Kimsesizler Çıkmazı: Adaletin susturulduğu bir ülkenin hikâyesi

AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Bir insanın özgürlüğünü elinden almak mümkündür. İşini, evini, mesleğini, hatta yıllarca emek vererek kurduğu hayatını da elinden alabilirsiniz. Fakat bütün bunlardan daha yıkıcı bir şey o insanın toplumla kurduğu güven ilişkisini ortadan kaldırmak, dostlarını kendisinden uzaklaştırmak, çocuklarını yalnızlığa mahkûm etmek ve nihayet onu kendi ülkesinde bir yabancıya dönüştürmek. Sosyolojideki karşılığı soykırım öncesi aşamalardan biri, yani dehumanization.
Yılmaz Utku’nun Kimsesizler Çıkmazı adlı öykü kitabı, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan büyük siyasi kırılmanın tam da bu insani boyutuna odaklanıyor.
Süreyya Yayınları tarafından Temmuz 2026’da yayımlanan 140 sayfalık eser, 11 öyküden oluşuyor. Ancak bu öyküleri birbirinden bağımsız anlatılar olarak değerlendirmemek gerek. Çünkü her biri aynı tarihsel travmanın farklı bir yüzünü görünür kılıyor: Tutuklanan öğretmenler, müebbet hapse mahkûm edilen askerler, parçalanan aileler, işsiz bırakılan insanlar, korkuyla yaşayan çocuklar ve en önemlisi, bütün bu acıların ortasında giderek çözülen toplumsal dayanışma.
Kitabın siyasi ve tarihsel arka planı açık.
Özellikle 15 Temmuz 2016 sonrasında Hizmet Hareketi’yle bağlantılı olduğu gerekçesiyle soruşturulan, tutuklanan veya toplumsal dışlanmaya maruz kalan insanların deneyimleri anlatılıyor. Bununla birlikte Utku, bir siyasi tarih kitabı yazmıyor. Olayların hukuki kronolojisini çıkarmak ya da siyasi aktörler arasında doğrudan bir hesaplaşmaya girişmek yerine, yaşananların insan ruhunda bıraktığı izleri edebiyat aracılığıyla görünür kılmaya çalışıyor.
Eserin asıl değeri de burada ortaya çıkıyor: Büyük siyasi hadiselerin küçük, kırılgan ve çoğu zaman görünmez insan hayatlarında nasıl karşılık bulduğunu göstermesinde.
Yusuf’un Gömleği: Baskının ürettiği ihanet
Kitabın ilk öyküsü Yusuf’un Gömleği, aynı zamanda en başarılı anlatılarından biridir. Cezaevindeki anlatıcı, kendisine ve ailesine destek olan Necip’e teşekkür etmek için zeytin çekirdeklerinden bir tespih hazırlamaya karar verir. Öykünün önemli bir bölümü, bu tespihin nasıl yapıldığını anlatır. Çekirdeklerin seçilmesi, beton zeminde sürtülmesi, törpülenmesi ve ipe dizilmesi son derece ayrıntılı biçimde aktarılır.
İlk bakışta bu ayrıntılar gereğinden fazla görünebilir. Oysa Utku, burada son derece bilinçli bir anlatı tekniği kullanıyor. Tespih tamamlandıkça okur da anlatıcının Necip’e duyduğu minneti ve güveni adım adım içselleştiriyor.
Ardından Necip’in gözaltına alındığı haberi geliyor. Anlatıcı, arkadaşının da kendisi gibi mağdur edildiğini düşünerek ona olan bağlılığını daha da güçlendiriyor.
Fakat mahkeme günü her şey değişiyor. Necip, anlatıcının karşısına aleyhinde ifade veren kişi olarak çıkıyor. Anlatıcının özgürlüğe kavuşma umudu dost bildiği insanın sözleriyle de yıkılıyor. Burada asıl trajedi, tahliye kararının çıkmaması değil. Güvenin parçalanması.
Anlatıcının günlerce emek verdiği tespihi tuvalete fırlatması, öykünün dramatik doruk noktasıdır. Bir dostluk nesnesi, ihanetin sembolüne dönüşüyor. “Yusuf’un gömleğini herkese giydirmiyorlar” ifadesi ise öykünün ahlaki ve dinî katmanını açıyor. Hz. Yusuf kıssası üzerinden masumiyet, kardeş ihaneti ve sabır temaları çağrıştırılıyor.
