Diskur ve ötesi

PROF. DR. EFE ÇAMAN | YORUM
Diskur, bir toplumda olayları anlamlandıran ortak, geniş tabanlı kabul gören kavramlar ve öyküler bütünüdür. Otoriter rejimler dil üzerinden ve sembollerle toplum algısını manipüle ve gerçekleri sabote eder. Bazı kavramların fabrikasyonu, yeniden formüle edilişi, içlerinin boşaltılması veya doldurulması, bazılarının normalleştirilmesi veya silahlaştırılması yapılırken, bu politik üretim medya, politik konuşmalar, okul müfredatları ve sembolsel inşa mekanizmaları ile toplum kitlelerine endoktrine edilir.
Günümüz otoriter rejimleri bunu geçmişim katı totaliter rejimlerinden çok daha sofistike bir biçimde gerçekleştiriyor. İdeolojilerden bağımsız, tümüyle polito-teknik bir objektivizmle çalışan bu mekanizma, kültürler, ideolojiler, dinler ve coğrafyalar arası bir habis evrensellikle uygulanıyor.
Otoriter rejimlerde yinelenen anlatısal kalıplar üzerinden toplum algısını yönetmek, bu rejimlerin kuruluşu, gelişimi ve konsolide oluşu (sağlamlaşması) bakımından yaşamsaldır. Rejimi kontrol eden güç paydaşları bu yinelenen anlatılar dizinini öyküleştirerek rejimi meşrulaştırır, onu halk algısında gerekli kılar. Bu hikâye otoriter rejimlerin en önemli silahıdır.
Oluşturulan öykünün gerçeklerle örtüşüp örtüşmediği ikincil bir meseledir. Esas konu algıdır. Toplumsal algının bireysel düzeyde zihinlere yerleştirilmesi sayesinde oluşturulan biz ve onlar ayrımları iktidar mümessillerini güçlendirirken, karşılarında ezmeyi hedefledikleri bireyleri ve grupları güçsüzleştirir.
Fabrike edilen diskur çok geniş halk kitlelerince benimsendiğinde artık rejim kendi diskursal paradigmasını oluşturmuş demektir. Rejimin hikâyesi artık o ülkenin resmi tarihinin parçası haline gelir. Bu evrede artık diskur rejimi aşar, üzerinde ulusal konsensüs oluşur, insan düşüncesinin bir yapıtaşı haline bürünür ve sorgulanmamaya başlar. Mutlak hakikatleşir. İnsanlar artık diskurun içerisinde aktarılan mesajları olduğu gibi – külliyen – kabul etmiştir.
Diskurun paradigmalaşması ve resmi tarihin ayrılmaz bir unsuru olması, otoriterleşme sürecinin en kritik merhalesinin rejim lehine atlatılmasıdır. Öyle ki artık sadece failler değil, konunun muhatabı olmayan nötr kitleler de bilmeden taraflaşır. Hatta – burası en can alıcı kısımdır – mağdurlar da zaman içerisinde diskurun yörüngesine girmeye başlar. Rejimin öyküsünün ana tezlerinin kırılamaması mağdurları yorar. Rejim zamana oynamaktadır ve beklemek rejim mümessilleri için de, rejimin diskurunun hedefi olmayan nötr kitleler için de sorun değildir. Oysa rejimin zulmünün yarattığı fiili zulmün mağduru olan kitlelerin içerisinden çıkan – etkili ya da etkisi sınırlı – bireyler ve gruplar rejim diskurunun savlarının dümen suyuna hareket etmemenin saha fazla zulüm ürettiğini düşünmeye başlarlar.
Bu da rejimin konsolidasyonu ve diskurun paradigmalaşması içerisinde çok mühim bir merhaledir. Böylelikle fabrike edilen öykü – yani olmayan şeylerin olmuş gibi gösterilmesi veya marjinal etkili ya da cüzi, çoğu zaman bireysel yanlışların kitleselleştirilerek servis edilmesi üzerinden oluşturulan anlatı – artık çok daha inandırıcı hale gelir.
Otoriter rejimler neyin tehdit veya anormal olduğunu, suç teşkil ettiğini, terli veya milli olduğunu tayin ediyor. Sabırlı tekrar süreçleriyle toplum hücresel seviyede kodlanırken, rejimin güç paydaşları inanılmaz bir güce kavuşuyor, kendi varlıklarının güvencesini uzun erimli olarak sağlıyor, kendilerinden sonraki dönemlerde de, kendileri döneminde yapılan hukuksuzlukların ve insan hakları ihlallerinin sorgulanmasını ve kovuşturulmasını önalıcı bir biçimde ve efektifçe engelliyor. Kısa vadede ise bunu kendi iktidarlarının sürdürülmesi için kullanıyor. Dahası, yine kısa vadede, ama bununla sınırlı olamayacak bir şekilde, muhalefeti de kendi belirlediği oyun sahasına hapsediyor. Muhalefetin diskurun bir parçası olması, onu benimsemesi, onu kabullenmesi ve eleştiriden münezzeh görmesi sayesinde muhalefetsizleştirilmiş bir rejim – kılçıksız, löp balık gibi – var edilerek, vitrinleştirilmiş ve dekorlaştırılmış bir sözde muhalefetle, esasen herkesçe benimsenen bir rejim bütünü oluşturulmuş oluyor.
