Kompostonun tadı neden kaçtı?

AHMET KURUCAN | YORUM
Geçtiğimiz günlerde bu sütunlarda yayımlanan “Sosyal medyada sabır ve edep” başlıklı yazımın ardından, yıllar önce İzmir’de talebelik yıllarından tanıdığım Ahmet Muharrem Atlığ kardeşimden bir mesaj aldım. The Art of Flying a Kite, The Abandoned Book ve Where Two Seas Meet kitaplarının yazarı olan bu dostum, eserlerinden birinde kaleme aldığı bir hatırasını benimle paylaşmıştı. Okudum. Hem tebessüm ettim hem hüzünlendim hem de uzun uzun düşündüm.
Hatıra 1982 yılında İzmir’de, Edep Erkek Öğrenci Yurdu’nda geçiyor. Henüz ortaokul çağındaki birkaç öğrenci, geceleri herkes uyuduktan sonra mutfağa iniyor, aşçının ertesi gün için hazırlayıp buzdolabına koyduğu kompostonun suyundan kana kana içiyorlar. Ardından eksilen kısmı fark edilmesin diye üzerine su ilave ediyorlar. Ertesi gün sofraya gelen kompostonun tadını beğenmeyen öğrenciler şikâyet ediyor, aşçı ise ne olduğunu anlayamıyor. Görünüşte her şey yerli yerinde. Aynı kâse, aynı meyveler, aynı renk… Fakat kompostonun tadı kaçmış.
Aradan yıllar geçiyor. İşte o çocuklardan biri olan dostum, yaşadıkları bu küçük yaramazlığın aslında ne kadar büyük bir hakikati anlattığını fark ediyor ve hatırasını Hizmet Hareketi’nin zaman içinde geçirdiği değişime dair bir metafora dönüştürüyor.
Diyor ki başlangıçta her şeyin kendine has bir tadı, kıvamı, ruhu vardı. Samimiyet, fedakârlık, tevazu, kardeşlik ve karşılık beklemeksizin hizmet etme düşüncesi hâkimdi. Fakat zamanla büyüme, kurumsallaşma, imkânların artması, makamlar, rekabet, benlik ve takdir edilme arzusu devreye girdi. Kompostonun suyunu içip yerine su koyan çocuklar gibi, biz de farkında olmadan o ilk günkü kıvamı seyrelttik. Ve yıllar sonra dönüp aynı soruyu sorduk: “Bu kompostonun tadı neden eskisi gibi değil?”
Bu metafor elbette yaşanan bütün hadiseleri açıklamaya yetmez. Ama bizi ciddi bir muhasebeye davet ettiği de inkâr edilemez.
Büyümek her zaman olgunlaşmak değildir
Önce bir tespitle başlayalım. Üstelik bu tespit sadece Hizmet için değil, yeryüzündeki dinî, siyasî, kültürel hemen her toplumsal hareket için geçerlidir: Bir hareketin büyümesiyle olgunlaşması aynı şey değildir. Kurumlarının çoğalması, faaliyet alanlarının genişlemesi, maddi imkânlarının artması, uluslararası ölçekte tanınması elbette önemlidir. Ancak bunların hiçbiri o hareketi var eden ahlâkî ve manevî değerlerin aynı ölçüde geliştiğini göstermez.
Hatta bazen tam tersi olabilir. Başlangıçta bir ideal uğruna oluşturulan kurumlar, zamanla kendileri birer ideale dönüşebilir. İnsan için kurulan yapılar, insanın önüne geçebilir. Hizmet etmek için elde edilen imkânlar, bir süre sonra korunması gereken ayrıcalıklar olarak görülmeye başlanabilir. Böylece farkına bile varmadan araçlarla amaçların yer değiştirdiği bir noktaya gelinir.
Burada yanlış anlaşılmak istemem. Kurumsallaşmaya, büyümeye, maddi imkânlara veya profesyonelleşmeye karşı değilim. Bunların hepsi ihtiyaçtır. Hatta belli bir ölçeğe ulaşmış faaliyetlerin devamı için zarurettir. Mesele bunların varlığı değil, bunlarla kurduğumuz ilişkinin mahiyetidir.
Kurumlar insanı yüceltmek için mi vardır, yoksa insan kurumların devamı için mi? Makamlar sorumluluk alanı mıdır, yoksa kişisel itibarın kaynağı mı? Başarı, daha fazla insana ulaşmanın ve faydalı olmanın bir vasıtası mıdır, yoksa başkalarına karşı üstünlük iddiasının gerekçesi mi?
