Dinlemek güzel, peki ya okumak?

AHMET KURUCAN | YORUM
Geçtiğimiz günlerde YouTube kanalımda, kamplarımızda sohbet dinlemekle kitap okumak arasındaki denge üzerine bir video yayınladım. 26 yıllık Amerika tecrübemden hareketle, özellikle Christmas tatillerinde düzenlediğimiz kamplarda giderek kaybettiğimiz okuma ve müzakere alışkanlığımıza dikkat çekmek istedim. Eskiden sohbetlerin yanında ciddi okumalar yapılır, okunan metinler üzerinde düşünülür, sorular sorulur, müzakereler gerçekleştirilirdi.
Son yıllarda ise günde 3-4 sohbet dinlediğimiz, fakat okumaya neredeyse hiç zaman ayırmadığımız programlar öne çıkmaya başladı. Elbette sohbetlerin, bir araya gelmenin, dostlukları pekiştirmenin kıymeti tartışılmaz. Ama işin fikrî ve ilmî boyutunu ihmal ettiğimizi düşünüyorum. Videoda dile getirdiğim temel endişe buydu.
Videoyu yayınladıktan sonra gelen yorumları okudum. Güzel değerlendirmeler vardı. Fakat özellikle bir itiraz dikkatimi çekti. Doğrusu üzerinde düşündükçe bu itiraza daha fazla hak verdim.
Özetle şöyle deniliyordu: “Tamam, söyledikleriniz doğru. Kamplarda okumaya daha fazla zaman ayıralım. Eskiden olduğu gibi kitap okuyalım, müzakereler yapalım. Ama bir hafta, 10 gün boyunca kitap okumakla kaybettiğimiz okuma alışkanlığını yeniden kazanabilir miyiz? Kamp bittikten sonra herkes gündelik hayatına, işine, okuluna, ailesine, sorumluluklarına dönecek. Yıl boyunca okumayan insan, kampta birkaç gün kitap okuyunca bu alışkanlığı hayatına taşıyabilecek mi?”
Bence çok yerinde bir soru. Üstelik videoda yeterince üzerinde durmadığım bir noktaya işaret ediyor ve meseleyi daha esaslı bir zemine taşıyor.
İzleyicimize katılıyorum. Problemimiz sadece kamplarda yeterince kitap okumamamız değil; gündelik hayatımızda okuma alışkanlığını büyük ölçüde kaybetmiş olmamız.
Yılın 365 gününü düşünelim. On gün kampta geçiriyorsak geri kalan 355 günde kitapla ilişkimiz ne durumda? Asıl sormamız gereken soru bu. Yıl boyunca okumayan, kitapla arasına mesafe koymuş bir insanın kampta birdenbire ciddi bir okuma disiplinine girmesini beklemek ne kadar gerçekçi?
Dolayısıyla denklemi tersinden kurmamız gerekiyor. Okuma, kamplarda başlayıp gündelik hayatımıza taşımaya çalıştığımız geçici bir faaliyet değil; gündelik hayatımızda yerleşmiş, kamplarda ise daha yoğun ve verimli biçimde sürdürdüğümüz bir alışkanlık olmalı.
Peki, biz okumayı neden bıraktık?
Bir zamanlar okumak hayatımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Risale-i Nur okumaları, Pırlanta serisi okumaları ve müzakereleri, hadis ve ilmihal dersleri… Bugün bunları ne ölçüde sürdürüyoruz?
Görebildiğim kadarıyla hâlâ bireysel veya grup hâlinde düzenli okuyan, okuduklarını müzakere eden, kendisini geliştirmeye çalışan pek çok insanımız var. Ama genel manzaraya baktığımızda eski okuma heyecanımızın zayıfladığını da kabul etmeliyiz.
Neden?
Elbette birçok sebebi var. Hayat şartlarımız değişti. Maddi ve manevi büyük sıkıntılar yaşadık, hâlâ da yaşıyoruz. Güvenlik sorunu aldı başını gitti. Türkiye’de yazarı Hocaefendi olan her bir kitap ya da Hizmet Hareketi’ne mensup yayınevlerinden yayınlanan kitaplar ‘terör örgütü’ suçlamasının delili sayıldı ve hala sayılıyor.
Velev ki o kitaplar Kur’an’dan, hadisten, sünnetten bahsetse bile! “Yahu Allah’ın kelamı (haşa) nasıl terör örgütü suçlamasının delili olabilir?” diye soran yok!
Öte yandan yeni ülkelere göç ettik, yeni hayatlar kurduk. Geçim mücadelemiz ağırlaştı. Çocuklarımızın eğitimi, iş hayatımız, ailevi sorumluluklarımız, kültür şoku derken nice yeni problemlerle karşılaştık.
Bir de dijital dünya var. Eskiden boş zamanlarımızda elimize kitap alırdık. Şimdi telefon alıyoruz. Bir haber, bir video, bir mesaj, ardından bir başka video… Farkına varmadan saatler geçiyor.
Üstelik dinlemek artık çok kolay. Araba kullanırken, yürürken, evde çalışırken sürekli bir şeyler dinleyebiliyoruz. Bu güzel bir imkân. Fakat dinlemeyi okumanın yerine koyduğumuzda önemli bir eksiklik ortaya çıkıyor.
