Amerikan siyaseti yeni kuşağa kapı açarken…

ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
Tüm dünyanın yakından takip ettiği ve sonuçları itibariyle uzun süre de konuşulacak olan ABD ara seçimlerine dair detayları analiz ederken gözüm bir yandan da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Güney Kore seyahatindeydi. Sonuçta ‘dostum Trump’ dediği ve bir telefon kadar yakın olmakla övündüğü Donald Trump bozguna uğradı. Türkiye’yi sarsan soygun fonuna dair bir şey söylemesini beklemiyordum ama en azından ABD seçimine dair bir yorum yapabilir diye düşünüyordum.
Fakat şu ana kadar herhangi bir ifadesini görmedik. Aksine iki ayrı programdan servis edilen resmi görüntülerde ayakta zor duran, yürümekte zorlanan ve bir süredir Saray etrafında sıklıkla söylenen ‘yorgun ve yalnız’ tanımına uygun bir Erdoğan vardı.
Çeyrek asra yaklaşan iktidarının ardından Erdoğan’ın yaşı, enerjisi ve ülkenin ağır sorunlarıyla başa çıkma kapasitesi doğal olarak tartışılıyor. Görüntülerden sağlık teşhisi konulamaz. Ancak uzun süre iktidarda kalan liderlerin ülkenin geleceğini ne kadar taşıyabildiği, meşru bir siyasi sorudur.
Aynı tartışma yıllardır Amerika’da da yapılıyordu. Fakat son ara seçimlerde farklı bir tablonun, ciddi bir kuşak değişiminin güçlü işaretleri geldi. Amerika artık yalnızca yaşlanan liderleri değil yeni ve umut veren ‘yeni nesil siyasetçileri’ konuşuyor.
Malum olduğu üzere bir önceki başkan Joe Biden, Beyaz Saray’dan ayrıldığında 82 yaşındaydı. Başkanlığının son döneminde konuşmaları, yürüyüşü ve hafızası neredeyse politikalarının önüne geçmişti. Onun görev yapma kapasitesini eleştiren Donald Trump ise bugün 80 yaşında. Dünyanın en güçlü ülkesinde kamuoyu, uzun süre iki yaşlı siyasetçinin cümlelerini nasıl tamamladığını, kürsüye nasıl yürüdüğünü ve sorulara nasıl cevap verdiğini izledi.
Üstelik mesele başkanlarla sınırlı değildi.
Cumhuriyetçilerin Senato’daki güçlü ismi Mitch McConnell’ın kameralar karşısında konuşurken donup kalması hafızalarda. Demokrat Senatör Dianne Feinstein, görevdeyken 90 yaşında hayatını kaybetti. Cumhuriyetçi Chuck Grassley ise 93 yaşında ve hâlâ Senato’da.
Elbette yaşlılık bir kusur değil. Tecrübenin değeri de tartışılmaz. Ancak aynı isimlerin onlarca yıl boyunca aynı koltuklarda oturması, genç kuşakların önünü daraltıyor. Siyaset, toplumun değişen hayatından uzaklaşabiliyor. Kirasını karşılamakta zorlanan, öğrenci borcuyla yaşayan, sağlık hizmetine ulaşamayan bir genç ile hayatının yarım asrını Washington’da geçirmiş bir siyasetçinin dünyası arasındaki mesafe büyüyor.
Son ara seçimler, bu mesafenin kapanabileceğine dair umut veren isimleri öne çıkardı.
James Talarico, bunların başında geliyor…
ABD ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin kalesi sayılan Teksas’ı kazanan Demokrat James Talarico 37 yaşındaki eski öğretmen. Teksas’ta Cumhuriyetçi Ken Paxton’ı yenerek Senato’ya seçildi. Teksas Üniversitesi mezunu; Harvard’da eğitim politikası üzerine yüksek lisans yaptı. Devlet okullarından eyalet meclisine, oradan Senato’ya uzanan bir kariyeri var.
