Mavi tsunami: Amerikalılar Trump’a neden sırt çevirdi?

SEÇİM ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN
Amerika’da seçim geceleri uzundur.
Doğu yakasında sandıklar kapanır, ilk sonuçlar gelir, televizyon ekranlarında eyaletlerin renkleri değişmeye başlar. Sonra gözler batıya çevrilir. Bazen birkaç bin oy, bazen Alaska’nın uzak bir kasabasından gelecek sandıklar bütün hesabı değiştirebilir.
Ama bu seçim gecesinde daha ilk saatlerden itibaren değişmeyen bir şey vardı: Amerikalıların önemli bir bölümü Donald Trump’a bir mesaj vermek istiyordu.
Washington’da, Amerikan Kongresi’nin hemen yanı başında seçim sonuçlarını takip ederken bunu bir kez daha gördüm.
İki yıl önce Trump’ı Beyaz Saray’a taşıyan seçmenlerin bir kısmı, bu kez onun politikalarından duydukları rahatsızlığı sandığa yansıttı. Mesele yalnızca Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki geleneksel rekabet değil.Mesele hayat pahalılığı, bitmeyen savaş, verilen ekonomik sözler ve başkanlık yetkilerinin sınırları.
Belki de hepsinden önemlisi şu soru: Amerikalılar, Trump’ın önümüzdeki iki yıl boyunca aynı şekilde yönetmeye devam etmesini istiyor mu?
Demokratların gecesi: Cumhuriyetçilerin hesabı neden bozuldu?
İlk önemli haber Kuzey Carolina’dan geldi.
Eski Demokrat Vali Roy Cooper, Cumhuriyetçi Michael Whatley’i yenerek Senato’da Cumhuriyetçilerin elindeki bir sandalyeyi Demokratlara kazandırdı.
Bu sonuç önemliydi. Çünkü Demokratların Senato çoğunluğunu elde edebilmesi için Cumhuriyetçilerin kontrolündeki en az dört sandalyeyi kazanması gerekiyordu.
Ardından Georgia’dan haber geldi. Demokrat Jon Ossoff, Cumhuriyetçi Mike Collins karşısında yeniden seçildi. New Hampshire’da Chris Pappas, eski Cumhuriyetçi Senatör John Sununu’yu yenerek Demokratların sandalyesini korudu. Ama gecenin dikkat çekici gelişmelerinden biri Ohio’da yaşandı.
Donald Trump’ın güçlü olduğu eyalette Demokrat Sherrod Brown, Cumhuriyetçi Jon Husted karşısında Senato’ya dönüş yaptı.
Daha da önemlisi, Texas ve South Carolina gibi Cumhuriyetçilerin geleneksel olarak güçlü olduğu eyaletlerde Demokratların elde ettiği sonuçlar, seçim gecesinin siyasi haritasını değiştirdi.
Bunlar sıradan sonuçlar değil.
Çünkü Demokratların başarısı yalnızca zaten güçlü oldukları eyaletlerle sınırlı kalmadı. Cumhuriyetçilerin güvenli gördüğü bölgelerde de beklenmedik sonuçlar ortaya çıktı.
Ancak bu yazının kaleme alındığı saatlerde Kongre’nin iki kanadındaki nihai çoğunluk hesabı henüz tamamen kesinleşmiş değildi. Yine de ilk sonuçların verdiği siyasi mesaj açıktı: Trump’ın seçim öncesinde kurduğu denge ciddi biçimde sarsılmıştı.
Seçmen Trump’a neden tepki gösterdi?
Amerikan siyasetinde meşhur bir söz vardır: “It’s the economy, stupid” Yani mesele ekonomidir. Bu söz yıllar önce Bill Clinton’ın seçim kampanyasıyla özdeşleşmişti. Ama bugün de geçerliliğini koruyor.
Trump 2024 seçimlerini kazanırken Amerikalılara çok açık sözler verdi.
Enflasyonu düşürecekti. Hayat ucuzlayacaktı. Amerikan ekonomisi güçlenecekti. Gümrük tarifeleriyle Amerikan sanayisi korunacak, dış politikada ise Amerika’nın çıkarları öncelik kazanacaktı.
Fakat iki yıl sonra seçmenin karşısına farklı bir tablo çıktı. Benzin pahalı. Market alışverişi pahalı. Konut ve sigorta masrafları yüksek.
Üstelik İran savaşı, dış politika ile gündelik hayat arasındaki mesafeyi neredeyse ortadan kaldırdı.
Reuters’ın seçim günü aktardığı sandık çıkış araştırmalarında seçmenlerin yaklaşık onda dokuzu hayat pahalılığını önemli bir seçim meselesi olarak gösteriyordu.
