İki yıl sonra Hocefendi’yi anlamak!

AHMET KURUCAN | YORUM
20 Ekim 2024… Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ebediyete irtihal ettiği gün. Aradan iki yıl geçti. Dile kolay, iki yıl! İnsan böyle zamanlarda ister istemez geriye dönüyor. Yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını ve belki de o günlerde yeterince fark edemediği şeyleri yeniden düşünüyor.
Benim için Hocaefendi’yi anlatmak kolay bir iş değil. Çünkü ortada yaklaşık 40 yıllık bir tanışıklık, talebelik, beraberlik ve şahitlik var. Hatırdan Satıra kitaplarını yazarken de aynı zorluğu yaşadım.
Nereden başlamalı, neyi anlatmalı, neyi dışarıda bırakmalı?
1985 yılına gidelim. İzmir’de talebelik yıllarımız. Sabahından akşamına kadar tefsir, hadis, fıkıh okuyoruz. Hocaefendi yalnızca bilgi aktarmıyor, bir insan yetiştirme gayreti içinde. Zamanın kullanılması, okuma disiplini, ibadet hayatı, insanlarla münasebetler… Her şey bu eğitimin parçası.
Peki Hocaefendi’nin bize bıraktığı asıl miras neydi?
Bence bu sorunun cevabını yalnızca kitaplarında, vaazlarında veya dünyanın dört bir yanında açılan kurumlarda aramak eksik kalır.
- Asıl miras, yetişmesine vesile olduğu insanların taşıdığı değerlerdir.
- İnsanı merkeze alan bir din anlayışı.
- Başkasının derdiyle dertlenme.
- Eğitim yoluyla topluma katkıda bulunma.
- Farklılıklarla birlikte yaşama.
- Ve bütün bunları herhangi bir karşılık beklemeden yapabilme iradesi.
Şu an yayın sırası bekleyen ‘Herkese Bir Sandalye’ kitabımda uzun uzun üzerinde durduğum bir sözü var Hocaefendi’nin: “Gönlünüzde herkesin oturabileceği bir sandalye olmalı!”
Bir sohbetinde bu düşüncesini şu cümleyle temellendiriyordu: “İnsan, Müslüman olmadan önce Allah’ın muhteşem bir sanatıdır.” Bana göre bu söz, onun insan tasavvurunun özeti.
Düşünün, karşınızdaki insan sizin dininizden, mezhebinizden, milletinizden veya dünya görüşünüzden olmayabilir. Ama insan olması, ona değer vermeniz için yeterli bir sebeptir. Hoşgörüden başlayıp farklı olanı kendi konumunda kabule, oradan gönülde sandalye ayırmaya ve nihayet birlikte yaşama düşüncesine uzanan bir ufuk bu. Bugün dünyanın yaşadığı kutuplaşmalara, savaşlara, din ve kimlik üzerinden üretilen düşmanlıklara baktığımda bu yaklaşımın kıymetini daha iyi anlıyorum.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatını yalnızca başarılar üzerinden okumak doğru olmaz. Son yılları büyük acılarla geçti. 2013 sonrasında başlayan, 15 Temmuz 2016 sonrasında ise tarifsiz boyutlara ulaşan hadiseler… Hapishaneler, hicretler, parçalanan aileler, kaybedilen hayatlar.
Bütün bunlar yaşanırken o da üzülüyor, ıstırap çekiyordu. Fakat insanlara yönelik hizmetlerin devam etmesini, karşılaşılan kötülüklerin insanı iyilik yapmaktan alıkoymamasını istiyordu.
Burada önemli bir hususun altını çizmeliyim; Hocaefendi’yi anmak, onu eleştirilemez bir şahsiyet olarak takdim etmek anlamına gelmemeli. Her insan gibi onun düşünceleri, tercihleri ve uygulamaları da tarihî şartları içinde değerlendirilebilir. Hatalar, eksiklikler, yanlış okumalar varsa konuşulabilir. Hatta konuşulmalıdır. Çünkü bir düşünce mirasına yapılabilecek en büyük hizmetlerden biri, onu anlamaya çalışmak, doğru taraflarını geliştirmek, eksik taraflarını tamamlamaktır. Şahıslara duyulan sevgi, aklı ve muhakemeyi devre dışı bırakmamalı.
Son ziyaretlerimden biri geliyor aklıma. Asude’deydik. On arkadaşımızla birlikte kısa bir ziyaret gerçekleştirdik. Hocaefendi hepimizi tek tek süzdü. Başını sallayarak mukabelede bulundu. Bir arkadaşımız, “Duanızı almak için geldik!” dedi. Dudakları kıpırdadı. Ayrılırken iki elini kaldırarak bizleri uğurladı.
O manzarayı unutamıyorum.
Bir insanın bedeni güçten düşebilir, hayatı sona erebilir. Peki fikirleri, yetiştirdiği insanlar ve başlattığı iyilikler? İşte bugün, vefatının ikinci yıl dönümünde asıl üzerinde durmamız gereken soru bu…
Hocaefendi’nin hatırasına sahip çıkmak, geçmişte yapılanları sürekli anlatmakla sınırlı kalmamalı. Bugün kaç insanın hayatına dokunuyoruz? Kaç gencin elinden tutuyoruz? Kaç farklı inançtan insanla samimi dostluklar kuruyoruz? Kaç mağdurun acısını hafifletiyoruz?
Bir de kendimize dönüp sormalıyız: Yaşadığımız acılar bizi daha merhametli, daha adaletli, daha mütevazı insanlar hâline getirdi mi? Çünkü bir insanın bıraktığı mirasın gerçek değeri, onu sevenlerin söylediklerinden ziyade hayatlarında yaşattıklarıyla ölçülür.
Hocaefendi artık aramızda yok. Fakat onun hayatı boyunca üzerinde durduğu eğitim, merhamet, diyalog, fedakârlık ve insanlığa hizmet düşüncesi bugün de önümüzde duruyor.
Bize düşen, geçmişi kutsallaştırmadan, acıları inkâr etmeden, hatalardan ders çıkararak bu değerleri geleceğe taşımak.
İki yıl sonra Hocaefendi’yi anarken içimden geçen dua şu: Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet, makamı âli olsun. Bize de onun hayatından öğrendiğimiz güzellikleri yaşama, eksiklerimizle yüzleşme ve geride hayırlı izler bırakma imkânı versin. Amin.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