Talarico’nun önemi yalnızca genç ve iyi eğitimli olması değil. Demokratların uzun süredir aşamadığı bir siyasi duvarı aşması. Hristiyan inancını açıkça sahiplenirken dinin sağ siyasetin tekeline alınmasına itiraz ediyor. Hayat pahalılığını ve yolsuzluğu merkeze taşıyan bir dille, Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu bir eyalette kazanabileceğini gösterdi.
Michigan’da Abdul El-Sayed var…
42 yaşındaki El-Sayed, Cumhuriyetçi Mike Rogers’ı yenerek ABD Senatosu’na seçilen ilk Müslüman oldu. Michigan Üniversitesi’nin ardından Rhodes bursuyla Oxford’da doktora yaptı; Columbia Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldı. Halk sağlığı yöneticiliğinde bulundu. Onu yalnızca Müslüman kimliğiyle anlatmak eksik kalır. Güçlü bir akademik geçmişi ve kamu hizmeti tecrübesi var. Bunları, rekabetçi bir eyalette seçim başarısına dönüştürdü. Amerikan siyasetinde uzun süre varlık göstereceğine şimdiden kesin gözüyle bakılıyor.
Georgia’dan seçilen Jon Ossoff ise henüz 39 yaşında.
Georgetown ve London School of Economics mezunu. Siyasetten önce savaş suçları, yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerine araştırmacı gazetecilik çalışmalarında bulundu. Cumhuriyetçi Mike Collins’i yenerek Senato’daki yerini korudu. Ossoff’un hikâyesi, bir önceki seçimde ortaya çıkan genç bir ismin kalıcı siyasi ağırlık kazanabileceğini gösteriyor. Dahası Ossoff önümüzdeki seçimde Demokratların başkan adayları arasında sayılıyor. Gerçekten sıradışı bir başarıya imza attı.
Colorado’dan seçilen Melat Kiros ise 29 yaşında.
Notre Dame hukuk mezunu. Avukatlık yaptı, doktora çalışmalarına yöneldi. Kongre’ye seçilen ilk Z kuşağı kadın oldu. Asıl büyük çıkışını, ön seçimde yaklaşık 30 yıldır aynı koltuğu elinde tutan Diana DeGette’yi yenerek gerçekleştirdi. Bu, kuşak değişiminin en somut biçimlerinden biri: Genç bir aday, kendi partisinin yerleşik düzenini sandıkta aşabiliyor.
Salı günü yapılan valilik seçimlerinde dikkat çeken isimler de vardı.
40 yaşındaki David Crowley, Wisconsin’in ilk siyahi valisi olacak. Yerel yönetim deneyimini eyalet yönetimine taşıyor. 44 yaşındaki Rob Sand ise Iowa valiliğini Cumhuriyetçilerden aldı. Brown Üniversitesi ve Iowa Üniversitesi hukuk mezunu Sand, yolsuzluk savcılığı ve eyalet denetçiliği geçmişiyle öne çıkıyor. Kamu parasının korunması konusundaki mesleki sicilini siyasi güvene dönüştürdü. Bu tabloyu anlatırken Alexandria Ocasio-Cortez ile İlhan Omar’ı da hatırlamak gerekiyor. Çünkü değişim bu seçim gecesi başlamadı.
Bugün 37 yaşında olan Alexandria Ocasio-Cortez, 2018’de partisinin güçlü isimlerinden Joe Crowley’yi ön seçimde yenerek ulusal siyasete girmişti. Kongre’ye seçilen en genç kadın olarak dikkat çekmişti. Bu seçimde de New York’taki koltuğunu korudu. Ocasio-Cortez’in yükselişi, büyük bağışçıların ve parti yönetimlerinin dışında da siyasi bir yol açılabileceğini gösterdi. Kendi kuşağının diliyle konuşan, sosyal medyayı etkili kullanan ve gündelik ekonomik sorunları siyasetin merkezine taşıyan bir figüre dönüştü.
