Enes Kanter, Demokrat Parti ve din-siyaset ilişkisinin çözülemeyen paradoksu

AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Enes Kanter Freedom’ın, Demokrat siyasetçiler Abdul El-Sayed ve Zohran Mamdani’yi İslami inançlarıyla siyasi tercihleri arasında tutarsızlık göstermekle suçlayan açıklamaları, Amerikan siyasetinin çok ötesinde, siyaset felsefesinin ve din düşüncesinin en eski meselelerinden birini yeniden gündeme getirdi. Bir insanın dini inançlarıyla demokratik bir toplumdaki siyasi tercihleri arasında nasıl bir ilişki kurulmalıdır?
Enes Kanter’in Amerikan sağ siyaseti içerisinde konumlanmasının kendince ahlaki, dini, ideolojik veya siyasi gerekçeleri olabilir. Bunları tartışmak mümkündür. Ancak aynı şekilde benim de oyumu Demokrat adaylardan yana kullanmamın kendime göre ahlaki, siyasi ve felsefi gerekçeleri var.
Nitekim gidip oyumu Demokrat Parti’ye verdim.
Bu tercihim, Demokrat Parti’nin bütün politikalarını benimsediğim, partinin temsil ettiği her kültürel yaklaşımı onayladığım veya kendi dini ve ahlaki değerlendirmelerimden vazgeçtiğim anlamına gelmiyor. Herhangi bir siyasi partiye gönül bağıyla bağlanmış değilim. İleride değişen koşullarda Cumhuriyetçi Parti’ye de oy verebilirim.
Demokratik siyasette oy vermek, bir siyasi partinin bütün dünya görüşünü kayıtsız şartsız kabul etmek değildir. Oy vermek, mevcut alternatifler arasında, belirli bir tarihsel ve toplumsal bağlamda, hangi siyasi tercihin adalet, hukuk devleti, temel haklar, kurumsal denge ve toplumsal barış bakımından daha makul sonuçlar doğuracağını değerlendirmektir.
Burada temel mesele şudur: Siyasi tercih, dini sadakatin bir sınavı mıdır, yoksa bireyin farklı ahlaki yükümlülüklerini ve kamusal sorumluluklarını birlikte değerlendirdiği bağımsız bir muhakeme alanı mıdır?
Din ile siyaset arasındaki ilişki neden bu kadar karmaşıktır?
Bu sorunun cevabı sanıldığı kadar kolay değildir. Ancak bir Müslümanın Demokrat Parti’ye oy vermesi, Demokrat Parti’nin LGBT hakları veya eşcinsel evlilik konusundaki bütün politikalarını dini bakımdan meşru kabul ettiği anlamına gelmez. Ne var ki, bu açıklama da meselenin yalnızca ilk aşamasıdır. Çünkü asıl felsefi problem bundan sonra başlamaktadır. LGBT hakları ve tek tanrılı dinlerin ahlak anlayışı nasıl uzlaştırılacak?
Bugün bazı ilahiyatçılar din ile demokratik siyaset arasındaki ilişkiyi sanki bütün teorik problemleri çözülmüş bir meseleymiş gibi ele alıyorlar.
Oysa özellikle LGBT hakları ve eşcinsel evlilik konusu, bu ilişkinin en ciddi sınavlarından biridir. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın geleneksel yorumlarında eşcinsel cinsel ilişkiler genel olarak dini bakımdan yasaklanmış veya günah kabul edilmiştir. Bazı tarihsel dini hukuk yorumlarında bu fiiller için dünyevi cezalar da öngörülmüştür.
Dolayısıyla geleneksel dini ahlak anlayışıyla modern liberal demokrasinin LGBT haklarına yaklaşımı arasında gerçek bir normatif gerilim bulunduğu inkâr edilemez. Modern liberal demokrasi, yetişkin bireylerin karşılıklı rızaya dayalı özel yaşamlarını ve eşit yurttaşlık haklarını devlet müdahalesine karşı korumayı amaçlar. Eşcinsel evliliğin hukuken tanınması da bu anlayışın sonuçlarından biridir.
Geleneksel dini ahlak ise bazı davranışları bireylerin rızasından bağımsız olarak ilahi emirler çerçevesinde değerlendirebilir.