Yaklaşık üçte ikisi yüksek fiyatlardan Trump’ı sorumlu tutuyordu. CBS’nin ilk sandık çıkış araştırmalarında Trump’ın görev onayı yüzde 38 düzeyindeydi.
Bunlar Trump açısından önemli göstergeler. Çünkü 2024’te kendisini ekonomik sorunları çözecek lider olarak sunan Trump, 2026’da aynı sorunların sorumlusu olarak görülmeye başladı.
Burada Trump yönetiminin savunmasını da belirtmek gerekiyor. Beyaz Saray, ekonomik sorunların önemli bölümünün önceki dönemden devralındığını, gümrük tarifelerinin uzun vadede Amerikan üretimini güçlendireceğini ve İran’a yönelik operasyonların ulusal güvenlik için gerekli olduğunu savunuyor.
Fakat seçim gecesi araştırmalarının gösterdiği şu: Seçmenlerin önemli bir bölümü bu açıklamaları kendi yaşadığı ekonomik sıkıntıları gidermek için yeterli bulmuyor.
Amerikan seçmeni bazen dış politika tartışmalarına fazla ilgi göstermez. Ama dış politikanın faturası benzin pompasında karşısına çıkarsa durum değişir. İran’ın haritadaki yerini bilmeyen seçmen bile benzin fiyatındaki artışı biliyor.
Bu seçimde yaşanan tam olarak buydu.
İran savaşı Trump’ın iç politika sorununa dönüştü
Trump’ın ikinci başkanlık döneminin en büyük siyasi çelişkilerinden biri İran savaşı oldu.
Trump, uzun yıllar Amerika’nın Ortadoğu’daki pahalı savaşlarını eleştirdi. Önceki yönetimleri Amerikan kaynaklarını başka ülkelerde tüketmekle suçladı.
Ancak kendi döneminde İran’la başlayan savaş, Amerika’yı yeniden büyük bir Ortadoğu krizinin içine çekti.
Hürmüz Boğazı’ndaki aksama, petrol ve doğal gaz sevkiyatını etkiledi. Enerji fiyatları yükseldi. Bu artış ulaşım maliyetlerinden market fiyatlarına kadar geniş bir alana yansıdı.
Savaşın askerî sonuçlarından bağımsız olarak Trump’ın karşı karşıya kaldığı siyasi sorun buydu.
İran savaşı artık yalnızca Pentagon’un ya da Dışişleri Bakanlığı’nın meselesi değildi. Amerikalı ailelerin bütçe meselesine dönüşmüştü.
Ekim ayında yapılan Reuters/Ipsos araştırmasında Amerikalıların yüzde 54’ü İran savaşının verilen mücadeleye değmediğini düşünüyordu.
Bu tepki Cumhuriyetçi Parti açısından özellikle önemli.
Çünkü Trump’ın siyasi hareketinin temel vaatlerinden biri, Amerika’yı yeni ve uzun savaşlardan uzak tutmaktı.
Şimdi o hareketin seçmenleri de savaşın maliyetini sorguluyor.
İran Savaşı’nın seçim sonuçları üzerindeki etkisini tek başına belirleyici ilan etmek doğru olmaz.
Enflasyonun, konut maliyetlerinin, göç politikalarının ve Trump’ın yönetim tarzının da etkisi var.
Ama İran savaşı, bütün bu ekonomik rahatsızlıkları büyüten önemli bir unsur oldu. Bundan sonra savaşın geleceği Washington’daki güç mücadelesinin merkezine yerleşebilir.
Trump’ın önündeki iki yıl: Beyaz Saray ile Kongre arasında yeni mücadele
Amerikan sistemini Türkiye’deki sistemden ayıran en önemli özelliklerden biri, başkanın seçim kazanmış olmasının ona sınırsız yetki vermemesi. Başkan güçlüdür. Ama Kongre de güçlüdür.
Bütçeyi Kongre yapar. Yasalar Kongre’den geçer. Senato önemli atamaları onaylar. Kongre komisyonları yönetimi soruşturabilir. Trump açısından asıl mesele de burada başlıyor.
Demokratların Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçirmesi, Beyaz Saray’ın önümüzdeki iki yıl boyunca daha sıkı bir denetimle karşılaşması anlamına gelebilir. Bütçe pazarlıkları sertleşebilir. Bakanlar ve üst düzey yetkililer Kongre komisyonlarına çağrılabilir. Yönetimin göç, ekonomi ve dış politika kararları daha fazla sorgulanabilir.