İşte bu soruların cevabı, kompostonun kıvamını belirleyen temel unsurlardır.
Geçmişi kutsamadan, bugünü mahkûm etmeden
Burada önemli bir dengeye dikkat çekmek isterim. Sanırım fikrî planda dostumla ayrıldığımız noktaların başında da bu geliyor. Geçmişi bütünüyle idealize etmek ne kadar yanlışsa bugünü bütünüyle mahkûm etmek de o kadar yanlıştır.
Dün her şey mükemmel değildi. Dün de nefsimiz vardı, zaaflarımız vardı, hatalarımız vardı. İnsanların bulunduğu her yerde olduğu gibi bizim dünyamızda da eksikler, yanlışlar ve kusurlar vardı.
Bugün de her şey kötü değil. Bütün yaşananlara rağmen samimiyetini, fedakârlığını, tevazuunu ve hizmet aşkını koruyan binlerce insan var. Dünyanın dört bir yanında hiçbir karşılık beklemeden çalışan, insanların dertleriyle dertlenen, eğitimden insanî yardıma kadar pek çok alanda gayret gösteren insanlar var.
Hele 15 Temmuz sonrasında Hizmet’e sahip çıkmanın âdeta ateşten bir koru avuçlamak anlamına geldiği şu dönemde, hem Türkiye’de hem de dünyanın dört bir yanında bütün zorluklara rağmen inandıkları değerlerden vazgeçmeyen binlerce insan var. Onların emeklerini, alın terlerini, gözyaşlarını, dualarını yok saymak bence büyük bir haksızlık olur.
Bununla beraber geçmişte yapılan güzellikler, bugün yapılan yanlışların üzerini örtmek için de kullanılamaz. Öyleyse ne geçmişin hatırına bugünün yanlışlarını meşrulaştırmalıyız ne de bugünün yanlışları sebebiyle geçmişin bütün güzelliklerini inkâr etmeliyiz.
Adalet de zaten budur. Evet, bir topluluğun geçmişine vefa göstermek, onun tarihini hatasız kabul etmek değildir. Gerçek vefa, o topluluğu var eden değerleri koruyabilmek ve gerektiğinde o değerler adına yanlışlara itiraz edebilmektir. Çünkü sadakat ile sorgusuz kabul aynı şey değildir.
Kırılan insanların hikâyesini dinlemek
Meselenin bir de insanî boyutu var. Özellikle 15 Temmuz sonrasında yaşananlar hepimizin hayatında derin izler bıraktı. Kimimiz vatanını, kimimiz işini, kimimiz malını mülkünü, kimimiz sevdiklerini kaybetti. Hapishaneler, sürgünler, parçalanan aileler, yarım kalan hayatlar, yitirilen sağlıklar… Bunların her biri başlı başına büyük bir acı.
Bazı insanlar yalnızca kendilerine zulmedenlere değil, yıllarca birlikte yürüdükleri insanlara, kurumlara, yöneticilere ve alışageldikleri ilişki biçimlerine karşı da kırgınlıklar geliştirdiler. Kimi kendisini yalnız bırakılmış hissetti. Kimi sesinin duyulmadığını düşündü. Kimi yaşadığı sıkıntıların yeterince anlaşılmadığı kanaatine vardı. Kimi de yıllarca doğru kabul ettiği bazı düşünce ve uygulamaları yeniden sorgulamaya başladı.
Böyle bir süreçten geçen insanların hepsinin aynı duyguları taşımasını, aynı değerlendirmeleri yapmasını, aynı yerde durmasını beklemek mümkün mü?
Bence değil. İnsan bazen yorulur. Bazen kırılır. Bazen susar. Bazen de yıllarca içinde bulunduğu bir çevreden uzaklaşarak kendisini, düşüncelerini ve hayatını yeniden değerlendirmek ister. Bu durum her zaman vefasızlık, sadakatsizlik veya ideallerden vazgeçmek anlamına gelmez.
Bir insan bir topluluktan uzaklaşabilir ama iyilikten uzaklaşmayabilir. Bir kurumu eleştirebilir ama hizmet etme düşüncesinden vazgeçmeyebilir. Bir anlayışa itiraz edebilir ama inandığı değerleri yaşamaya devam edebilir. Hatta bazen mesafe koymak, insanın kendi vicdanına karşı dürüst kalma çabasının bir neticesi olabilir.
