Macaristan, Sırbistan, Brezilya ve İsrail; güçlü adamların devri bitiyor mu?

Son seçimler, güçlü liderler ve uzun süreli iktidarlar hakkında önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: “Siyasi güç kalıcı olabilir. Ama hiçbir seçim başarısı, bir sonraki seçimin sonucunu garanti etmez”

Macaristan, Sırbistan, Brezilya ve İsrail; güçlü adamların devri bitiyor mu?

ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Macaristan’da Orbán’ın 16 yıllık iktidarı sona erdi. Sırbistan’da öğrencilerin başlattığı hareket sandıkta büyük bir başarı kazandı. Brezilya’da Bolsonaro ailesinin iktidara dönüş girişimi sonuçsuz kaldı. İsrail’de Netanyahu’nun siyasi geleceği belirsiz. Dünyanın farklı köşelerinde yaşanan bu gelişmeler tesadüf mü, yoksa uzun süreli iktidarlara karşı büyüyen bir tepkinin işaretleri mi?

Ve asıl soru: Bu gelişmeler Erdoğan için ne anlama geliyor?

Ülkeler farklı. Siyasi sistemler, toplumsal yapılar ve seçmenlerin öncelikleri de öyle. Ancak bu seçimleri birbirine bağlayan önemli bir soru var: “Uzun yıllar boyunca güçlü lider, güvenlik ve istikrar söylemleriyle iktidarlarını koruyan siyasetçiler, seçmenlerin değişim talebi karşısında eski güçlerini kaybediyor mu?

Bu sorunun Türkiye açısından da özel bir anlamı var. Çünkü söz konusu liderler Erdoğan’ın ‘dostları’ olarak kabul ediliyorlar.

Elbette bir ülkedeki seçim sonucundan hareketle başka bir ülkede ne olacağını söylemek mümkün değil. Fakat bu gelişmeler, uzun süreli iktidarların nasıl aşındığını ve muhalefetin hangi koşullarda değişim yaratabildiğini anlamak açısından önemli ipuçları sunuyor.

Önce İsrail’den başlayalım.

Netanyahu’nun siyasi geleceği neden belirsiz?

İsrail’de 27 Ekim’de yapılan seçimler, beklendiği gibi son derece çekişmeli geçti.

Bu satırları yazdığım saatlerde açıklanan ilk projeksiyonlar, ne Netanyahu’nun ne de başlıca rakibi Gadi Eisenkot’un açık bir parlamento çoğunluğuna ulaşabildiğini gösteriyordu.

Bazı çıkış anketlerinde Netanyahu yanlısı partiler ile ana muhalefet bloğu yaklaşık 51’er sandalyede görünüyordu. Arap partilerinin ise 120 üyeli parlamentoda 17–18 sandalye kazanabileceği hesaplanıyordu.

İsrail’de hükümet kurmak için en az 61 milletvekilinin desteği gerekiyor.

Dolayısıyla seçim sonucunu yalnızca hangi partinin daha fazla oy veya sandalye kazandığı belirlemeyecek. Asıl mücadele koalisyon görüşmelerinde yaşanacak.

Eisenkot’un farklı muhalefet partilerini bir araya getirmesi ve Arap partilerinden destek alması ihtimallerden biri. Netanyahu’nun küçük partilerle yeni bir çoğunluk oluşturması da mümkün. Geniş tabanlı bir uzlaşma hükümeti veya sonuçsuz koalisyon görüşmelerinin ardından yeni bir seçim de gündeme gelebilir.

Netanyahu açısından kritik nokta şu: Uzun yıllar boyunca İsrail siyasetini belirleyen lider, yeniden hükümet kurabilmek için parçalı parlamentoda yeterli desteği bulmak zorunda.

Fakat mesele yalnızca seçim aritmetiği değil.

Netanyahu siyasi kariyerini büyük ölçüde güvenlik söylemi üzerine inşa etti. Kendini İsrail’i bölgesel tehditlerden koruyabilecek en güçlü lider olarak sundu.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırılar bu söylemi ağır bir sınavdan geçirdi.

İsrail tarihinin en büyük güvenlik başarısızlıklarından biri Netanyahu’nun başbakanlığı döneminde yaşandı. Ardından

Gazze, Lübnan ve İran’daki savaşlar geldi.

