Sosyal medyada sabır ve edep

Sosyal medyada sabır ve edep

AHMET KURUCAN | YORUM 

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde sabırla alakalı yaptığı tasnifi yeniden okurken bir yerde durdum. Sabredilen şeyler itibarıyla sabrı 6 ayrı başlık altında ele alıyor: İbadet ve taatin zorluklarına karşı sabır; günahın cazibesine karşı sabır; semavî ve arzî belâlara karşı sabır; dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında istikameti koruma sabrı; zaman isteyen işlerde “zamanın çıldırtıcılığına” karşı sabır ve nihayet vuslat iştiyakına karşı sabır…

Ardından meseleyi daha derin bir zemine taşıyor. “Sabr lillâh, sabr billâh, sabr alallah, sabr fillâh, sabr maallah, sabr anillâh” diyerek sabrı insanın Allah’la münasebeti açısından ayrıca tasnif ediyor.

Fakat benim asıl dikkatimi çeken son paragraf oldu. Orada Hocaefendi sabrın bu tasniflerle sınırlı olmadığını söylüyor. Aynen iktibas ediyorum: “Bunlardan başka bazıları, sabrı; başa gelen şeyler karşısında edebini bozmamak… bazıları, iyi-kötü hâdiseleri tefrik etmemek… bazıları, kendine rağmen yaşamak… bazıları, kahr u lütfu aynı ruh hâletiyle karşılamak… bazıları, Kitap ve Sünnet’le gelen mesajları cennet davetiyesi gibi kabul etmek… bazıları, Sevgili uğrunda can-cânan her şeyi feda edebilmek şeklinde ifade etmişlerdir ki; hepsinin kendine göre birer mahmilinin bulunduğu söylenebilir.”

Bu satırları okuyunca içimden şöyle geçti: Hocaefendi bugünleri görseydi, acaba bunlara bir de “sosyal medya linçlerine karşı sabır” başlığını ekler miydi?

Bilmiyorum. Onun adına konuşamam. Ama bugün sosyal medyanın hayatımızda tuttuğu yeri, insanların birkaç dakika içinde yüzlerce hatta binlerce kişinin önünde mahkûm edilebildiğini, bir cümlenin bağlamından koparılıp dolaşıma sokulabildiğini, niyetlerin okunup insanların kişiliklerinin tartışmaya açılabildiğini görseydi, herhalde bu yeni imtihan üzerinde de dururdu. 

Bu bizim neslimizin eskiden pek bilmediği bir imtihan. 

Eskiden birisi sizin hakkınızda ağır bir söz söylediğinde onu birkaç kişi duyardı. Bir gazete yazısı yazıldığında ertesi gün cevap verme imkânınız vardı. Bugün ise bir paylaşım yapılıyor, altına onlarca yorum geliyor, başkaları onu alıp kendi yorumlarıyla yayıyor ve birkaç saat içinde karşınızda ne söylediğinizi tartışan insanlar yerine, sizin kim olduğunuz hakkında hüküm veren bir kalabalık bulabiliyorsunuz. 

Bazen bunu hiç tanımadığınız insanlar yapıyor. Bazen troller. Bazen de sizi yıllardır tanıyan, aynı sofraya oturduğunuz, aynı istikamette yürüdüğünüz insanlar veya onların teşvik ettiği birileri.

Bu türlü eleştirelere maruz kalan bir insan olarak konuşayım; ikincisi daha ağır geliyor insana. İşte tam da burada sabır devreye giriyor. Yalnız sabır deyince yanlış anlaşılmasın. Sabır, eleştiriye veya linçe maruz kalan insanın düşüncesini söylememesi, kendisine yapılan haksızlık karşısında susması veya her söyleneni sineye çekmesi değildir. Hele hele eleştiriden kaçmanın adı hiç değildir. 

Eleştiriye elbette açığız. Bütün dünya kamuoya açık bir alanda yazıyor ve konuşuyorsun. Elbette eleştiriler olacak. Kaldı ki fikrî hayatın gelişebilmesi için eleştiriye ihtiyacımız da var.

Ben bir şey söylüyorsam bir başkası çıkıp, “Burada yanılıyorsunuz!” diyebilir. Delilimi yetersiz bulabilir. Ayeti, hadisi veya tarihî hadiseyi farklı yorumlayabilir. Fıkhî yaklaşımıma itiraz edebilir. “Şu noktayı gözden kaçırdınız!” diyebilir. 