Elbette her eleştiri doğru değildir. Her kırgınlık haklı olmayabilir. Her uzaklaşmanın gerekçesi aynı değildir. Ama bunların hiçbirini insanları dinlemeden, anlamadan, yaşadıklarını hesaba katmadan değerlendiremeyiz.
Defalarca dile getirdiğim gibi, bir insanın bir topluluğa olan aidiyetinin zayıflamasıyla Allah’a olan imanının, ahlâkî değerlerinin veya insanî kıymetinin zayıflamasını birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü iman, vicdan, adalet, merhamet ve iyilik herhangi bir kurumun veya topluluğun tekelinde değildir.
Eleştiriye tahammül de kıvamın bir parçasıdır
Sözünü ettiğim önceki yazımda sosyal medya üzerinden yapılan eleştiriler ve bunlara verilen tepkiler üzerinde durmuştum. Aslında bu mesele, komposto metaforundan bağımsız değil. Bir topluluğun manevî kıvamını belirleyen unsurlardan biri de farklı düşüncelere gösterdiği tahammüldür.
Biz yıllarca düşünce hürriyetinden, istişareden, müzakereden, farklı fikirlerin zenginliğinden söz ettik. Şimdi bütün bu değerleri öncelikle kendi aramızda hayata geçirebilmemiz gerekiyor.
İnsanların bizimle aynı düşünmedikleri için kendilerini dışlanmış hissettikleri bir ortamda kardeşlikten söz etmemiz ne kadar inandırıcı olabilir?
Eleştiri karşısında hemen savunmaya geçmek, eleştiren insanın niyetini sorgulamak, geçmişini araştırmak, şahsiyetini hedef almak veya onu bir kategoriye yerleştirmek bize ne kazandırır?
O yazıda da açıkca ifade ettiğim gibi bir insanın söylediği söz yanlış olabilir. Yanlışsa delilleriyle ortaya koyar, fikrî zeminde cevap veririz. Ama söylediği sözün yanlış olması, o insanın haysiyetini hedef almamızı meşru kılmaz. Dahası, eleştiren insanın söylediklerinde doğruluk payı bulunabileceğini de hesaba katmalıyız. Bazen bizi en fazla rahatsız eden eleştiriler, üzerinde en fazla düşünmemiz gereken eleştirilerdir.
Elbette eleştirenlerin de sorumlulukları var. İtham, hakaret, genelleme, niyet okuma ve kişisel hesaplaşmalar eleştiri değildir. Bunlar da kompostonun tadını kaçıran unsurlardır. Dolayısıyla mesele yalnızca eleştirilere tahammül etmek değil, eleştirirken de eleştirilirken de ahlâkî sınırları koruyabilmektir.
Kompostoya suyu ne zaman kattık?
Dostumun hatırasında beni en çok düşündüren noktalardan biri, kompostonun tadının bir anda kaybolmaması oldu. Önce biraz su ilave ediliyor. Sonra biraz daha… Kâse aynı kalıyor, meyveler yerinde duruyor, rengi pek değişmiyor. Ama her ilaveyle birlikte lezzet biraz daha azalıyor.
İnsan hayatında da toplumsal hayatta da büyük değişimler çoğu zaman böyle gerçekleşiyor. Önce önemsiz görülen bir davranış, ardından alışkanlık hâline gelen bir yanlış, sonra normalleşen bir anlayış… Küçük tavizler zararsız görülüyor. Biraz benlik anlaşılabilir karşılanıyor. Biraz rekabet başarı için gerekli sayılıyor. Biraz sertlik disiplin adına meşrulaştırılıyor. Biraz suskunluk birlik ve beraberliği koruma gerekçesiyle savunuluyor. Derken bir gün dönüp bakıyoruz ki başlangıçta sahip olduğumuz hassasiyetlerin bir kısmını kaybetmişiz. Üstelik çoğu zaman bunun farkına bile varmamışız.
Bu sebeple kendimize şu soruları sormamız gerekiyor: Biz neyi kaybettik? Neyi koruyabildik? Neyi yeniden kazanabiliriz? Hangi yanlışlarımızı hâlâ yanlış olarak görmüyoruz? Hangi alışkanlıklarımızı dinî veya ahlâkî gerekçelerle savunuyoruz? Hangi uygulamalarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor?
Bunlar rahatsız edici sorular olabilir. Ama rahatsız edici olmaları, sorulmamalarını gerektirmez. Aksine, bazen insanı ve toplulukları olgunlaştıran şey, tam da bu sorularla yüzleşebilme cesaretidir.
Yeniden güzel bir komposto yapmak mümkün mü?