Savaşların insani ve ekonomik maliyeti, rehinelerin akıbeti, uluslararası tepkiler ve İsrail’in giderek yalnızlaşması ülke siyasetinin temel tartışmaları haline dönüştü.

Gadi Eisenkot’un yükselişi bu ortamda gerçekleşti.

Eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot, savaşta oğlunu ve iki yeğenini kaybetti. Netanyahu’nun güvenlik konusundaki siyasi üstünlüğüne karşı kendi askerî geçmişini ve kişisel kayıplarını ortaya koyuyor.

Ancak Eisenkot’un Netanyahu’dan farklı bir siyasi üslup benimsemesi, Filistin meselesinde köklü bir değişim vaat ettiği anlamına gelmiyor. İki devletli çözümü yakın vadeli bir hedef olarak savunmuyor. İsrail muhalefetinin önemli bir bölümü de güvenlik politikalarında sert çizgisini koruyor.

Bu nedenle İsrail’deki siyasi değişim arayışını doğrudan bir barış hareketi olarak yorumlamak yanlış olur.
Seçimlerin asıl önemi başka yerde.

Netanyahu’nun yıllardır üzerine kurduğu siyasi düzen, artık hükümet kurma aritmetiğinden toplumsal güven sorununa kadar birçok cephede ciddi bir sınavdan geçiyor. Netanyahu çok büyük bir yara almış oldu.

Macaristan: Orbán’ı kendi mahallesinden gelen rakibi yendi

Macaristan’da yaşananlar, uzun süreli iktidarların seçim yoluyla değişebileceğini gösteren en somut örnek.
12 Nisan 2026 seçimlerinde Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi, 199 sandalyeli parlamentoda 141 milletvekilliği kazandı. Viktor Orbán’ın Fidesz-KDNP ittifakı ise 52 sandalyede kaldı.

Böylece Orbán’ın 2010’da başlayan 16 yıllık iktidarı sona erdi.

Orbán, Avrupa siyasetinde uzun süredir tartışmalı bir figürdü. Kendisinin de savunduğu liberal olmayan demokrasi anlayışı; yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü, devlet kaynaklarının kullanımı ve demokratik denetim bakımından yoğun eleştiriler alıyordu.

Ancak seçimlerin belki de en dikkat çekici yönü, Orbán’ı mağlup eden ismin geleneksel sol muhalefetten çıkmamış olmasıydı.

Péter Magyar, bir dönem Fidesz’in içindeydi. Muhafazakâr seçmenleri tanıyordu. Orbán’ın siyasi diline ve iktidar mekanizmalarına yabancı değildi.

Magyar kampanyasını yolsuzluk iddiaları, ekonomik sorunlar, kamu yönetimindeki aksaklıklar ve Avrupa Birliği ile bozulan ilişkiler üzerine kurdu.

Böylece iktidarın yalnızca geleneksel muhaliflerine değil, geçmişte kendisini desteklemiş seçmenlerin bir bölümüne de ulaşabildi.

Macaristan deneyiminin dikkat çekici tarafı burada.

Uzun süre iktidarda kalan partiler, çoğu zaman siyasi desteğin kendi tabanlarında kalıcı olduğunu varsayar. Oysa ekonomik koşullar, kamu yönetimine duyulan güven ve siyasi beklentiler değiştiğinde bu destek de değişebiliyor.
Orbán’ın yenilgisi, güçlü bir parti örgütüne ve uzun iktidar deneyimine sahip olmanın sandıkta yenilgiyi imkânsız hale getirmediğini gösterdi.

Sırbistan: Bir tren istasyonu, bir ülkenin siyasetini değiştirdi

Sırbistan’daki gelişmelerin başlangıç noktası bir seçim kampanyası değildi. Bir tren istasyonuydu.

Kasım 2024’te Novi Sad’da, kısa süre önce yenilenmiş tren istasyonunun beton sundurması çöktü. On altı insan hayatını kaybetti.

İlk bakışta bir mühendislik ve denetim faciasıydı. Ancak kısa sürede çok daha büyük bir tartışmanın merkezine yerleşti.
İstasyon nasıl yenilenmişti? İhaleleri kim almıştı? Denetimler yapılmış mıydı? Sorumlular neden hesap vermiyordu?
Bu sorular, yıllardır biriken yolsuzluk ve liyakat tartışmalarıyla birleşti.

