“Oh olsun!” demeden de hesap sorabiliriz!

“Oh olsun!” demeden de hesap sorabiliriz!

AHMET KURUCAN | YORUM 

Türkiye’de son günlerde yaşanan fon krizi ve ardından gelen açıklamalar, üzerinde düşünülmesi gereken bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Kamuoyunda ‘Erenköy Cemaati’ olarak bilinen dinî çevreyle bağlantılı Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, “Toplumsal Çürümeyi Kabullenmiyoruz! İnsan Kalmak İçin Bir Çağrı” başlığıyla iki sayfalık bir bildiri yayımladı.

Bildiride yolsuzluklardan kayırmacılığa, denetimsizlikten ahlaki yozlaşmaya kadar pek çok meseleye temas ediliyor. Özellikle güçlünün yanlışına susup yalnızca zayıfın hatasını dile getiren bir ahlak anlayışının inandırıcılığını kaybedeceği vurgulanıyor.

Doğrusu, bu ifadeler üzerinde durulmaya değer. Fakat açıklamanın ardından başlayan tartışmaların bir kısmı bildirinin içeriğinden çok zamanlaması üzerinde yoğunlaştı. Ben de bu yazıda o perspektften meseleyi ele alacağım ama farklı bir soruyu ön plana çıkartacağım. 

Gerçekten neden şimdi? Yıllardır yaşananlar karşısında neredeydiniz? İnsanlar işlerinden, özgürlüklerinden, mallarından, hatta ülkelerinden mahrum bırakılırken neden aynı hassasiyeti göstermediniz? Şimdi ekonomik kayıplar gündeme gelince mi hukukun, adaletin ve kul hakkının önemi hatırlandı?

Bu soruları anlamak zor değil. Hele Hizmet Hareketi mensuplarının, Kürtlerin, muhalif siyasetçilerin, Selahattin Demirtaş’ın, Ekrem İmamoğlu’nun, kayyum atanan belediyelerin ve daha nice insanın yaşadıkları düşünülünce, iktidarın orantısız gücü karşısında en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılan kesimlerin bu açıklamaya neden tepki gösterdiklerini anlamamak mümkün mü?

Ama bütün bunları düşünürken zihnimde başka bir soru belirdi: Geçmişte susmuş, hatta iktidarın değirmenine su taşımış bir dinî topluluğun bugün doğruyu söylemesi karşısında nasıl bir tavır almalıyız? Bana sorarsanız asıl üzerinde durulması gereken mesele bu.

Geçmişin hesabı sorulmalı, ama…

Öncelikle bir hususu açıkça ifade edeyim. Geçmişte yaşananları yok sayarak bugünkü açıklamayı değerlendirmek mümkün değil. Türkiye, özellikle 2013 sonrasında çok ağır toplumsal ve hukuki kırılmalar yaşadı. 15 Temmuz 2016 sonrasında ise bunlar çok daha geniş ve derin bir boyut kazandı.

Bütün bunlar yaşanırken dinî ve ahlaki değerleri temsil etme iddiasında bulunan çevrelerden beklenen, hakkın, hakikatin ve adaletin yanında durmalarıydı. Çünkü dinî bir topluluğun ahlaki sorumluluğu yalnızca kendi mensuplarının haklarını korumakla sınırlı olamaz.

Neden mi? Kur’an’ın adalet emri böyle bir sınır tanımıyor da ondan. Nisâ suresinin 135. ayetinde şöyle buyuruluyor: “Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa bütün gücünüz ve samimiyetinizle hep adalet ve hakkaniyetten yana olun. Allah için doğru şahitlik yapın.”

Allah’ın bu beyanına göre adaletin ölçüsü yakınlık, aidiyet, siyasi tercih veya cemaat mensubiyeti olamaz. Bir insanın hakkı, bizimle aynı düşünceyi paylaştığı için daha değerli hâle gelmediği gibi farklı düşündüğü için de değerini kaybetmez.

Bu açıdan bakıldığında, geçmişte yaşanan hukuksuzluklar karşısında sessiz kalan dinî çevrelerin bugün adaletten söz etmeleri elbette sorgulanabilir. Hatta sorgulanmalıdır. Ama nasıl? 