Utku’nun burada sordurduğu soru önemli: Baskı yalnızca insanların bedenlerini mi kontrol eder, yoksa onların ahlaki tercihlerini de dönüştürür mü?
Kurbanım: Bir çocuğun dünyasında devletin gölgesi
Kurbanım, kitabın en sarsıcı öykülerinden biridir. Said ve Hümeyra cezaevindedir. Küçük oğulları Ramiz, yaşlı babaannesi Fatma Berber’in bakımına kalmıştır. Ramiz’in babasıyla cezaevi görüşünde yaptığı konuşma, eserin en etkileyici sahnelerinden biridir. Babası, özgürlüğüne kavuştuğunda iki at alacağını söyler. Biri kendisine, diğeri oğluna.
Ramiz için bu vaat yalnızca bir oyun değildir. Babasıyla birlikte kurulabilecek geleceğin hayalidir. Atların nerede tutulacağını düşünür, apartmanın girişindeki depoyu hazırlamak ister. Çocuğun dünyasında özgürlük, soyut bir hak değil, babasıyla ata binebilmektir.
Öykünün ikinci ekseninde Yeter ve kardeşi Arif bulunur. Yeter, tutuklu yakınlarına yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştır. Annesi kalp krizi geçirirken Arif, hem kendi ailesinin hem de yardıma muhtaç diğer ailelerin yükünü taşımaya çalışır.
Arif’in hastane bahçesinde karşılaştığı yabancıya derdini anlatması, toplumsal kutuplaşmanın belki de en çarpıcı örneklerinden biridir. Adam başlangıçta onu dinler. Ancak tutuklamaların siyasi arka planını öğrenince Arif’e hakaret ederek uzaklaşır. Bu sahne, toplumdaki merhamet duygusunun nasıl siyasi kimliklere göre dağıtıldığını gösterir.
Öykünün sonunda Fatma Berber’in polis baskını korkusuyla torununu alıp kaçması ve yaşadığı ağır fiziksel çöküş, siyasi baskının yalnızca tutukluları değil, onların çevresindeki savunmasız insanları da etkilediğini anlatır. Utku’nun en güçlü gözlemlerinden biri budur: Bazen cezalandırılan kişi hapishanede değildir.
Dayım ve Son Kez: Özgürlük her zaman eve dönmek değildir
Dayım, kitabın diğer öykülerinden kısmen ayrılıyor. Cezaevinden çıkan eski bir subayın aile içindeki hayatına odaklanıyor. Dayının geçmişinde Firdevs vardır. Ancak ailesi bu ilişkiyi kabul etmez ve onun adına yeni bir hayat kurmaya çalışır. Eşyalar değiştirilir, ev düzenlenir, yeni bir evlilik planlanır.
Ne var ki kimse dayının ne istediğini gerçekten dinlemez.
Öykünün sonunda Firdevs’e gitmek üzere evden ayrıldığını bildiren not, anlatının temel çatışmasını açığa çıkarır: İnsan hapishaneden çıkmış olabilir ama başkalarının onun adına kurduğu hayatın içinde de tutsak kalabilir.
Bu açıdan Dayım, kitabın yalnızca devlet baskısını değil, aile içindeki otoriterliği de sorgulayan önemli bir metnidir.
Son Kez ise yirmi sekiz aylık tutukluluğun ardından tahliye edilen Derviş’in kısa süreli özgürlüğünü anlatır. Eşi Kibar ve çocuklarıyla yeniden buluşması büyük bir sevince neden olur. Ancak bu mutluluk, yeniden gözaltına alınma girişimiyle kesintiye uğrar. Derviş’in yeniden kelepçe takmayı reddederek ailesiyle oradan ayrılması, anlatının en güçlü tercihlerinden biridir.
Burada özgürlük, yalnızca devletin verdiği bir izin değil, insanın kendi kaderi üzerinde söz sahibi olma iradesidir.
Limon Ağacı: Bir kuşağın kaybedilmiş hafızası
Limon Ağacı, eserin sembolik açıdan en başarılı öykülerinden biridir. Bir baba, kuruluşuna emek verdiği okulun bahçesine geri döner. Oğlu Esat onu, bir zamanlar limon ağacının bulunduğu yerde otururken bulur.