Öğrencilerin başlattığı protestolar kısa sürede geniş kitlelere yayıldı. Başlangıçta facianın sorumlularının hesap vermesini isteyen hareket, giderek devlet yönetiminin değişmesini talep eden siyasi bir güce dönüştü.

25 Ekim’de yapılan erken parlamento seçimlerinin açıklanan ön sonuçları, öğrenci hareketiyle bağlantılı listenin oyların yarısından fazlasını aldığını gösterdi.

Sırbistan’da dikkat çekici olan yalnızca iktidarın seçimde yaşadığı kayıp değil, toplumsal tepkinin nasıl siyasi bir güce dönüştüğü.

Öğrenciler başlangıçta geleneksel bir siyasi parti değildi. Büyük maddi kaynaklara veya devlet imkânlarına sahip değillerdi. Ancak toplumun farklı kesimlerinde karşılık bulan bir hesap verebilirlik talebi oluşturabildiler.
Bu hareketin başarısı, yalnızca protestoların büyüklüğüyle açıklanamaz. Önemli olan, sokaktaki tepkinin örgütlü ve seçimlere yansıyabilen bir siyasi harekete dönüşmesiydi.

Sırbistan örneği şu soruyu gündeme getiriyor: “Bir ülkede yolsuzluk iddiaları ve kamu yönetimindeki başarısızlıklar ne zaman günlük siyasi tartışma olmaktan çıkıp geniş bir toplumsal değişim talebine dönüşür?” Novi Sad’daki facianın ardından yaşananlar, bu dönüşümün somut bir örneğini oluşturuyor.

Brezilya: Bolsonaro ailesi bir kez daha sandıkta kaybetti

Brezilya’da 25 Ekim’de yapılan başkanlık seçiminin ikinci turunda Luiz Inácio Lula da Silva yeniden seçildi.
Lula oyların yüzde 51,79’unu, eski Başkan Jair Bolsonaro’nun oğlu Flávio Bolsonaro ise yüzde 48,21’ini aldı. Trump’ın güçlü desteğine rağmen Bolsonaro ailesinin devlet başkanlığını yeniden kazanma girişimi böylece sonuçsuz kaldı. Bu arada seçim sonuçlarının bir başka sürprizi de geç saatlerde geldi ve seçimi kaybeden Bolsonaro Amerika’ya kaçtı.
Ancak bu sonucu popülist sağın Brezilya’da etkisini kaybettiği şeklinde yorumlamak doğru olmaz. Oy oranları, ülkenin hâlâ iki güçlü siyasi kampa bölündüğünü gösteriyor.

Bolsonaro hareketi, güçlü seçmen desteğini koruyor. Lula ise farklı toplumsal kesimlerin desteğiyle başkanlığını sürdürmeyi başardı. Brezilya örneğinde dikkat çekici olan, siyasi kutuplaşmanın devam ettiği bir ortamda seçmenlerin iktidar tercihlerini yeniden belirlemesi.

Bu seçim, popülist hareketlerin ortadan kalktığını değil, güçlü toplumsal desteklerine rağmen sandıkta yenilebildiklerini gösteriyor.

Ortak nokta: Güçlü lider söyleminin sınırları

Peki, birbirinden bu kadar farklı dört ülkede yaşananları aynı siyasi çerçevede değerlendirmek mümkün mü? Bence mümkün. Ancak dikkatli olmak şartıyla.

Macaristan’da ekonomi, yolsuzluk iddiaları ve demokratik kurumlar öne çıktı. Sırbistan’da kamu yönetimindeki bir facia, hesap verebilirlik talebini büyüttü.

Brezilya’da uzun süredir devam eden siyasi kutuplaşma seçim sonucunu belirleyen temel unsurlardan biriydi. İsrail’de ise savaşlar, güvenlik başarısızlığı ve Netanyahu’nun yönetim tarzı belirleyici tartışma başlıkları oldu.
Bunlar aynı nedenlerle ortaya çıkmış siyasi gelişmeler değil. Ancak ortak bir mekanizmadan söz edilebilir.
Uzun süre iktidarda kalan liderler, zaman içinde kendi siyasi hareketlerini devletle ve ülkenin geleceğiyle özdeşleştirme eğiliminde olabiliyor.