Bu sayede rejim güç paydaşları (karar alıcılar ve onların ekibi) kendilerine hiçbir surette tehlike arz etmeyecek bir tatlı su muhalefeti ile bir taşta birkaç kuş vuruyor: Akvaryumdaki balıklar artık akvaryumun farkında değildirler; rejim karar alıcıları kendilerinden sonraki dönemde de korunma sağlamış olurlar; kendilerini sevmeyen kitleler bile rejim karar alıcılarının belirlediği planlı ve tehlikelerden arındırılmış alanda hareket eder.
Artık derin hipnoz oluşmuştur.
Toplum DNA’sına eklemlenmiş tanımlı kodlar, toplumu farkında olmadan başkalaştırmaya başlamıştır.
Otomatikleşen ve refleksif bir hal alan siyasal davranış, artık salt sadece iktidar sahiplerine çalışmaktadır. Muhalefet sadece tırnakları sökülmekle etkisizleştirilmemiş, planlı diskursal lobotomi üzerinden varken yok edilmiştir. Sahip olduğu tüm muhalefet potansiyelini yitirmiştir. İktidar mümessilleri için bir tehdit olma vasfını kaybetmekle kalmamış, fiili bir koalisyon ortağına dönüşmüştür. Hatta daha da fenası, rejimin meşruiyetinin en önemli güvencesi haline gelmiştir. Rejim güç paydaşları da haklı olarak artık muhalefeti de rejimin gizli bir güç paydaşı olarak algılamaktadırlar.
Bu durum tesadüflerle ortaya çıkmış değildir.
Planlıdır.
Sosyal bir mühendisliğin kaçınılmaz sonucudur.
Diskurun önemi budur. Diskur mevcut siyasi gerçekliğin yegâne varlık alanıdır. Resmin tuvalidir.
Bu durumda rejim her halükarda kazanır.
İktidar ve muhalefet farkı artık anlamsızlaşmıştır. Trenin direksiyonunun olmaması gibi, sola ya da sağa hareket etme şansını yitirmiş bir halde, toplum ve ülke gitmek durumunda oldukları yere doğru gitmektedirler. Tren metaforundan ziyade daha iyi bir metafor, belki de dümeni kilitlenmiş gemi metaforudur. Tek farkla, dümen kilitli değildir. Kaptan köşkü kimin kontrolünde olursa olsun rota sabitlenmiştir.
Kolayca anlaşılacağı üzere, bu bir distopyadır. Bu distopyada demokratik süreçlerle bir şey değişmez. Bilinçsel ve bilişsel düzeylerde, kolektif değişimi tetikleyecek bireysel aydınlanmalara ihtiyaç vardır. Ancak bu bireysel aydınlanmaları başlatabilecek iletişim kanalları yoktur. Ne medya, ne üniversiteler, ne sanat, ne yargı, ne bürokrasi – hiçbir şey kısırdöngüyü kıramaz.
Yapısökümü iğneyle kuyu kazarak gerçekleştirebilirsiniz.
Önce kurban olduğunuzu aynanın karşısına geçip tekrar edin. İyice belleyene ve anlayana dek bunu yapın. Eğer kurban olma durumunuzu görmezden gelerek, acaba ben ne yaptım da bu rejimin sillesine maruz kaldım gibi bir düşünce yoluna girerseniz, bilin ki akvaryumdasınız. Diskur sizi de teslim almış, lobotomi sizi de bitkisel hayata sokmuş.
Rejimin diskuru tek bir hedefe yönelik hizmet eder: Rejimin devamı. Diskurun reddi bu nedenle rejime yönelik kullanılabilecek yegâne barışçıl ve bu ölçüde de meşru yoldur. Suçluluk psikolojisi, yorgunluk, yılgınlık, bıkkınlık, geniş bir kitlenin korosu karşısındaki ses kısıklığı, sevdiklerinizle sınanmanız, ailevi dramlar ve daha bir sürü musibet – hiçbiri rejimin diskuru kırılmadıkça iyileşme yönünde bir anlam ifade etmez. Sizi güçlendirecek biricik şey moral üstünlüğünüzdür. Bu da bireysel olarak masum olmanız gerçeğinden geliyor. Suçun bireyselliği bazındaki hukuk ilkesinden hareketle, sizin dışınızdaki hiç kimsenin ne yaptığı ya da ne yapmadığı sizi bağlamaz. Hal böyleyse – yani alengirli işlere girmediyseniz – kendinizi suçlamayı bırakın.
Herkesin zombileştiği bir kâbusta sizin de zombilerce ısırılıp zombiye dönüşmeniz mutlu son olabilir mi?
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