Bunların hepsi meşrudur. Dahası, gereklidir.

Fakat bir fikre itiraz etmek başka, o fikrin sahibini itibarsızlaştırmaya çalışmak başkadır. “Bu görüşünüz yanlış; çünkü…” diye başlayan cümle ile “Zaten bu adam…” diye başlayan cümle arasında koskoca bir ahlâk mesafesi vardır.

Birincisinde fikir konuşulur. İkincisinde insan. 

Birincisinde deliller karşı karşıya gelir. İkincisinde şahsiyetler hedefe konur. 

Birincisinde hakikati arama ihtimali vardır. İkincisinde çoğu zaman galip gelme, susturma, mahcup etme veya itibarsızlaştırma arzusu öne çıkar. 

Üstelik sosyal medya bunun için son derece müsait bir zemin hazırlıyor. İnsan yüz yüze söyleyemeyeceği sözü ekrana bakarak rahatlıkla yazabiliyor. Karşısındaki insanın kalbini, ailesini, geçmişini, hizmetlerini, hassasiyetlerini unutabiliyor. Birkaç kelimeyle hedefe koyduğu insanı bir insanı çok gerçekle hiç de alakası olmayan bir şekilde tanımlayabiliyor.

Bu türlü eleştirileri okuduğumda kendi kendime soruyorum: Aynı odada karşı karşıya otursaydık bu yazdıklarını benim yüzüme söyleyebilir miydi? Söyleyemez diye kanaat getiriyorum. O zaman sorayım yüzüne karşı söyleyemeyeceğiniz bir sözü, bir cümleyi, bir hakareti, bir iftirayı, bir yalanı, klavyenin başında neden söylüyor? İşte bu sorunun cevabını bulamıyorum. 

Burada bir hususu bir kez daha hem de altını çizerek söylemek isterim. Kimsenin düşüncesini ifade etmesine itirazım yok. Benim söylediklerime de elbette itiraz edilebilir. Hatta benimle aynı camianın içinde bulunmuş, hâlen bulunan insanlar hatta aynı halkada birlikte diz çöktüğümüz arkadaşlarımın hiç biri benimle aynı düşünmek zorunda değiller. 

Ama söz konusu düşüncede farklılık ise buyrun bir insanın bugün düşüncesini açıklamak için gazete sahibi olmasına, televizyon programına davet edilmesine ihtiyaç da yok. Bir YouTube kanalı açabilir. X’te, Facebook’ta veya başka bir platformda yazabilir. Kamera karşısına geçip yarım saat konuşabilir. “Ahmet Kurucan şu konuda yanılıyor; benim delillerim şunlardır.” der. 

Ayetini, hadisini, fıkhî delili, tarihî tecrübesini ortaya koyar. Ben de okurum. Dinlerim. İstifade edeceğim bir şey varsa istifade ederim. Yanlışımı görürsem düzeltirim. İkna olmazsam kendi kanaatimde kalırım.

Fikir dünyası böyle gelişir. Bizler ‘Müsademe-i efkârdan bârika-yı hakikat tezahür eder’ söylemleri ile yetişmedik mi? İmamı Azam’ın en önemli iki talebesi olan İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf’un hocasının görüşlerine itiraz ettiklerini okumadık mı? Gayet doğal şeyler bunlar.

Ama bunun yerine insanları etiketlemek, niyet okumak, bağlamından kopartılmış birkaç cümle ile ‘itikadi sapık, arkasında namaz kılınmaz’ gibi büyük hükümler vermek, hakaretler, iftiralar etmek başka bir şeydir. İşte bu nedenle diyorum acaba Fethullah Gülen Hocaefendi sosyal medyadaki linçler karşısında sabır gösterilmesini o sabır çeşitlerine ilave eder miydi acaba? 

Ne kadar zor bir sabır! Çünkü insanın canı acıdığında ilk refleksi cevap vermektir. Hele söylenen şeyin haksız olduğunu düşünüyorsa… Hele sizi tanıyan insanların da o koroya katıldığını görüyorsa… 

Ama şunun da idraki içindeyim. Her eleştiriye, her saldırıya cevap verilmesi gerekmiyor. Evet, bazen cevap vermek gerekiyor. Bazen açıklamak. Bazen yanlış bilgiyi düzeltmek. Bazen de susmak. Belki sabrın en zor taraflarından biri de hangisinin nerede yapılacağını kestirebilmek.