İşte burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor. Bir sözün doğruluğu başka, o sözü söyleyen insanın veya topluluğun tutarlılığı başka bir meseledir.

Bir insan yıllarca yanlış tercihlerde bulunmuş, başkalarının mağduriyetine duyarsız kalmış, hatta bugün şikâyet ettiği problemlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Peki bütün bunlar, bugün söylediği doğru bir sözü yanlış hâle getirir mi? “Yolsuzluk kötüdür.” diyorsa bu söz geçmişte yolsuzluklara sessiz kaldığı için yanlış mı olur? “Hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.” diyorsa geçmişteki tutarsızlığı bu ilkeyi geçersiz mi kılar?

Elbette hayır. Burada söylenmesi gereken şudur: Söylediğiniz doğru. Ama keşke bu doğruyu daha önce de savunsaydınız. Keşke başkaları aynı haksızlıklara uğrarken de aynı hassasiyeti gösterebilseydiniz. 

Bence bugün ihtiyacımız olan yaklaşım budur. Çünkü insanların geçmişteki yanlışlarından hareketle bugün söyledikleri her doğruyu reddetmeye başlarsak, ortak doğrular üzerinde buluşma imkânını da ortadan kaldırırız. Oysa Türkiye’nin bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğu şey, farklı kesimlerin adalet, hukuk ve insan onuru gibi temel değerlerde buluşabilmesidir.

“Oh olsun!” demek bize ne kazandırır?

Şimdi meselenin bir de bize bakan tarafına gelelim. Yıllardır ağır mağduriyetler yaşayan, yakınlarını kaybeden, ailesinden ayrılan, işinden edilen, ülkesini terk etmek zorunda kalan insanların kırgınlıklarını, öfkelerini, sitemlerini vicdanı olan herkes anlar. Bunda şüphe yok. Hele bütün bunlar yaşanırken sessiz kalan, hatta yapılanları destekleyen çevrelerin bugün kendi sıkıntıları sebebiyle adaletten söz etmeleri karşısında “Şimdi mi aklınıza geldi?” demelerini hiç kimse yadırgayamaz. 

Ama burada haklı sitem ile başka bir insanın başına gelenlerden memnuniyet duymayı birbirinden ayırmak zorundayız. “Biz bunları yıllardır söylüyoruz.” demek başka, “Oh olsun, beter olun!” demek başka. Birincisinde geçmişin muhasebesi, ikincisinde başkasının acısından duyulan bir memnuniyet var.

Peki tam da bugünlerde “Oh olsun!”, “Beter olun!”,   demek bize ne kazandırır? Kaybettiğimiz yılları geri mi getirir? Dağılan aileleri yeniden mi birleştirir? Cezaevlerinde, sürgün yollarında kaybettiğimiz insanları geri mi döndürür? Yaşadığımız haksızlıkları ortadan mı kaldırır? 

Hiçbirini. Üstelik başkalarının uğradığı zarardan memnuniyet duymaya başladığımızda, yıllardır eleştirdiğimiz bir anlayışın benzerini kendi içimizde üretme tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız. 

Biz yıllardır neye itiraz ediyoruz? Niçin bu bedelleri ödedik, ödüyoruz? İnsanların mensubiyetlerine göre değerlendirilmesine, bir topluluğun bütün fertlerinin aynı kefeye konulmasına, hukukun siyasi ve dinî aidiyetlere göre işletilmesine, başkalarının mağduriyetlerinin görmezden gelinmesine…Şimdi aynı ölçüsüzlüğü biz gösterirsek, savunduğumuz değerlerin inandırıcılığına zarar vermiş olmaz mıyız?

Kur’an, Mâide suresinin 8. ayetinde “Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha yakındır.” buyuruyor.