Senato çoğunluğunun da değişmesi halinde bu baskı daha da artar. Çünkü büyükelçilerden federal yargıçlara kadar birçok önemli atama Senato onayından geçiyor. Fakat burada sık yapılan bir hataya düşmemek gerekiyor.
Kongre’nin Demokratlara geçmesi Trump’ın bütün yetkilerini kaybetmesi demek değil. Başkanlık kararnameleri, veto yetkisi, federal bürokrasi üzerindeki kontrol ve dış politikadaki geniş hareket alanı devam eder. Hatta Kongre’de sıkışan bir başkanın dış politikaya daha fazla ağırlık vermesi de mümkündür.
Trump’ın önündeki iki yıl bu nedenle iki farklı gelişmeye sahne olabilir. Bir tarafta iç politikada uzlaşma aramak zorunda kalan bir Beyaz Saray. Diğer tarafta, Kongre’nin sınırlarını zorlayarak başkanlık yetkilerini kullanmaya çalışan bir Trump. Bu mücadele yalnızca Washington’daki siyasetçileri ilgilendirmeyecek.
Amerikan ekonomisini, uluslararası ticareti, NATO’yu, Ortadoğu’yu ve Türkiye’yi de etkileyecek.
Trump görevden alınabilir mi?
Seçim gecesi konuşulmaya başlayan sorulardan biri de bu.
Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kazanırsa, Trump hakkında yeni soruşturmalar açabilir. Gerekli siyasi koşullar oluşursa, azil süreci de başlatılabilir. Ama azil ile görevden alma aynı şey değil.
Temsilciler Meclisi’nin azil kararı alması için basit çoğunluk yeterli. Başkanın görevden alınması için ise Senato’da hazır bulunan üyelerin üçte ikisinin mahkûmiyet yönünde oy kullanması gerekiyor.
Dolayısıyla Demokratların Kongre’de çoğunluğu kazanması, Trump’ın otomatik olarak görevden alınacağı anlamına gelmiyor. Daha gerçekçi beklenti, Kongre denetiminin ve siyasi hesaplaşmanın yoğunlaşması.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde de benzer süreçler yaşanmıştı. Ancak bu kez önemli bir fark var.
Trump yeniden başkan adayı olamayacak. Şimdi Washington’da herkes, onun ardından başlayacak dönemin hesabını yapıyor.
Asıl büyük mücadele 2028 için başladı
Amerikan siyasetinde seçim bittiğinde bir sonraki seçim başlar. 2026 ara seçimleri de yalnızca Trump’ın kalan iki yılını belirlemiyor.
2028 başkanlık yarışının ilk ciddi işaretlerini veriyor. Demokratlar açısından mesele yalnızca Kongre’de sandalye kazanmak değil. Trump karşıtlığını kalıcı bir siyasi programa dönüştürüp dönüştüremeyeceklerini görecekler.
Çünkü bir başkana duyulan tepkiyle seçim kazanmak başka, ülkeyi yönetebilecek güvenilir bir alternatif ortaya koymak başka.
Demokratların önünde önemli bir tartışma var. Parti daha merkezde duran adaylarla mı ilerleyecek? Yoksa ekonomik eşitsizlikleri, sağlık hizmetlerini, sosyal devlet politikalarını ve genç seçmenlerin taleplerini öne çıkaran ilerici kanat mı güçlenecek?
Michigan’daki Abdul El-Sayed’in kampanyasının dikkat çekmesinin nedenlerinden biri bu. İlk Müslüman senatör tartışmasının ötesinde, onun temsil ettiği siyasi çizgi Demokrat Parti’nin geleceğine ilişkin tartışmaların da bir parçası.
Cumhuriyetçilerde ise daha farklı bir hesap başlayacak. Trump sonrasında partinin lideri kim olacak? Trump’ın siyasi mirasını aynı şekilde sürdüren bir isim mi öne çıkacak? Yoksa Cumhuriyetçiler daha farklı bir ekonomik ve dış politika yaklaşımına mı yönelecek? Bu soruların cevaplarını bugünden vermek mümkün değil.
Ama 2026 sonuçları, her iki partinin de 2028 stratejisini yeniden değerlendirmesine neden olacak.
Erdoğan için neden önemli?
Gelelim Türkiye’yi en yakından ilgilendiren meseleye. Ankara, Amerikan siyasetini uzun süredir büyük ölçüde Beyaz Saray üzerinden okumaya alıştı. Özellikle Erdoğan’ın Trump’la ilişkilerinde liderler arasındaki kişisel temasın önemli bir yeri var.
Telefon görüşmeleri, zirveler, ikili pazarlıklar… Fakat Amerikan sistemi yalnızca Beyaz Saray’dan ibaret değil.
