… Hizmet’in 2016 sonrasında yaşadığı şartların bütün faaliyetlerini yeniden değerlendirmeyi gerekli kıldığı kanaatindeyim. Eğitim faaliyetlerimizi, diyalog anlayışımızı, kültür ve sanat programlarımızı, yardım organizasyonlarımızı, kaynak kullanımımızı, önceliklerimizi… Evet, hepsini yeniden düşünmeliyiz. Ama yeniden düşünmekle bütünüyle terk etmek arasında önemli bir fark var.
Hocaefendi’nin kültür ve sanat faaliyetlerinin devam etmesini istemiş olması, bu faaliyetlerin taşıdığı anlamı kavramamız bakımından önemli. Ağır eleştirilerin yapıldığı bir dönemde, kendisine görüş bildiren heyetin olumsuz kanaatine rağmen bu faaliyetlerin sürdürülmesinde ısrar etmesi, üzerinde ayrıca durulması gereken bir kararlılık.
Elbette onun bu yöndeki tercihi, yapılan her organizasyonun her ayrıntısını sorgulanamaz hale getirmez. Zaten onun hayatı boyunca üzerinde durduğu muhasebe, murakabe ve yenilenme anlayışı da bunu gerektirir.
Onun için bir taraftan mağdurlarımızın elinden tutarken diğer taraftan çocuklarımızın geleceğini inşa edebiliriz. Bir taraftan yaşadığımız haksızlıkları dünyaya anlatırken diğer taraftan aynı dünyaya sanatın ve kültürün diliyle seslenebiliriz. Bir taraftan geçmişimizin acılarını hafızamızda taşırken diğer taraftan geleceğe dair umutlarımızı canlı tutabiliriz. Bunlar birbirinin alternatifi olmak zorunda değil.
Son olarak şunu da söylemek isterim: Bir programı düzenleyenlerin de eleştirenlerin de aynı temel sorumluluğu taşıdığını düşünüyorum. Niyetlerimizi sorgulamak yerine yapılan işlerin mahiyetini konuşmak, hakaret yerine delil ortaya koymak, peşin hükümler yerine hakkaniyetli değerlendirmeler yapmak. Çünkü bizim bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de bu: Birbirimizi tüketmeden, birbirimizi dinleyerek, farklı kanaatlerimize rağmen ortak değerlerimiz etrafında birlikte yürüyebilmek.
Ve unutmayalım, yaşadığımız acılar ne kadar büyük olursa olsun, hayat sadece acılardan ibaret değil. Çocukların şarkı söylemeye, gençlerin hayal kurmaya, insanların birbirleriyle tanışmaya, dünyanın da barışa ve kardeşliğe ihtiyacı var.
Bütün bunları ihmal etmeden, israfa düşmeden, kimseyi geride bırakmadan yolumuza devam edebilmeliyiz.
Önemli not: Yazıyı yayına göndermeden önce muhakemesine ve ufkuna güvendiğim bir-kaç arkadaşıma gönderdim. Onlardan birisi bana “Yazı çok dengeli olmuş ama bazılarını kesmez bu.” dedi. Bununla tam olarak neyi kastettiğini kendisine sormadım. Ama sanırım genç kızların şarkı söylemesi ve folklor oynaması konusunda İslami, dinî ve fıkhî duruşun daha açık ortaya konmasını kastediyor. Ben de bunun farkındayım. Zaten bunun için bilgisayarımda dosyayı açarken ‘Türkçe Olimpiyatları’nda Genç Kızların Şarkı Söylemesi, Dans Etmesi ve Folklor Gösterileri: İslam Hukuku Açısından Bir Değerlendirme’ başlığını verdiğim ikinci bir yazı kaleme aldım. Meseleyi İslam hukuku açısından; değişen sosyo-kültürel ortam, sedd-i zerâi ve maslahat prensipleri çerçevesinde inceledim. Yazım hazır. Bir sonraki yazım bunun üzerine olacak.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