İşte burada cevaplandırılması gereken temel soru ortaya çıkar: Bir Müslüman, Hristiyan veya Yahudi, kendi dini inancına göre günah saydığı bir davranışın devlet tarafından cezalandırılmamasını, hatta o davranışla bağlantılı bazı hakların hukuk düzeni tarafından korunmasını savunabilir mi? Savunabilirse hangi teolojik ve siyaset felsefesi ilkelerine dayanarak? Savunamazsa farklı inançlara sahip insanların birlikte yaşadığı demokratik bir toplumda devletin meşruiyeti nasıl açıklanacak?
Bu soruların cevabını vermeden, din ile siyasetin ilişkisini çözdüğünü düşünmek ciddi bir entelektüel eksikliktir.
Günah ile suç aynı şey midir?
Meselenin merkezinde, din felsefesi ile hukuk felsefesini birbirine bağlayan son derece önemli bir ayrım bulunmaktadır: Günah ile suç arasındaki fark. Bir davranışın dini bakımdan yanlış kabul edilmesi, onun zorunlu olarak devlet tarafından cezalandırılması gerektiği anlamına gelir mi?
Bu soruya olumlu cevap verildiğinde, dini ahlakın önemli bir bölümü doğrudan ceza hukukunun konusu hâline gelebilir. Ancak modern demokratik hukuk düzenleri, her ahlaki yanlışın hukuki bir suç oluşturmadığı düşüncesine dayanır. Örneğin yalan söylemek, birçok dini gelenekte günah kabul edilir. Fakat devlet, söylenen her yalanı cezalandırmaz. Ancak dolandırıcılık, yalan tanıklık veya belirli hukuki yükümlülüklerin ihlali gibi durumlarda müdahale eder.
Benzer şekilde kıskançlık, kibir, bencillik veya nankörlük dini ve ahlaki bakımdan eleştirilebilir; fakat bunlar ceza hukukunun konusu değildir. Dolayısıyla dini yasak ile hukuki yasak arasında zorunlu ve otomatik bir özdeşlik yoktur. Bu ayrım, Müslüman düşünürler açısından da ciddi biçimde ele alınmalıdır.
İslam hukuk geleneğinde Allah hakkı, kul hakkı, kamu yararı, maslahat, örf ve siyasi otoritenin yetki alanı gibi kavramlar, farklı normatif düzeyler arasında ayrımlar yapılmasına imkân tanır. Ancak bu kavramların varlığı, modern eşit yurttaşlık ve LGBT hakları tartışmalarını kendiliğinden çözmez. Bir davranışı günah saymak ile onu yasaklatmak farklı şeylerdir
Bu noktada üç ayrı tutumu birbirinden ayırmak gerekir. Birinci tutum, belirli bir davranışın dini bakımdan yanlış olduğunu düşünmektir. İkinci tutum, bu davranışın devlet tarafından yasaklanması gerektiğini savunmaktır. Üçüncü tutum ise davranışı dini bakımdan yanlış bulmaya devam ederken, başka insanların onu gerçekleştirme özgürlüğünün ve eşit yurttaşlık haklarının hukuk tarafından korunmasını kabul etmektir.
Bu üç tutum aynı değildir. Bir kişi eşcinsel evliliği kendi dini anlayışı bakımından onaylamayabilir; buna rağmen devletin farklı inanç ve hayat tarzlarına sahip vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmaması gerektiğini savunabilir. Burada hukuki tanıma ile ahlaki onay arasında önemli bir ayrım ortaya çıkar. Fakat bu ayrımın da sınırları vardır.
Örneğin eşcinsel evliliğin hukuken tanınması, yalnızca devletin müdahale etmemesi meselesi değildir. Evlilik kurumunun sağladığı miras, vergi, sağlık, aile hukuku ve sosyal güvenlik haklarının eşit biçimde tanınmasını da içerir.
Dolayısıyla bu alandaki siyasi tercih, salt bir hoşgörü meselesinden daha fazlasıdır. Dini inançlarıyla bu politikalar arasında gerilim yaşayan bir siyasetçinin, hangi hakları hangi gerekçelerle desteklediğini açıklaması meşru biçimde beklenebilir. Ancak bu açıklamanın yetersiz bulunmasıyla, o kişinin inancında samimiyetsiz veya yalancı olduğunun ilan edilmesi aynı şey değildir.
Enes Kanter’in eleştirisindeki temel sorun
Enes Kanter’in El-Sayed ve Mamdani’ye yönelttiği eleştirinin merkezinde, onların siyasi tercihlerinin İslami kimlikleriyle bağdaşmadığı iddiası bulunuyor.