Kongre var. Senato var. Komisyonlar var.
Savunma bütçeleri, silah satışları, yaptırımlar ve dış politika kararları üzerinde söz sahibi olan güçlü kurumlar var.
Erdoğan yönetiminin Washington’la ilişkilerinde karşılaştığı sorunlardan biri, bu kurumsal yapıyla ilişkilerin her zaman liderler arasındaki temas kadar kolay yürümemesi.
Trump’ın Kongre’deki siyasi desteğinin azalması, Ankara açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Özellikle F-35 programı, S-400 yaptırımları, F-16 satışları ve Türkiye’nin savunma sanayisine ilişkin kararlar yeniden daha yoğun tartışılabilir.
Demokratların güçlendiği bir Kongre’de insan hakları, basın özgürlüğü ve Türkiye’deki demokratik gerileme konularının daha görünür hale gelmesi de mümkün.
Ama burada bir noktayı unutmamak gerekiyor.
Türkiye’ye yönelik eleştiriler Amerikan Kongresi’nde yalnızca Demokratların meselesi değil. Cumhuriyetçiler arasında da Türkiye’nin Rusya’yla ilişkilerinden S-400 alımına, İsrail politikasından bölgesel güvenlik konularına kadar çeşitli itirazlar bulunuyor.
Bu nedenle Erdoğan açısından sorun yalnızca Trump’ın güç kaybetmesi değil. Türkiye–ABD ilişkilerini tek bir liderle kurulan kişisel yakınlığın ötesine taşıma ihtiyacı. Washington’daki güç dengeleri değiştikçe bu ihtiyaç daha görünür hale gelecek.
İran konusunda Ankara’yı ne bekliyor?
İran savaşı Türkiye açısından zaten ciddi riskler doğuruyor.
Enerji fiyatları, bölgesel ticaret, sınır güvenliği, göç hareketleri ve Ortadoğu’daki askerî dengeler doğrudan Türkiye’yi ilgilendiriyor.
Amerikan Kongresi’nde Demokratların güçlenmesi, savaşın maliyetine ve yürütülme biçimine ilişkin denetimi artırabilir. Ancak bu durum Washington’ın İran politikasının otomatik olarak yumuşayacağı anlamına gelmez.
Demokrat Parti içinde de İran’ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetleri konusunda sert yaklaşımı savunan isimler bulunuyor. Dahası, dış politika alanında Amerikan başkanının hareket alanı oldukça geniş.
Dolayısıyla seçim sonuçları İran savaşını hemen bitirmeyebilir. Hatta iç politikada sıkışan Trump’ın dış politikada daha sert adımlar atması ihtimali de tartışılıyor.
Fakat bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğunu söylemek için elde yeterli veri yok. Türkiye açısından önemli olan, Washington’daki bu belirsizlik döneminde bölgesel riskleri doğru okumak. Çünkü İran’daki savaşın büyümesinin faturası yalnızca Amerika’ya çıkmayacak.
Türkiye dahil bütün bölge ülkeleri bundan etkilenecek
Sandığın verdiği mesaj
Bu gece Washington’da gördüğümüz tabloyu yalnızca Demokratların kazandığı ya da Cumhuriyetçilerin kaybettiği sandalyeler üzerinden okumak eksik olur.
Amerikan seçmeni, başkanlık seçiminden iki yıl sonra iktidarın performansını yeniden değerlendirme fırsatı buldu.
Sonuçlar önemli bir seçmen kitlesinin mevcut gidişattan memnun olmadığını gösteriyor. Trump’ın önündeki iki yılın kolay geçmeyeceği şimdiden anlaşılıyor. Ama bu, Amerikan siyasetinin sakinleşeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, Beyaz Saray ile Kongre arasında daha sert bir mücadele yaşanabilir. Demokratlar kazandıkları siyasi alanı nasıl kullanacaklarını göstermek zorunda.
Cumhuriyetçiler Trump sonrası için düşünmek zorunda. Erdoğan yönetimi ise Washington’daki ilişkilerini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir.
Benim bu seçim gecesinden çıkardığım en önemli sonuç şu: Amerikan seçmeni yalnızca kimin yöneteceğine karar vermiyor. Yönetenin ne kadar denetlenmesi gerektiğine de karar veriyor.
Türkiye’den bakıldığında belki de üzerinde en fazla durulması gereken nokta bu.
Çünkü demokrasinin gücü yalnızca seçim kazanmakta değil. Seçimi kazanan iktidarın da denetlenebilmesinde.
Washington’da bu gece sandıklardan çıkan siyasi mesajın en önemli tarafı, bana göre, tam da burada yatıyor.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.


