Türkiye-Azerbaycan: İki devlet, tek millet, farklı öncelikler!

AHMET KEMAL GENÇ | İNCELEME
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler yıllardır “iki devlet, tek millet” sözüyle anlatılıyor. Ancak zamanla abi-kardeş söylemine dönüşen bu ilişkide Türkiye “abi” rolünü üstlenirken Azerbaycan daha bağımsız olmayı tercih ediyor. Başörtüsü tartışması, İsrail’le ilişkiler ve Karabağ sonrası artan özgüven, iki ülkenin çıkarlarının her zaman örtüşmediğini gösteriyor. Bu, geçici bir tartışma mı, yoksa ilişkilerin yeniden tanımlanmasının işareti mi?
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, yıllardır “iki devlet, tek millet” sözüyle anlatılır ama zamanla abi-kardeş söylemine dönüştü; Türkiye “abi” rolünü üstlenmeyi ve hiyerarşik bir ilişki kurmayı tercih ediyordu. Azerbaycan ise daha bağımsız olmayı…
Özellikle 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Türkiye’deki siyasi söylem, bu rolü daha belirgin biçimde öne çıkardı. Ancak Azerbaycan’ın savaş sonrasında artan özgüveni ve bağımsız dış politika arayışı, Ankara’nın abilik yaklaşımıyla Bakü’nün eşit ortaklık beklentisi arasındaki gerilimi de görünür kıldı.
Ortak dil ve tarih, enerji hatları, askeri işbirliği ve karşılıklı yatırımlar bu yakınlığın temelini oluşturur. Ancak son günlerde yaşanan tartışmalar, iki ülkenin çıkarlarının ve ideolojisinin her zaman örtüşmediğini bir kez daha gösteriyor. Başörtüsü üzerinden başlayan gerilim, İsrail’le ilişkiler ve geçmişten gelen siyasi hassasiyetlerle birleşince daha geniş bir anlam kazanıyor.
Peki, Türkiye ile Azerbaycan arasında gerçekte ne yaşanıyor? Bu, geçici bir siyasi tartışma mı, yoksa iki ülkenin değişen güç dengeleri içinde ilişkilerini yeniden tanımlamasının işareti mi?
Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ilişkiler, ortak tarih ve dilin ötesinde, zaman zaman güç ve egemenlik tartışmalarıyla da şekillendi. 1991’de Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke Türkiye oldu. Daha ilk yıllardan itibaren Ankara ile Bakü arasındaki yakınlığın sınırlarını, güvenlik kaygıları ve bağımsız karar alma isteği belirledi.
Çıkar çatışması…
Bu gerilimin en çarpıcı örneklerinden biri, 1994 ve 1995’te Haydar Aliyev yönetimine karşı ortaya çıkan darbe girişimi iddialarıydı. Özellikle Mart 1995’te Rovşen Cavadov’un komuta ettiği OPON biriminin ayaklanması, iktidarı hedef alan silahlı bir çatışmaya dönüştü. Aliyev yönetimi, bazı Türk vatandaşlarını ve Türkiye’deki üst düzey yetkilileri olayla ilişkilendirdi. Ancak Türkiye devletinin girişimi yönettiği iddiası ispatlanamadı; olayın arka planı tartışmalı kaldı. Yine de bu kriz, kültürel yakınlığın devletler arasındaki güvensizliği ve çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmadığını gösterdi.
Buna rağmen ilişkiler kopma noktasına gelmedi. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in arabulucu rolü ve Haydar Aliyev’le kurduğu kişisel ilişki, krizin iki ülke arasındaki bağları koparmasını önledi. Kaynaklara göre Demirel, 1995’teki darbe girişimi öncesinde Aliyev’i uyardı. Aliyev’in daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuşması da iki ülke arasındaki yakınlığın yeniden teyidi açısından önemli bir adım oldu.
Enerji ve güvenlik işbirliği zamanla güçlendi. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve diğer yatırımlar iki ülkeyi ekonomik ve stratejik açıdan birbirine daha fazla bağladı. Ancak ilişkiler yeni bir sınavdan daha geçti. Türkiye’nin 2009’da Ermenistan’la normalleşme girişimleri, Karabağ meselesi çözülmeden Ankara’nın Erivan’la yakınlaşmasından kaygı duyan Bakü’de rahatsızlık oluşturdu. Bu gelişme, ortaklık söylemine rağmen iki ülkenin önceliklerinin her zaman örtüşmediğini gösterdi.
Ancak 2010’da imzalanan stratejik ortaklık ve karşılıklı yardım anlaşması ise ilişkileri yeniden güvenlik temelli bir zemine taşıdı.
2020’deki İkinci Karabağ Savaşı ise yeni bir dönemin kapısını açtı. Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği siyasi ve askeri destek, savaş sonrasında iki ülke arasındaki işbirliğini daha ileri bir düzeye taşıdı. 2021’de imzalanan Şuşa Bildirisi’yle ilişkiler müttefiklik seviyesine yükseldi. Ancak Karabağ zaferi, Bakü’nün kendi askeri kapasitesine ve bağımsız dış politika çizgisine duyduğu güveni de artırdı. Böylece Ankara’nın kendisine biçtiği “abi” rolü ile Azerbaycan’ın egemen bir müttefik olarak eşitlik beklentisi arasındaki gerilim daha görünür hale geldi.
