Benim tanıdığım Gülen: Bir tanıklık hikayesi
ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Fethullah Gülen’i önce onu eleştiren bir yazarın kitaplarından tanıdım. Üniversiteye başlayıncaya kadar adını bile duymamıştım. Yıllar sonra yolumuzun kesişeceğini, hayatıma bu kadar etki edeceğini bilmiyordum.
Ölümünün üzerinden iki yıl geçti. Gülen hakkında bu gök kubbe altında -lehte veya aleyhte- söylenmedik pek az söz kaldı. Ben bu yazıda büyük hükümlere bir yenisini eklemekten çok, kendi tanıklığımı kayda geçirmek istiyorum.
Onu neden önemsedim? Yıllar içerisinde ne gördüm, hangi kanaate nasıl vardım?
Çünkü insanların ardından söylenen sözler kadar, onları tanıyanların anlatacaklarının da önemli olduğuna inanıyorum. Her tanıklık, geleceğe bırakılmış bir kayıttır.
Üniversiteye başladığım yıllarda Fethullah Gülen’in adını ilk olarak ona muhalif yazarlardan duydum. Pek de iyi şeyler söylemeyen yazarlardan tanıdım. Ardından Küçük Dünyam’ı okudum. Hatırladığım kadarıyla, kötü bir cildi ve silik bir baskısı vardı. Fakat anlattığı hayat beni etkilemişti. Sonrasında onun düşüncelerinden etkilenen, söylediklerini kendi hayatına taşımaya çalışan insanlarla tanıştım.
İnternetin ve sosyal medyanın hayatımıza girmedikleri yıllardı. Bir insanı anlamak için arama motoruna adını yazamıyordunuz. Okuyor, konuşuyor, gözlemliyor ve zaman içerisinde bir kanaate varıyordunuz. Benim kanaatim de böyle oluştu.
Gülen’de öncelikle ufkunu önemsedim. 1940’lı yıllarda Erzurum’un bir köyünden çıkan, imkânları sınırlı bir çevrede yetişen bir insanın hayalleri kendi şehriyle, hatta ülkesiyle sınırlı kalmıyordu. Dünyanın farklı yerlerinde okullar açılmasını istiyor; insanları dil öğrenmeye, başka toplumları tanımaya ve alıştıkları çevrenin dışına çıkmaya teşvik ediyordu. Din adamlarından duymaya alışık olmadığımız şeylerdi.
Gazetecilik seyahatlerimde bu çağrının insan hayatındaki karşılığını gördüm. Kongo’da, Gabon’da, Afganistan’da, Yemen’de karşılaştığım öğretmenler oldu. Ailelerinden ve alıştıkları hayattan binlerce kilometre uzakta, başka bir dilin ve kültürün içinde çalışıyorlardı. Bazılarının yaşadığı şartları gördüğümde, insanın orada kalabilmesi için güçlü bir ideal taşıması gerektiğini düşündüm.
Kendi ülkesinde daha rahat yaşayabilecekken hiç tanımadığı çocukların eğitimine emek vermeyi seçen bir öğretmenin tercihini yalnızca maaşla veya kariyer hesabıyla açıklamak güçtür.

Aynı şeyi Anadolu’dan yola çıkan esnaflarda da gördüm. Daha İstanbul’u bile görmeden Orta Asya’ya, Afrika’ya giden insanlar vardı. Kendi dükkânının, kasabasının dışına pek çıkmamış bir insan, bir süre sonra haritada yerini yeni öğrendiği bir şehirde okul açılmasına destek oluyordu. Başka bir ülkenin çocuklarının geleceğini kendi meselesi hâline getiriyordu.
Ben Gülen’in başarısını biraz da bu dönüşümde görüyorum. İnsanları kendi hayatlarının sınırları dışında sorumluluk almaya ikna edebilmişti.
Bunun için her zaman doğrudan bir çağrıda bulunması da gerekmiyordu. Onu tanıyanların anlatımlarında sıkça karşılaşılan bir özellikti bu: “Şöyle bir şey olsa…” demesi, birçok insanın harekete geçmesine yetebiliyordu. Bir yerde okul açılsa, bir çocuğun elinden tutulsa, farklı insanların buluşabileceği bir zemin oluşsa…
Bu ihtimali duyanlar kendilerine bir sorumluluk çıkarıyordu. Bir öğretmenin emeği, bir esnafın kazancı, bir öğrencinin hayali aynı amaç etrafında buluşabiliyordu. Ortaya çıkan toplumsal enerjinin, bütün siyasi tartışmalardan bağımsız olarak da incelenmeyi hak ettiğine inanıyorum.
Fethullah Gülen’i önemsememin bir başka nedeni, eğitimin imkânları sınırlı aileler için ne anlama geldiğini görmesiydi.
Türkiye’de yetenekli olmak her zaman yeterli değildir. Doğduğunuz aile, yaşadığınız yer ve maddi imkânlarınız, önünüze açılan kapıları belirleyebilir. Köyde büyümüş biri olarak bunun ne demek olduğunu biliyorum. Bir çocuğun okuması, bazen yalnızca kendi hayatının değil, bütün bir ailenin geleceğinin değişmesidir.
Hocaefendi’nin eğitim çağrısında benim dikkatimi çeken, bu çocuklara açılan yoldu. Muhafazakâr ailelerin kız çocuklarının eğitimine verilen destek de bu bakımdan önemliydi. Okullar, yurtlar ve burslar, birçok aile için ulaşılması güç görünen bir geleceği mümkün kılıyordu.
Ben onun çalışmalarında fakirlikle, cehaletle ve ayrımcılıkla mücadele eden bir din adamı gördüm. Dayanışmayı teşvik ediyor, eğitimi öne çıkarıyor, farklı insanların birbirini tanımasını önemsiyordu. İnancından aldığı gücün hayattaki karşılığı okul, burs, yardım ve insani temas oluyordu.