İlhan Omar ise bugün 44 yaşında.
Somali’de doğdu. Ailesiyle birlikte ülkesinden kaçtı; Kenya’da mülteci kampında yaşadı. Amerika’ya geldikten sonra yerel siyasetten Kongre’ye uzandı. Kongre’nin ilk iki Müslüman kadın üyesinden biri ve Afrika’dan gelen ilk mülteci üyesi oldu. Onun hayat hikâyesi, temsil meselesinin neden önemli olduğunu anlatıyor.
Mültecilik üzerine karar veren bir kurumda, mülteci kampında yaşamış birinin bulunması farklı bir deneyim demektir. Göçmenlerden söz edilen bir salonda, göçmenliğin ne olduğunu kendi hayatından bilen bir sesin duyulması değerlidir. Ocasio-Cortez ve Omar, bugün yükselen isimlerin öncesinde kapıyı zorlayan kuşağın temsilcileri. Yeni gelenler, onların açılmasına katkıda bulundukları alana giriyor.
Cumhuriyetçilerde de genç isimler var.
Wisconsin’den Kongre’ye seçilen Michael Alfonso henüz 26 yaşında. Matematik mezunu; inşaat ve medya prodüksiyonu alanlarında çalıştı. Yeni Meclis’in en genç üyesi olacak. Ancak yükselişinde Trump’ın desteğini ve Ulaştırma Bakanı Sean Duffy’nin damadı olmasını da hesaba katmak gerekiyor. Gençleşme, aile ve ilişki ağlarının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Teksas’ta yeniden seçilen Brandon Gill ise 32 yaşında.
Dartmouth’ta ekonomi ve tarih okudu; yatırım bankacılığı ve hedge fon analistliği yaptı. Genç yaşta girdiği Kongre’deki konumunu güçlendirdi.
Listeyi uzatmak ve çeşitlendirmek mümkün. Gerçekten de bu hafta yapılan seçimde ‚yeni kuşak’ başlığı altına alınabilecek çok isim var.
Bu isimler aynı fikirleri savunmuyor. Bazılarının siyasi görüşleri arasında büyük uçurumlar var. Genç olmak da tek başına dürüstlük, liyakat veya demokrasi garantisi değil. Ama siyasetin farklı hayat hikâyelerine açılması umut verici.
Bir öğretmenin, araştırmacı gazetecinin, kadın hukukçunun, Müslüman halk sağlığı uzmanının veya mülteci geçmişine sahip bir siyasetçinin karar masasına ulaşabilmesi, demokrasinin temsil kapasitesini genişletiyor. Seçmen yalnızca yeni bir yüz görmüyor. Kendi hayatından bir parçanın da o masada bulunduğunu hissedebiliyor.
Bu seçim sonuçlarını yalnızca yaşlı siyasetçilere tepkiyle açıklamak elbette mümkün değil. Ekonomi, adayların niteliği, yerel koşullar ve Trump yönetimine yönelik tutum da belirleyiciydi. Washington’ın bütünüyle gençleştiğini söylemek için de erken. Fakat artık kuşak değişimini soyut bir temenni olarak konuşmuyoruz. İsimlerini, mesleklerini ve kazandıkları seçimleri sıralayabiliyoruz.
Erdoğan’ın Güney Kore görüntülerinden Amerikan seçim sonuçlarına döndüğümde aklımda kalan fark buydu: Bir tarafta uzun bir iktidarın ardından liderin ülkeyi daha ne kadar taşıyabileceği tartışılıyor. Diğer tarafta bütün sorunlarına rağmen sistem, yeni insanlara yer açabiliyor.
Amerika yıllardır liderlerinin yaşını konuşuyordu. Şimdi onların ardından gelebilecek insanları da konuşuyor. Umut veren, bu kapının açık olması. Darısı Türkiye’nin başına diyelim.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