Bütün bunları söylerken ümitsizliğe kapılmayı da doğru bulmuyorum. Çünkü insan değişebilir. Topluluklar hatalarından ders çıkarabilir. Kurumlar kendilerini yenileyebilir. Kaybedilen bazı değerler yeniden kazanılabilir. Ama bunun için önce kaybın varlığını kabul etmek gerekiyor.
Kompostonun tadı kaçmışsa, içine daha fazla su koyarak eski lezzeti elde edemezsiniz. Daha fazla kurum, daha fazla faaliyet, daha fazla toplantı, daha fazla görünürlük veya daha fazla başarı söylemi de tek başına kaybedilen manevî kıvamı geri getirmez. Belki de önce durup neyi, neden yaptığımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Samimiyet ne demekti? Tevazu ne demekti? Kardeşlik ne demekti? İstişare ne demekti? İnsan onuruna saygı ne demekti? Hakkaniyet, merhamet ve adalet ne demekti?
Bu kavramları yalnızca konuşmalarımızda ve metinlerimizde tekrar etmekle yetinmeyip günlük hayatımızda, ilişkilerimizde, kurumlarımızda ve kararlarımızda ne ölçüde yaşatabildiğimize bakmamız gerekiyor.
Belki de en önemlisi, birbirimizi yeniden bir yere davet etmekten önce birbirimizin gönlünde hâlâ bir yerimizin bulunduğunu hissettirebilmek. Çünkü insan kazanmak, yalnızca bir insanı kendi düşüncemize veya bulunduğumuz topluluğa yaklaştırmak değildir. Bazen onun farklı düşünmesine rağmen kendisini değerli hissetmesini sağlayabilmektir.
Bazen yıllarca birlikte yürüdüğümüz bir insana, artık bizimle aynı yerde durmasa bile geçmişteki hatıralarımızın, dostluğumuzun ve muhabbetimizin devam ettiğini gösterebilmektir.
Bazen de bir eleştiriyi savunmaya geçmeden dinleyebilmek, bir kırgınlığı küçümsemeden anlayabilmek, bir yanlışı mazeret üretmeden kabul edebilmektir.
Ben geleceğe dair ümidin biraz da burada saklı olduğuna inanıyorum. Ama bu ümit, geçmişin bütün kurumlarıyla ve alışkanlıklarıyla aynen geri gelmesi beklentisine dayanmıyor. Zaten hayat geriye doğru yaşanmıyor. Mesele geçmişi yeniden üretmek değil, geçmişte bize hayat veren ahlâkî değerleri bugünün şartlarında yeniden yaşatabilmek. Samimiyeti, tevazuu, hakkaniyeti, merhameti, adaleti ve kardeşliği…
Bunlar yalnızca bir topluluğun değil, insan olmanın değerleri. Ve bu değerleri koruyabilmek için mutlaka aynı kurumun çatısı altında bulunmak, aynı yöntemleri benimsemek veya her meselede aynı kanaatleri paylaşmak zorunda değiliz.
Bitiriyorum, yıllar önce İzmir’deki bir öğrenci yurdunda birkaç çocuğun yaptığı küçük bir haylazlık, aradan kırk yılı aşkın zaman geçtikten sonra bize önemli bir ders veriyor. Bir kompostonun tadı, kâsenin büyüklüğünden, meyvelerin görünüşünden veya sofraya nasıl getirildiğinden anlaşılmıyor. Onun gerçek kıymeti, tadında ve kıvamında saklı.
İnsanların ve toplulukların da öyle. Dış görünüşleri, unvanları, kurumları, sayıları, imkânları ne olursa olsun, asıl kıymetleri taşıdıkları ahlâkî ve manevî özde saklı. Dostumun isabetle kaydettiği gibi: “Lezzet, yapı çökmeden çok önce kaybolabilir. Öz, şekil değişmeden çok önce aşınabilir.”
Ama insan, kaybettiği lezzetin farkına varabiliyorsa onu yeniden aramaya da başlayabilir. Yeter ki kâsenin eksilen kısmını sürekli suyla doldurmak yerine, kompostonun ilk günkü lezzetini veren malzemelerin ne olduğunu hatırlayabilelim. Ve yeter ki o kompostonun tadını kaçıranlar arasında kendimizin de bulunabileceğini kabul edebilelim. Belki o zaman yeniden güzel bir komposto yapabiliriz. Hem de geçmişin hatıralarına hapsolmadan, bugünün gerçeklerini inkâr etmeden ve yarının imkânlarını tüketmeden…
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