Baba, okulun kuruluş yıllarını anlatır. Öğretmenlerin fedakârlıklarını, inşaatta çalışan insanları, eğitim için gösterilen olağanüstü çabayı hatırlar. Bu anlatı, yalnızca bir okulun geçmişi değildir. Gülen hareketinin eğitim faaliyetleri etrafında şekillenmiş bir kuşağın idealizmini ve aidiyet duygusunu temsil eder.
Limon ağacının yokluğu, kaybedilen kurumların ve silinmeye çalışılan hatıraların sembolüne dönüşür. Ancak öykünün gücü, geçmişi yalnızca idealize etmesinden kaynaklanmaz. Baba ile oğul arasındaki konuşmalar, bir kuşağın yaşadığı hayal kırıklığının sonraki kuşağa nasıl aktarıldığını da gösterir.
Böylece travma bireysel olmaktan çıkar; kuşaklar arasında taşınan bir hafızaya dönüşür.
Ölene Kadar: Hukukun bittiği yerde inancın direnişi
Ölene Kadar, kitabın dinî ve felsefi boyutunun en belirgin olduğu anlatılardan biridir. Öykünün merkezinde, ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilen Cihan Çınar bulunuyor. Askerlik geçmişi, meslektaşlarının kendisine duyduğu saygı ve cezaevindeki duruşu üzerinden tanıtılan Cihan, yalnızca bir mahkûm değil, inandığı değerleri korumaya çalışan bir insan olarak resmediliyor.
Cihan’ın gönderdiği mektup, öykünün temel eksenini oluşturuyor. Kendisine verilen müddetnamede yer alan “ölene kadar” ifadesi, hukuki bir hüküm olmaktan çıkıp varoluşsal bir hesaplaşmaya dönüşüyor.
Cihan, dünyevi otoritenin kendisi hakkında verdiği nihai kararı, ilahi adalet inancıyla karşılıyor. Seyyid Kutub’un hayatına yaptığı göndermeler de bu direniş anlayışını güçlendiriyor.
Ancak burada önemli bir edebî tercih söz konusu. Cihan’ın karakteri, yaşadığı iç çelişkilerden çok ahlaki kararlılığı üzerinden inşa ediliyor. Bu durum, karakteri güçlü bir direniş sembolüne dönüştürürken psikolojik karmaşıklığını bir ölçüde sınırlandırıyor.
Yine de öykü, kitabın temel düşüncesini belirginleştiriyor: İnsanın özgürlüğü bütünüyle fiziksel koşullara indirgenemez.
Saat Kaç: Belirsizliğin psikolojisi
Kitabın en hacimli öyküsü Saat Kaç, öğretmen Selim’in işini kaybetmesiyle başlayıp gözaltı ve tutuklama sürecine uzanıyor. On iki yıl çalıştığı kurumdan ayrılmak zorunda kalması, Selim’in hayatındaki ilk büyük kırılmadır. Ardından gelen gözaltı süreci, onu zamanın anlamını kaybettiği bir dünyaya sürüklüyor.

Öykünün başlığındaki saat sorusu, yalnızca kronolojik zamanı ifade etmiyor. İnsanların ne zaman serbest bırakılacağını, ne zaman ailelerine kavuşacağını, belirsizliğin ne zaman sona ereceğini bilmemelerinin yarattığı psikolojik baskıyı temsil ediyor.
Nezarethanedeki küçük Yüsra bebeğin varlığı, yetişkinlerin dünyasındaki hukuki ve siyasi çatışmaların masumiyetle karşılaşmasını sağlıyor.
Öykünün sonunda Selim’in tutuklama kararı karşısında beklenmedik bir rahatlama hissetmesi ise dikkat çekicidir. Çünkü belirsizliğin sona ermesi, bazen kötü bir sonucun kesinleşmesinden bile daha büyük bir psikolojik rahatlama yaratabiliyor.
Utku, burada korkunun yalnızca fiziksel şiddetle değil, belirsizlik aracılığıyla da üretilebildiğini gösteriyor.
Babam Geldi: Çocukların bitmeyen bekleyişi
Babam Geldi, kitabın duygusal açıdan en ağır anlatılarından biridir. Küçük Fuat, babasının döneceği umuduyla sürekli pencere önünde bekliyor. Babasının öldüğünü kabullenemeyen çocuk, ona benzeyen bir araba gördüğünde sokağa koşuyor.