İktidar değişikliğini sıradan bir demokratik süreç olarak değil, güvenliğe, istikrara veya ulusal kimliğe yönelik bir tehdit şeklinde sunabiliyorlar.

Bu söylem özellikle kriz dönemlerinde güçlü bir karşılık bulabiliyor. Fakat bir noktadan sonra seçmenlerin değerlendirmesi değişebiliyor.

Ekonomik sıkıntılar büyüdüğünde, yolsuzluk iddiaları biriktiğinde, kamu yönetimine güven azaldığında veya güvenlik vaatleri sorgulandığında, iktidarın sürekliliği artık tek başına istikrarın güvencesi olarak görülmeyebiliyor.
İşte bu seçimleri birbirine bağlayan temel tartışma burada. Bir liderin güçlü olması, yönettiği sistemin hesap verebilir olduğu anlamına gelmiyor.

Üstelik siyasi değişimin gerçekleşmesi için toplumsal hoşnutsuzluk tek başına yeterli değil. Muhalefetin örgütlenmesi, farklı seçmen gruplarını bir araya getirebilmesi, güvenilir bir alternatif sunması ve seçim sonuçlarının demokratik kurumlar tarafından uygulanabilmesi gerekiyor.

Macaristan ve Sırbistan’daki gelişmeler bu açıdan önemli. İsrail’deki koalisyon belirsizliği ve Brezilya’daki dar oy farkı ise değişim süreçlerinin ne kadar karmaşık olabileceğini hatırlatıyor.

Peki, bu gelişmeler Erdoğan için ne anlama geliyor?

Türkiye açısından en dikkat çekici karşılaştırma Macaristan.

Erdoğan ile Orbán, uzun yıllardır ulusal egemenlik, geleneksel değerler, güçlü yürütme ve Batılı kurumlarla gerilim gibi başlıklarda benzer siyasi söylemler kullanan liderler olarak değerlendiriliyor.

İki ülkenin siyasi sistemleri farklı. Ancak uzun süreli iktidar, kutuplaşma, medya üzerindeki baskılar ve devlet kurumlarının tarafsızlığına ilişkin tartışmalar bakımından benzerlikler bulunuyor.

Orbán’ın yenilgisi Türkiye’de aynı sonucun yaşanacağı anlamına gelmiyor. Fakat uzun süre iktidarda kalan ve devlet yönetimi üzerinde güçlü bir etki kuran bir siyasi hareketin seçim yoluyla değişebildiğini gösteriyor.
Sırbistan ise Türkiye açısından başka bir tartışmayı gündeme getiriyor.

Orada bir kamu yönetimi faciası, yalnızca sorumluların cezalandırılması talebiyle sınırlı kalmadı. Devletin nasıl yönetildiğini sorgulayan geniş bir toplumsal harekete dönüştü.

Türkiye’de de ekonomik yönetim, kamu ihaleleri, yolsuzluk iddiaları, yargı bağımsızlığı ve medya özgürlüğü uzun süredir siyasetin temel tartışmaları arasında.

Ancak bir sorunun toplum tarafından bilinmesi ile o sorunun seçim davranışını değiştirmesi aynı şey değil. Seçmenler yalnızca mevcut yönetimden duydukları memnuniyetsizliğe göre karar vermiyor. Alternatiflerin güvenilirliğini, ekonomik beklentilerini, siyasi kimliklerini ve istikrar kaygılarını da hesaba katıyor. Bu nedenle Türkiye’deki siyasi değişim ihtimalini yalnızca başka ülkelerde yaşanan seçim sonuçlarına bakarak değerlendirmek eksik olur.

Asıl incelenmesi gereken, Türkiye’de toplumsal memnuniyetsizliğin hangi kesimlerde yoğunlaştığı, seçmenlerin siyasi alternatifleri nasıl gördüğü ve seçim rekabetinin hangi koşullarda gerçekleştiği.

Brezilya, güçlü kutuplaşmanın seçimlerde belirleyici olmaya devam edebildiğini gösteriyor.

İsrail ise uzun yıllar siyaset üzerinde belirleyici olan bir liderin, seçim sonrasında hükümet kurmak için yine de parlamenter çoğunluğa ihtiyaç duyduğunu hatırlatıyor.