Bir başka mesele de şu: Belki farkında olmadan düşünme sorumluluğunu başkalarına devrediyoruz. Birileri okusun, araştırsın, düşünsün, yorumlasın; biz de onları dinleyelim. Kolay bir yol.
Ama bizi zihnen ne kadar geliştiriyor? Bu noktada Kur’an’ın ilk emrinin “Oku!” olması üzerinde yeniden düşünmemiz gerekmiyor mu? Kur’an bizi tefekküre, tedebbüre, taakkula; yani düşünmeye, anlamaya ve aklımızı kullanmaya çağırıyor.
Unutmayalım, dinî hayatımızı yalnızca başkalarından dinlediklerimiz üzerine kurduğumuzda, zamanla kaynakla yorumu birbirine karıştırma tehlikesiyle karşılaşabiliriz. Oysa okuyan insan kaynağa gider, karşılaştırır, soru sorar, gerektiğinde itiraz eder ve kendi kanaatini oluşturur. Okumak sadece bilgi edinmek değil, düşünme sorumluluğunu da üstlenmektir.
Kamplar yine de bir başlangıç olabilir
Madem mesele yılın tamamıyla ilgili, o halde kamplarda okuma programları düzenlemenin ne anlamı var?
Bence çok anlamı var…
Çünkü alışkanlıklar bir günde kazanılmadığı gibi bir günde de geri gelmez. Ama bir yerden başlamak gerekir. Kamplar bunun için güzel bir fırsat olabilir.
Düşünün, bir haftalık kamp programına her gün bir veya iki saatlik okuma koyduk. İnsanlar belirlenen kitapları okudular, küçük gruplar hâlinde müzakere ettiler, sorular sordular, farklı görüşleri dinlediler. Kampın sonunda da herkes kendisine küçük ama uygulanabilir bir hedef koydu.
Mesela her gün yirmi dakika okumak. Yirmi dakika! Büyük bir hedef değil. Ama düzenli yapılırsa küçümsenecek bir şey de değil. Her gün yirmi dakika okuyan insan, yılda yaklaşık 120 saatini kitapla geçirmiş olur. Az şey mi?
Ayrıca okumayı sadece bireysel bir faaliyet olarak da düşünmemeliyiz. Haftalık buluşmalarımızda, aile sohbetlerimizde, arkadaş toplantılarımızda okuduğumuz kitapları konuşabiliriz. Ayda bir kitap belirleyip herkesin kendi imkânına göre okumasını, ardından birlikte müzakere etmesini sağlayabiliriz.
Gençlerimiz için de benzer imkânlar oluşturabiliriz. Ama onların ilgilerini, sorularını ve dünyalarını dikkate alarak. Bizim okuduğumuz kitapları aynı yöntemlerle okumalarını beklemek yerine, kendi okuma ve müzakere gruplarını oluşturmalarına yardımcı olabiliriz. Burada önemli olan insanları zorlamak değil, okumayı yeniden sevdirmek.
Kamplar da bu sevginin canlandığı, insanların birbirinden etkilendiği, yeni kararlar aldığı bir başlangıç noktası olabilir. Yeter ki kamp bittiğinde her şey bitmesin. Asıl başarı, kampın son günü yapılan güzel değerlendirmelerde değil, üç ay sonra evlerimizde hâlâ kitap okunup okunmadığında ortaya çıkar.
Bence yeniden kazanmamız gereken anlayış da bu. Her şeyi başkalarından beklememek. Her sorunun cevabını bir sohbet videosunda aramamak. Bir meseleyle karşılaştığımızda kendimiz de okumak, araştırmak, düşünmek.
Çünkü sürekli dinleyen ama okumayan bir topluluk, zamanla başkalarının düşüncelerini tekrar etmekle yetinme riski taşır. Oysa bizim ihtiyacımız olan, dinlediklerini anlayan, okuduklarını sorgulayan, öğrendiklerini hayatına taşıyan ve kendi muhakemesini geliştiren insanlar.
Mesele kamp değil, hayatın kendisi
Yazıyı bitirirken baştaki itiraza tekrar dönmek istiyorum. O yorumu yapan arkadaşımıza bir kez daha hak veriyorum. Bir haftalık kampta okuma programı düzenlemek tek başına çözüm değil. Bütün meseleyi kamplara indirgersek asıl problemi gözden kaçırmış oluruz.
Kamplarımızda sohbetler yine olsun. İnsanlar birbirini dinlesin, bir araya gelsin, hasret gidersin, birlikte gülsün, birlikte düşünsün. Bunların hiçbirinden vazgeçelim demiyorum. Ama kitaplarımızın kapağını da yeniden açalım. Hem kamplarda hem evlerimizde. Hem toplu programlarda hem yalnız kaldığımız zamanlarda. Hem çocuklarımız için hem kendimiz için. Belki başlangıçta günde on beş, yirmi dakika. Belki haftada birkaç gün. Ama devamlı.
Son sözüm şu: Dinlemek güzel. Okumak da en az onun kadar gerekli. Asıl güzel olan ise ikisini de hayatımızın vazgeçilmez bir parçası hâline getirebilmek. Kamplar bunun başlangıcı olabilir. Fakat devamı evlerimizde, çalışma masalarımızda, kitaplarımızın başında olmalı. Çünkü okumak, yılda bir hafta yapılan bir faaliyet değil, ömür boyu sürdürülen bir yolculuktur ve öyle olmak zorundadır.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