Başörtüsü tartışması diplomatik gerilime dönüştü
Aslında Türkiye-Azerbaycan arasındaki görünmeyen gerilim, Azerbaycan’da okul kıyafetleri ve başörtüsü etrafında yaşanan tartışmayla görünür hale geldi. Başörtülü öğrencilerin okula alınmadığına ilişkin haberler, kıyafet kurallarını siyasi bir tartışmaya dönüştürdü. Yönetim uygulamayı laik eğitim ve okul düzeniyle açıklarken, eleştiriler bunun fiilî bir başörtüsü yasağına dönüştüğü üzerinde yoğunlaştı.
Aliyev, bu tartışma büyümeden önce, 2 Ekim’de iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi’nin kongresinde ülkesinin iç işlerine müdahale edilmesine karşı çıktı. Karabağ zaferinin Azerbaycan’ın kendi gücüyle kazanıldığını vurguladı ve silahları dünya fiyatlarından, bazı durumlarda daha yüksek bedellerle satın aldıklarını söyledi. Bu sözler Türkiye’yi doğrudan hedef almıyordu; ancak Bakü’nün egemenlik ve bağımsız karar alma konusundaki hassasiyetini ortaya koyuyordu.
Bu tartışmalar başlamadan önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 22 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bazı ülkelerdeki başörtüsü yasaklarını kadınların temel haklarına saldırı olarak değerlendirdi. Erdoğan, aslında konuşmasında Azerbaycan’ı doğrudan hedef almıyordu. Ancak bu açıklama, Azerbaycan’daki tartışma başlayınca birlikte ele alındı ve Türkiye’deki bazı siyasi aktörlerin Bakü’ye yönelik eleştirileriyle birleşti.
Bakü’nün yanıtı ise sert oldu. Yeni Azerbaycan Partisi, 13 Ekim’de yayımladığı açıklamada AKP’yi Azerbaycan’ın iç işlerine karışmakla suçladı. Böylece okul kıyafetleri üzerinden başlayan tartışma, egemenlik ve karşılıklı saygı meselesine dönüştü.
İsrail meselesi, ortaklık içindeki farklılıklar
İlişkilerdeki bir diğer ayrışma, Azerbaycan’ın İsrail’le enerji ve savunma işbirliğini sürdürmesi. Türkiye, Gazze savaşı nedeniyle İsrail’e karşı sert tutum alırken Bakü, ilişkilerini kendi güvenlik ve dış politika çıkarları doğrultusunda yürütüyor.
14 Ekim’de Aliyev’in İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’u Bakü’de ağırlaması bu farkı görünür kıldı. Ertesi gün Hakan Fidan ve bazı temsilciler, Herzog konuşurken zirve salonunu terk etti. Buna rağmen Fidan’ın aynı gün Aliyev’le görüşmesi, siyasi farklılıklara karşın iki ülkenin stratejik ilişkilerini korumak istediğini gösterdi.
Enerji hattı da bu çelişkiyi ortaya koyuyor. Reuters’ın Kpler verilerine dayandırdığı habere göre, Azerbaycan’ın Ceyhan üzerinden İsrail’e gönderdiği petrol 2025’te günlük ortalama 94 bin varile ulaştı; bu, bir önceki yıla göre yüzde 31 artış demek. Türkiye İsrail’le doğrudan ticareti durdurduğunu açıklasa da Azerbaycan petrolü Türkiye’deki Ceyhan terminalinden uluslararası pazarlara, İsrail dâhil, ulaşmayı sürdürüyor.
Ekonomik çıkarlar ve kardeşlik siyaseti dengesi
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ekonomik ilişkilerin siyasi boyutu da göz ardı edilemez. İki ülke liderlerinin yakın çevreleriyle bağlantılı şirket ve iş insanlarının enerji, inşaat, savunma ve altyapı projelerinde önemli paylar üstlenmesi, ilişkilerin yalnızca diplomatik ve askeri değil, ekonomik çıkarlar üzerinden de şekillendiğini gösteriyor.
Bugünkü gerilim, bu uzun tarih içinde yeni bir kopuş anlamına gelmek zorunda değil. 1995’teki darbe girişimi iddiaları, 2009’daki Ermenistan açılımı tartışması ve Karabağ savaşı sonrasında derinleşen ittifak, iki ülke ilişkisinin tek çizgide ilerlemediğini gösteriyor. Yakınlık kadar güvensizlik, ortak çıkarlar kadar bağımsız hareket etme isteği de bu ilişkinin bir parçası. “İki devlet, tek millet” sözü iki halk arasındaki bağı anlatıyor; ancak devletlerin her konuda aynı tercihi yapacağı anlamına gelmiyor.
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.