Onun düşüncesinde reformcu bulduğum taraf da buydu. İnancına bağlılığını korurken insanları öğrenmeye, dünyayı tanımaya ve alışkanlıklarını gözden geçirmeye çağırıyordu. Bu yüzden onu alışılmış siyasi etiketlerle değerlendirmenin yetersiz kaldığını düşünüyorum.
Diyalog konusunda attığı adımlar benim için ayrıca kıymetliydi. Dünya medeniyetler çatışmasını tartışırken farklı inançlar ve kültürler arasında köprüler kurulmasını savunuyordu. İnsanların kimlikleri üzerinden birbirinden uzaklaştığı bir dönemde, birbirimizi tanımamız gerektiğini söylüyordu.
Bir insanla aynı masaya oturmak için onun bütün fikirlerini kabul etmeniz gerekmez. Bazen o masanın değeri, zaten farklı düşünüyor olmanızdır.
Türkiye’de birbirimiz hakkında çok konuştuk; birbirimizle daha az konuştuk. Abant Platformu’nun farklı düşünceleri bir araya getiren toplantılarını bugün bu açıdan da hatırlıyorum. Keşke bu temaslar çoğalabilseydi. Gülen’in uzattığı el daha fazla karşılık bulabilseydi.
Bunun nasıl bir Türkiye ortaya çıkaracağını kesin olarak bilemeyiz. Fakat birbirimizi anlamak için daha fazla imkânımız olacağına inanıyorum.
Benim gözümde Fethullah Gülen, İslam’ın gülen yüzünü temsil edebilen bir isimdi. Başka toplumların hayatına eğitimle, yardımla ve nezaketle dokunan insanların hikâyelerinde bunun karşılığını gördüm. Bir öğretmenin sınıfta gösterdiği sabır, bir gönüllünün zor durumdaki insana uzattığı el, bazen uzun konuşmalardan daha fazlasını anlatıyordu.
Yıllar içerisinde dikkatimi çeken bir başka husus, Hocaefendi hakkındaki kanaatlerle insanların onu tanıma biçimleri arasındaki mesafeydi. Onu sevenlerin çoğunun anlatacak somut bir hikâyesi vardı: Hayatına yön veren bir tavsiye, eğitimine açılan bir kapı, zor zamanında gördüğü destek…
Buna karşılık, onu hiç dinlemeden, kitaplarını okumadan, düşüncelerinden etkilenmiş insanların hayatına bakmadan kesin hükümler verenlerle de karşılaştım. Elbette tanıyan herkes onu sevmek zorunda değildi. Tanıyarak eleştirenler de vardı. Fakat güçlü kanaatlerin her zaman aynı ölçüde bilgiye dayanmadığını gördüm.
Bir insanı önemsemek, onu kusursuz görmek değildir. Onun düşünceleri ve tercihleri de etrafında oluşan hareketin kararları ve hataları da eleştirilebilir. Gazetecilik anlayışım, değer verdiğim konularda da soru sorabilmeyi gerektiriyor.
Aynı adalet duygusu, haksızlık karşısında söz söylemeyi de gerektirir.
Ben Fethullah Gülen Hocaefendi’nin büyük haksızlıklara uğradığını düşünüyorum. Hayatını verdiği çalışmaların hedef alınmasının, kendisine inanan insanların acılarını görmesinin onun üzerinde oluşturduğu yüke de şahit oldum. Son dönemini düşündüğümde aklıma en çok şu soru geliyor: Bir insan bu kadar ağır bir yükü nasıl taşır?
Onun dayanma gücünü inancıyla açıklıyorum. Yaptığı işin anlamını yalnızca o gün aldığı karşılıkta aramıyordu. Kendisinden sonra da süreceğine inandığı bir sorumluluk taşıyordu.
Üstelik sözünü ettiğim acılar ölümüyle sona ermedi. Dağılan aileler, yarım kalan hayatlar, hâlâ süren mağduriyetler var. Bu yüzden meseleyi yalnızca geçmiş zamanla anlatamıyorum.
Ölümünün ikinci yılında benim için geriye, bir insanın ufkunun ne kadar geniş olabileceğini gösteren güçlü bir örnek kalıyor. Erzurum’un bir köyünde başlayan hayatın, Afrika’daki bir çocuğun sınıfına, Orta Asya’daki bir okulun bahçesine uzanabilmesi… Bu yönüyle Gülen’i bir devrimci olarak görüyorum. İnsanların doğdukları şartlara mahkûm olmadıklarına inanmalarını sağlamasını, eğitimle açılan yolları ve harekete geçirdiği dayanışmayı önemsiyorum. Aynı dönüşümü siyasi bir figür gerçekleştirseydi, Türkiye’de çok daha farklı anlatılacağını düşünüyorum.
Gelecek nesillerin onu daha iyi anlayacağına inanıyorum. O gün araştırmacıların önünde yalnızca suçlamalar ve savunmalar bulunmasın istiyorum. Yaşanmış hayatlar da bulunsun. İnsanların neye inandığı, ne yaptığı ve neden yaptığı da bilinsin.
Benim bu yazıyı yazma nedenim bu.
Önce hakkında okudum. Sonra kitaplarını okudum. Yıllar sonra yolumuz kesişti. Gördüklerim, dinlediklerim ve kendi gözlemlerimle bir kanaate vardım. Bugün o kanaati kişisel bir tanıklık olarak kayda geçiriyorum.
Aynı çağda yaşadık, yolumuz kesişti. Onu tanımış olmaktan memnunum. Kendimi bu bakımdan şanslı hissediyorum.
Rahmetle anıyorum.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