Ancak bu yaklaşım, iki önemli varsayıma dayanıyor. Birincisi, İslam’ın modern Amerikan siyasetindeki tartışmalı konular hakkında tek, tartışmasız ve doğrudan uygulanabilir bir siyasi program sunduğu varsayımıdır. İkincisi ise bir Müslümanın dini bakımdan onaylamadığı hiçbir hukuki veya siyasi düzenlemeyi destekleyemeyeceği varsayımıdır.
Oysa her iki varsayım da ciddi biçimde tartışılmalıdır. Daha önemlisi, bir siyasetçinin LGBT haklarını savunmasıyla onun dini inancında samimiyetsiz olması arasında zorunlu bir mantıksal bağlantı bulunmamaktadır.
Bir Müslüman siyasetçi, kendi dini inancıyla vatandaşların medeni hakları arasında ayrım yapabilir. Bir başkası dini metinleri daha farklı yorumlayabilir. Bir diğeri ise belirli bir politikayı, kendi ahlaki görüşünden bağımsız olarak, anayasal eşitlik ilkesi gereği savunabilir.
Bu yaklaşımların her biri eleştirilebilir. Ancak bir insanın dini samimiyetini yalnızca siyasi pozisyonundan hareketle mahkûm etmek, teolojik tartışmayı kolaylıkla siyasi bir sadakat testine dönüştürür. Ayrıca burada karşılıklı bir tutarlılık sorusu da vardır.
Demokrat Parti’yi destekleyen Müslümanların LGBT politikalarıyla ilişkisi sorgulanacaksa, Cumhuriyetçi Parti’yi destekleyen Müslümanların da göçmenlik, mülteci hakları, ekonomik adalet, yoksulluk, dini özgürlükler ve devlet gücünün kullanımı konularındaki tercihleri aynı ahlaki titizlikle sorgulanmalıdır.
Bir siyasi partinin belirli politikalarını dini gerekçelerle eleştirirken, başka bir partinin tartışmalı politikalarını görmezden gelmek tutarlı bir ahlak felsefesi oluşturmaz.
Dini ahlakın siyasi eleştiride seçici biçimde kullanılması, dinin siyasete rehberlik etmesinden çok, siyasetin dini araçsallaştırması tehlikesini doğurur.
İnanç ahlakı, kişinin kendi ahlaki ilkelerine sadakatini merkeze alır. Sorumluluk ahlakı ise siyasi eylemin öngörülebilir sonuçlarını ve başkaları üzerindeki etkilerini hesaba katar. Bu ayrım, iki ahlak anlayışının mutlaka birbirini dışladığı anlamına gelmez.
Bir seçmen, desteklediği partinin belirli politikalarını ahlaken sorunlu bulabilir. Ancak diğer partinin hukuk devleti, demokratik kurumlar, toplumsal barış veya temel özgürlükler açısından daha büyük tehlikeler oluşturduğunu düşünerek tercihini yapabilir.
Bu, zorunlu olarak ahlaki bir çelişki değildir. Aksine, siyasetin pragmatik niteliğini kabul eden bir sorumluluk anlayışı olabilir. Çünkü siyaset, her zaman iyi ile kötü arasında seçim yapma imkânı sunmaz. Bazen farklı değerler arasında, bazen de farklı riskler ve kusurlar arasında tercih yapmayı gerektirir.
İlahiyatçılar hangi teoriyi savunuyor?
Burada özellikle ilahiyatçılara yöneltilmesi gereken daha temel bir soru bulunuyor. Modern demokratik toplumlarda din ile siyaset arasındaki ilişkiyi hangi teorik model üzerinden açıklıyorlar? Dini normların doğrudan devlet hukukuna dönüştürülmesini savunan bir yaklaşımı mı benimsiyorlar? Yoksa dinin bireyin ahlaki hayatını yönlendirdiği, devletin ise farklı inanç ve hayat tarzları karşısında eşit yurttaşlık ilkesine göre hareket ettiği bir siyasal düzeni mi savunuyorlar?