Bütün bu örnekler Erdoğan’ın siyasi geleceğine ilişkin kesin bir sonuç vermiyor.

Ama önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: “Uzun süre iktidarda kalmak, seçmen desteğinin sonsuza kadar devam edeceği anlamına gelmiyor”

İktidarın gücü ile toplumun değişim talebi arasındaki ilişki, siyasi koşullara göre yeniden şekillenebiliyor.

Washington’da gözler Trump’ın seçim sınavında

Bu gelişmelerin Washington açısından en yakın karşılığı, 3 Kasım’da yapılacak ABD ara seçimleri.

Trump’ın Orbán ve Netanyahu gibi liderlerle yakın siyasi ilişkileri biliniyor. Ancak Macaristan’daki veya İsrail’deki seçim sonuçlarının Amerikan seçmenlerini doğrudan etkilediğini söylemek için yeterli veri yok.

Trump açısından daha önemli göstergeler ABD ekonomisi, hayat pahalılığı ve seçmenlerin yönetimden duyduğu memnuniyet.

26 Ekim tarihli Reuters/Ipsos araştırmasında Trump’ın görev onayı yüzde 32 düzeyindeydi. Kayıtlı seçmenlerin yüzde 47’si Kongre seçimlerinde Demokratları, yüzde 36’sı Cumhuriyetçileri desteklediğini belirtiyordu.

Ulusal anketler tek tek eyaletlerde ve seçim çevrelerinde kimin kazanacağını göstermiyor. Ancak seçmenlerin ekonomik koşullara ilişkin değerlendirmeleri, ara seçimlerin temel tartışma başlıklarından biri.

Kongre’deki güç dengesi değişirse bunun Trump’ın yasama gündemi, bütçe politikaları ve yönetimi üzerindeki denetim mekanizmaları açısından önemli sonuçları olacak.

Dolayısıyla Washington’da da temel tartışma benzer bir soruya dayanıyor: Güçlü lider söylemi, seçmenlerin günlük yaşamlarına ilişkin ekonomik ve siyasi beklentilerini karşılamaya yeterli mi?

Güçlü adamların devri gerçekten bitiyor mu?

Dünyanın farklı köşelerinde yaşanan bu seçimler, tek bir küresel siyasi hareketin bütün ülkeleri aynı yönde değiştirdiğini kanıtlamıyor.

Macaristan’da iktidar değişti. Sırbistan’da öğrenci hareketi sandıkta büyük bir başarı elde etti. Brezilya’da mevcut başkan yeniden seçildi. İsrail’de ise siyasi belirsizlik sürüyor.

Farklı ülkeler, farklı sonuçlar.

Ancak hepsinde dikkat çeken ortak bir mesele var: İktidarın hesap verebilirliği.

Uzun yıllar boyunca siyasi gücünü koruyan liderler de ekonomik sorunlarla, güvenlik başarısızlıklarıyla, yolsuzluk iddialarıyla ve seçmenlerin değişen beklentileriyle karşı karşıya kalıyor.

Bazen bu süreç bir ekonomik krizle başlıyor. Bazen savaşın sonuçlarıyla. Bazen bir yolsuzluk dosyasıyla.

Bazen de Sırbistan’da olduğu gibi, bir tren istasyonunda yaşanan trajediyle.

Fakat toplumsal tepkinin siyasi değişime dönüşüp dönüşmeyeceğini yalnızca bu olayların büyüklüğü belirlemiyor. Muhalefetin niteliği, kurumların işleyişi ve seçmenlerin alternatiflere duyduğu güven de belirleyici oluyor.

Bu nedenle Erdoğan, Netanyahu, Orbán, Vučić, Bolsonaro ve Trump’ı aynı siyasi kalıba yerleştirmek doğru değil.

Yine de son seçimler, güçlü liderler ve uzun süreli iktidarlar hakkında önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: “Siyasi güç kalıcı olabilir. Ama hiçbir seçim başarısı, bir sonraki seçimin sonucunu garanti etmez”

Demokrasilerde asıl belirleyici olan, liderlerin kendilerini ne kadar vazgeçilmez gördüğü değil; seçmenlerin onları görevde tutmaya devam edip etmeyeceğidir.

TR724 Patreon

Bağımsız haberciliğe destek olun

TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Patron ol

Yorum Yap