Öykü boyunca annenin çaresizliği, çevredeki insanların acımasızlığı ve çocuğun psikolojik yıkımı iç içe geçiyor. Burada özellikle dikkat çekici olan, toplumsal dışlanmanın yas tutma hakkını bile nasıl etkilediğidir. Fuat’ın bekleyişi, yalnızca babasına duyduğu özlemin değil, gerçeği kabullenemeyecek kadar ağır bir travmanın ifadesidir.
Utku, çocuk karakterlerini yetişkinlerin siyasi söylemlerini tekrarlayan figürlere dönüştürmediği ölçüde daha etkili oluyor. Ramiz’in atları ve Fuat’ın babasının arabasını beklemesi, kitabın en kalıcı imgeleri arasında yer alıyor.
Merhametin aşağılamaya dönüşmesi
Kitaba adını veren öykü, toplumsal dışlanma meselesini doğrudan ele alıyor. Cezaevinden çıktıktan sonra bir dershanede çalışmaya başlayan öğretmen, geçmişinin öğrenilmesiyle yeniden damgalanıyor. Tütüncü adlı karakterin ona zemzem getirip tövbe etmesini beklemesi, öykünün en keskin ironisini oluşturuyor.
Burada yardım etme iddiası ile ahlaki üstünlük kurma arzusu birbirine karışıyor.
Tütüncü, karşısındaki insanı anlamak yerine onu kendi doğrularına teslim olmaya çağırıyor. Öğretmenin geçmişinin öğrenciler arasında yayılmasıyla dışlanma yeniden başlıyor.
Öykünün sonunda yıldırımın caminin minaresine düşmesi, anlatının sembolik yoğunluğunu artırıyor. Bu sahne, din dilinin merhamet yerine dışlama ve mahkûm etme amacıyla kullanılmasına yönelik sert bir eleştiri olarak okunabilir.
Kitabın son öyküsü Beşinci Katın Merdiveninde ise bu travmanın sürekliliğini gösteriyor. Cezaevinden sonra inşaatta çalışan eski bir kamu görevlisi, kendisine destek olan Şemseddin Abi’nin yeniden gözaltına alındığını öğreniyor.
Öykünün sonunda geçmişteki cezaevi hatıralarıyla bugünün acısı birleşiyor.
Böylece kitap, başladığı yere dönüyor: Bir insanın başka bir insan için duyduğu acıya.
Tanıklık ile kurmaca arasında
Utku’nun en önemli başarısı, büyük siyasi meseleleri küçük nesneler ve gündelik ayrıntılar üzerinden anlatabilmesidir. Zeytin çekirdeğinden tespih, kartondan yapılmış Kur’an rahlesi, cezaevinden gönderilen boncuk bileklikler, bir limon ağacı, çocukların hayalindeki atlar ve beşinci katın merdiveni…
Bütün bu nesneler ve mekânlar, kaybedilmiş hayatların sembollerine dönüşüyor. Yazarın konuşma diline yakın üslubu da anlatıları güçlendiriyor. Özellikle kısa cümleler, tekrarlar ve iç konuşmalar, karakterlerin ruhsal sarsıntılarını okura hissettiriyor.
Eserin en önemli sorusu, devletin ne yaptığı kadar toplumun ne yaptığıyla ilgilidir. Komşular neden uzaklaşır? Dostlar neden susar? İnsanlar neden bir başkasının acısına ortak olmaktan korkar? Ve en önemlisi, merhamet neden siyasi aidiyete bağlı bir ayrıcalığa dönüşür?
Utku’nun öyküleri bu soruların etrafında şekilleniyor.
Kitap, Gülen Hareketi’yle bağlantılı insanların yaşadığı mağduriyetleri merkeze alıyor; fakat ortaya koyduğu ahlaki mesele bu topluluğun sınırlarını aşıyor. Çünkü bir insanın adil yargılanma hakkı, aile bütünlüğü, onuru ve toplumdan dışlanmama talebi, hangi siyasi veya dinî çevreye mensup olduğundan bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken evrensel meselelerdir.
Sonuçta Kimsesizler Çıkmazı kusursuz bir edebî eser olmayabilir. Fakat güçlü sahneleri, canlı karakterleri ve hafızada kalan sembolleriyle önemli bir tanıklık edebiyatı örneği sunuyor.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