Belki de dini değerlerin kamusal tartışmalara katılmasını meşru gören, ancak devletin zor kullanma yetkisinin bütün vatandaşlara açıklanabilir kamusal gerekçelerle sınırlandırılması gerektiğini savunan bir yaklaşımı tercih ediyorlar. Bunların her biri farklı bir din-siyaset teorisidir. İslam düşüncesindeki maslahat, adalet, insan onuru, din ve vicdan özgürlüğü kavramlarıyla modern anayasal demokrasinin ilkeleri arasında bir ilişki kurulabilir.
Fakat bu ilişki yalnızca genel ahlaki temennilerle kurulamaz. Örneğin şu soruya açık bir cevap verilmelidir: Bir Müslüman, eşcinsel evliliği dini bakımdan yanlış bulurken, eşcinsel çiftlerin devlet tarafından evli kabul edilmesini ve eşit medeni haklardan yararlanmasını hangi normatif ilkeye dayanarak savunabilir?
Bu sorunun cevaplarından biri, devletin görevinin insanların dini bakımdan kurtuluşunu sağlamak değil, farklı inançlara sahip bireylerin haklarını korumak olduğu düşüncesidir.
Bir başka cevap, dini normların bireysel vicdanı bağladığı ancak çoğulcu bir toplumda bütün vatandaşlara aynı şekilde dayatılamayacağı yaklaşımı olabilir.
Ancak bunlar aynı teoriler değildir ve farklı sonuçlar doğururlar. Bu nedenle bir ilahiyatçının yalnızca demokrasi, özgürlük, hoşgörü ve çoğulculuk kavramlarını kullanması yeterli değildir. Bu kavramların kendi dini normatif sistemi içerisindeki yerini ve sınırlarını da açıklaması gerekir. Benim Demokrat Parti’ye oy vermem, dini inançlarımla siyasi tercihlerim arasındaki bütün felsefi gerilimleri çözdüğüm anlamına gelmiyor. Böyle bir iddiam da yok.
Ancak aynı şekilde Enes Kanter’in Amerikan sağ siyaseti içerisinde yer alması da onun din ile siyaset arasındaki bütün sorunları çözdüğünü göstermiyor. İnsanlar siyasi tercihlerini farklı gerekçelerle yapabilirler. Önemli olan, bu tercihlerin hangi ilkelerle savunulduğu ve bu ilkelerin tutarlı biçimde uygulanıp uygulanmadığıdır.
Burada asıl tehlike, dini inançların siyasi tercihler üzerinde etkili olması değildir. Demokratik toplumlarda dini düşünceler de diğer ahlaki ve felsefi görüşler gibi kamusal tartışmanın meşru parçalarıdır. Asıl tehlike, belirli bir siyasi tercihin dini sadakatin zorunlu ölçüsü hâline getirilmesidir. Çünkü böyle bir yaklaşım benimsendiğinde, siyasi rakip dini bakımdan da kusurlu, samimiyetsiz veya sadakatsiz ilan edilir. Bu ise demokratik çoğulculuğun temelini zayıflatır.
Din ile siyaset arasındaki ilişkiyi gerçekten ciddiye alan düşünürlerin yapması gereken, insanları Demokrat veya Cumhuriyetçi tercihlerinden dolayı dini sadakat sınavına tabi tutmak değildir. Yapılması gereken, dini ahlak, bireysel özgürlük, eşit yurttaşlık, kamusal akıl ve devletin meşru zor kullanma yetkisi arasındaki ilişkileri tutarlı bir teorik çerçeveye oturtmaktır.
Ve özellikle LGBT hakları ile eşcinsel evlilik gibi meselelerde, geleneksel tek tanrılı dinlerin ahlak anlayışıyla modern liberal demokrasinin özgürlük ve eşitlik anlayışının hangi ilkeler çerçevesinde uzlaştırılabileceğini açıklamaktır.
Çünkü bir insanın kendi inancına göre günah saydığı bir davranışı başkalarına yasaklatmak istememesi, mutlaka inancından vazgeçtiği anlamına gelmez. Ama bu tutumun hangi ahlaki ve siyasi teoriye dayandığını açıklamak da ciddi bir entelektüel sorumluluktur.
Din ile siyaset arasındaki asıl mesele, kimin hangi partiye oy verdiği değil; farklı hakikat iddialarına sahip insanların aynı hukuk düzeni içerisinde birbirlerinin özgürlüğünü hangi gerekçelerle tanıyabildiğidir.
Ve bu soru, ne Enes Kanter’in ne de onu eleştirenlerin birkaç siyasi sloganla çözebileceği kadar basit değildir.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