Dikkat buyurun! Ayet, sevdiğimiz insanlara karşı adaletli olmaktan söz etmiyor yalnızca. Kin duyduğumuz insanlara karşı da adaletli olmamızı istiyor. Adaletin asıl imtihanı da burada başlıyor. Bir insanın geçmişte haksızlığa sessiz kalmış olması, bugün uğradığı haksızlığı meşru hâle getirmez. Bugün mağdur olması da geçmişteki yanlışlarını ortadan kaldırmaz. Mağduriyet masumiyet belgesi olmadığı gibi, geçmişteki yanlışlar da bugünkü haksızlıkların gerekçesi olamaz. Geç gelen bir doğruya kapıyı kapatmayalım

Bir hususu daha düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim. İnsan bazen başkasının yaşadığı acıyı yeterince anlayamayabilir. Kendi dünyasının sınırları içinde yaşar. Siyasi aidiyetleri, çevresinin telkinleri, bilgi kaynakları olaylara bakışını etkiler. Sonra bir gün benzer bir mağduriyet kendi hayatına dokunur ve daha önce göremediği bazı gerçekleri fark etmeye başlar.

Bu ihtimali neden yok sayalım? Elbette bugün yapılan açıklamanın samimi bir muhasebenin başlangıcı mı, yoksa şartların zorladığı geçici bir tepki mi olduğunu bilmiyoruz. Bunu zaman gösterecek. Ama daha başlangıçta “Siz konuşamazsınız, sizin adaletten söz etmeye hakkınız yok!” dersek ne kazanacağız? Geçmişte yanlış yapmış insanların doğruya yönelme ihtimalini bütünüyle reddetmek, onları geçmişlerine mahkûm etmek anlamına gelmez mi?

Burada geçmişin hesabını sormakla insanlara değişme imkânı tanımak arasında bir denge kurmamız gerekiyor. Bir topluluğun geçmişiyle yüzleşmesini bekleyebiliriz. Hatta beklemeliyiz. Bugün “Toplumsal çürümeyi kabullenmiyoruz.” diyenlerin bir gün “Peki bu çürüme yaşanırken biz ne yaptık?” sorusunu da sormaları gerekir. Ama bu muhasebenin önünü  açmak yerine, her yeni sözü peşinen değersizleştirirsek ortak bir adalet anlayışına nasıl ulaşacağız?

Kaldı ki bizler de yaşadığımız bütün tecrübelerden sonra kendi muhasebemizi yapmaya devam etmek zorundayız. Başkalarının yanlışlarını görmek, kendi tutumlarımızı sorgulama sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Bana sorarsanız yıllardır yaşadığımız acıların bize kazandırması gereken en önemli ahlaki olgunluklardan biri şudur: “Ben bu acıyı yaşadım, başkaları yaşamasın.” diyebilmek. “Ben yaşadım, onlar da yaşasın.” demek ise bizi arzuladığımız adalet anlayışından uzaklaştırır.

Hasılı, Erenköy cemaatiyle bağlantılı Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın açıklamasında dile getirilen yolsuzluk, kayırmacılık, denetimsizlik ve kul hakkıyla ilgili eleştirileri önemli buluyorum.

Ama aynı zamanda geçmişte yaşananlar karşısındaki tutumların ciddi bir muhasebeye tabi tutulması gerektiğini düşünüyorum. Bu iki yaklaşım arasında bir çelişki görmüyorum. Bugün konuşanlara “Keşke daha önce de konuşsaydınız.” diyebiliriz. Ama söyledikleri doğruları sırf geç kaldıkları için reddetmek zorunda değiliz. Geçmişte yaşadıklarımızı unutmayabiliriz. Ama başkalarının uğradığı zarardan memnuniyet duymadan da geçmişin hesabını sorabiliriz. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam olarak budur.

Bir insanın geçmişte susmuş olması, bugün söylediği doğruyu yanlış yapmaz. Ama bugün doğruyu söylemesi de geçmişteki sessizliğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Öyleyse hem geçmişin sorgulamada bulunalım hem de bugün söylenen doğrulara kapıyı kapatmayalım. Ve bütün bunları yaparken, yıllardır savunduğumuz adalet ve hakkaniyet ölçülerinden vazgeçmeyelim. Bizim adalet anlayışımızın gerçek değeri, kendi haklarımızı savunurken olduğu kadar, geçmişte bize haksızlık etmiş insanların haklarını savunurken de ortaya çıkacaktır.

“Oh olsun!” demeden de hesab sorabiliriz. Hatta asıl o zaman hakkaniyetle sorgulamada bulunmuş oluruz. 

TR724 Patreon

Bağımsız haberciliğe destek olun

TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Patron ol

Yorum Yap