Sosyal medya çağında sabır bana göre şu demek ve kendime bunu telkin ediyorum: Başkalarının üslubu senin üslubunu belirlemesin. Birisi sana hakaret etti diye sen de ona hakaret etmek zorunda değilsin. Birisi meseleyi şahsileştirdi diye sen de onu muhatap alarak meseleyi şahsileştirmek zorunda değilsin. Birisi niyetini okuyarak değil benim şeytanın bile aklına gelmeyecek yalan-yanlış şeyler söyledi diye sen de ona yönelik niyet okumak zorunda değilsin. Birisi seni öfkelendirdi diye yıllardır savunduğun dinî, ahlâkî, hukukî, vicdanî ilkeleri rafa kaldırmak zorunda değilsin. Asıl imtihan işte burada.

Bir de meselenin başka bir tarafı var. İnsan bir başkasını itibarsızlaştırmaya çalışırken çoğu zaman farkında olmadan kendisi hakkında da bir şeyler söylüyor. Kullandığı dil, seçtiği kelimeler, yaptığı hakaretler, mahalle kahvesinde bile söylenmeyecek altı boş laflar, ithamlar, iftiralar… Bunların hepsi aslında konuşan insanın kendi ahlâkına ve karakterine dair de bir şeyler anlatıyor.

Kur’ân’ın ifadesi burada ne kadar çarpıcıdır: “De ki: Herkes kendi şâkilesine göre davranır.” (İsrâ, 17/84). Şâkile; insanın karakteri, mizacı, iç dünyası, yönelişi şeklinde anlaşılmış. Demek ki insanın söyledikleri sadece karşısındakini tarif etmiyor; bazen ondan daha fazla kendisini tarif ediyor.

Bu sebeple haksız ve şahsa yönelik saldırılar karşısında insanın her defasında kendisini savunma mecburiyeti hissetmemesi gerektiğini düşünüyorum. Anadolu’da güzel bir söz vardır: “Yel kayadan ne koparır?” 

Rüzgâr eser, geçer. Kaya yerinde durur. Eğer söylenen doğruysa oturup düşünmek, kendimize çeki düzen vermek gerekir. Ama söylenen haksızsa, hakaretten ve itibarsızlaştırmadan ibaretse onun da insanın gerçek değerinden bir şey eksiltmeyeceğini bilmek lazım.

Hatta bazen itibarsızlaştırmak için söylenen söz, hedef alınan kişiden daha fazla söyleyen kişiye zarar verir. İnsan bunu o anda fark etmeyebilir. Karşısındakini küçülttüğünü, toplum nazarında değersizleştirdiğini düşünebilir. Halbuki kullandığı üslup sebebiyle kendi sözünün ağırlığını azaltıyor, kendi inandırıcılığını aşındırıyor olabilir. Onun için burada da ölçüyü Kur’ân’dan almak gerekiyor: Herkes kendi şâkilesine göre davranır. Bize düşen, başkasının şâkilesinin bizim şâkilemizi bozmasına izin vermemek.

Hocaefendi sabrı anlatırken “kahr u lütfu aynı ruh hâletiyle karşılamak”tan söz edenlerin bulunduğunu naklediyor. Bunu sosyal medya dünyasına taşırsak şöyle diyebilir miyiz bilmiyorum: İnsan alkışlandığında nasıl kendisini kaybetmiyorsa, eleştirildiğinde de kendisini kaybetmemeli. Övgü bizi olduğumuzdan büyük yapmadığı gibi hakaret de olduğumuzdan küçük yapmaz. 

Onun için sosyal medya linçleri karşısında sabır, suskunluk değildir. Korkaklık hiç değildir. Bana göre bu sabır, insanın kendisini savunurken bile kendi ahlâkını korumasıdır. Eleştiren eleştirsin. İtiraz eden itiraz etsin. Yanlış bulan yanlışımızı söylesin. Hatta mümkünse daha yüksek sesle söylesin. Ama fikirle gelsin. Delille gelsin. Argümanla gelsin. Biz de fikirle cevap verelim. Çünkü bugün sosyal medyada belki en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, aynı düşünmek değil; farklı düşünürken edebimizi kaybetmemeyi öğrenmek.

Şöyle bitireyim: İnsan, kendisine söylenen sözlerden önce kendi söyleyeceği sözlerden sorumludur.

TR724 Patreon

Bağımsız haberciliğe destek olun

TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Patron ol

Yorum Yap