FON VURGUNU | ‘Yalancı’ cennetin sınırları daralırken!

FON VURGUNU | ‘Yalancı’ cennetin sınırları daralırken!

Beşinci Şuâ’nın aynasında Türkiye’nin siyasî ekonomisi…

Bediüzzaman Said Nursî, Beşinci Şuâ’da ahir zaman rivayetlerini yorumlarken son derece çarpıcı bir tasvir üzerinde durur: Deccal’in yalancı bir cenneti ve cehennemi vardır. Kendisine tâbi olanları cennetine, olmayanları cehennemine gönderir.

Bu tasvirin üzerinde biraz düşünelim.

Burada yalnızca insanları aldatan bir şahıstan bahsedilmiyor. İnsanlara dünya nimetleri sunabilen, onları bu nimetlerden mahrum bırakabilen ve her iki imkânı da hâkimiyetini sürdürmek için kullanabilen bir güçten söz ediliyor.

Bediüzzaman, rivayetlerdeki olağanüstü büyüklük tasvirlerini yorumlarken Deccal’in şahs-ı manevîsine dikkat çeker. Yani karşımızdaki mesele, tek bir insanın fizikî veya şahsî kudretinden ibaret değildir. Onun temsil ettiği cereyanın, kurumların ve araçların meydana getirdiği güçtür.

Bu yaklaşım, Beşinci Şuâ’yı yalnızca geçmişin dinî tartışmaları içinde değil, modern iktidar ilişkileri açısından da düşünmeye imkân veriyor.

Öyleyse bugün Türkiye’ye bakalım.

Bir siyasî düzenin insanları kendisine bağlamak için kullandığı en etkili araçlardan biri, belki de onların geçim kaynakları üzerindeki etkisidir. Kime ne kadar kazandırabiliyor? Kimden neyi alabiliyor? Daha önemlisi, insanları kazançlarını kaybetmekten ne kadar korkutabiliyor?

Türkiye’nin son 15 yılını bu üç soru üzerinden okumak, alışılmış siyasî analizlerden farklı bir pencere açabilir.

Rantın merkezinden mecburiyetin çevresine

2010 referandumu, Türkiye’nin siyasî güç ilişkileri bakımından önemli bir dönüm noktasıydı. Eski askerî ve bürokratik vesayet yapılarının gerilemesi, yürütme üzerindeki kurumsal denetimin de zamanla zayıfladığı bir dönüşümle birlikte ilerledi. 2013 sonrasındaki siyasî çatışmalar, 15 Temmuz’u izleyen olağanüstü hâl uygulamaları ve 2017 anayasa değişikliği bu merkezileşmenin sonraki aşamalarını oluşturdu. Ancak bu hikâyenin yeterince üzerinde durulmayan bir ekonomik boyutu var.

Kamu kaynaklarının dağıtımı, ihaleler, teşvikler, istihdam ve idari izinler üzerindeki siyasî etkinin artması, ekonomik hayatın bir bölümünde iktidara yakınlığı daha önemli hâle getirdi.

Böyle bir düzende herkes aynı kazancı elde etmez. Merkeze yakın çevrelerin erişebileceği ekonomik fırsatlarla, daha dış halkalardaki iş insanlarının, esnafın veya sıradan vatandaşların beklentileri farklıdır.

En yukarıda büyük ölçekli ekonomik ilişkiler bulunabilir. Aşağıya doğru indikçe imkânların niteliği değişir. Bir kamu sözleşmesi, bir atama, bir terfi, bir sosyal yardım veya mevcut işini koruyabilme beklentisi önem kazanabilir. 

Fakat bu yapının devamını sağlayan şey, yalnızca dağıtılan ekonomik menfaatler değildir. İnsanların kaybetmekten korktukları şeyler de bu düzenin bir parçasıdır. Bir memurun görevini, bir esnafın müşterisini, bir iş insanının sözleşmesini, bir ailenin geçim güvencesini kaybetme endişesi, siyasî davranışların sınırını etkileyebilir.

Bu noktada iktidar ile vatandaş arasındaki ilişki, yalnızca destek ve karşılık ilişkisinden ibaret olmaktan çıkar. Ortaya bir mecburiyet düzeni çıkabilir.

Cehennemin sınırları da kademelidir

Madalyonun diğer yüzünde muhalefetin karşılaşabileceği ekonomik maliyetler bulunuyor. Burada da tek tip bir uygulamadan değil, farklı derecelerde ortaya çıkabilen baskı ve mahrumiyet mekanizmalarından söz etmek gerekir. 

Büyük ekonomik veya toplumsal etki kapasitesi bulunan bir muhalifin karşılaşabileceği risklerle, bir kamu çalışanının yahut küçük bir işletme sahibinin karşılaşabileceği riskler aynı değildir.

Bir şirket açısından mali ve idari müdahaleler, bir gazeteci açısından mesleki imkânların daralması, bir öğretmen açısından görev güvencesi, bir esnaf açısından ticari ilişkileri kaybetme endişesi önem taşıyabilir.

Üstelik bu tür mekanizmaların toplumsal etkisi, yalnızca doğrudan yaptırıma uğrayanlarla sınırlı kalmaz. Başkalarının karşılaştığı sonuçları gören insanlar, kendi hayatlarında ne kadar risk alabileceklerini yeniden hesaplamaya başlayabilir.

Baskının en etkili biçimlerinden biri de budur: Herkesin kapısını çalmasına gerek kalmadan, insanların geleceğe ilişkin korkularına yerleşebilmesi. Ancak bu insanlara kolayca korkak, menfaatçi veya duyarsız demek, meseleyi anlamaktan uzaklaştırır.

Kredi borcunu ödemeye çalışan bir insanın suskunluğunu, işini kaybetmiş bir öğretmenin ihtiyatını veya çocuklarının geleceğini düşünen bir ailenin siyasî mesafesini yalnızca ahlaki bir tercihle açıklayamayız.

İnsanlar bazen kazanç elde etmek için, bazen de zaten sahip oldukları mütevazı hayatı koruyabilmek için mevcut düzene uyum gösterirler.

Ben buna mecburiyetin siyasî ekonomisi diyorum. Ve bu düzenin en dikkat çekici tarafı, kendisinden kazanç elde edenlerle kendisinden zarar görmekten korkanları aynı bağımlılık ilişkisinin farklı taraflarına yerleştirebilmesidir.

Ya dağıtılacak nimetler azalırsa?

Şimdi meselenin daha az konuşulan tarafına gelelim. Türkiye’nin ekonomik kaynakları sınırsız değil. Üretim kapasitesi, verimlilik, dış finansman ihtiyacı, enerji bağımlılığı, enflasyon ve yatırım ortamı gibi sorunlar ekonominin hareket alanını etkiliyor.

Hukuki öngörülebilirliğin zayıflaması da bu sorunları ağırlaştırabilecek bir unsur. İşte böyle bir ortamda ekonomik kaynakların siyasî bağlılık üretmek amacıyla dağıtılması, zamanla ciddi bir açmazla karşılaşabilir.

Herkesi aynı ölçüde memnun etmek mümkün olmadığında dağıtım daha seçici hâle gelebilir. Önce dış halkaların payı azalabilir. Daha önce ekonomik ilişkilerinden memnun olan kesimler, artık aynı fırsatlara ulaşamayabilir. Büyük kazançların yerini mevcut imkânları kaybetmeme çabası alabilir.

Bu sırada hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı yeni toplumsal itirazları besleyebilir. Böylece iki hareket aynı anda yaşanabilir. Bir tarafta ekonomik nimetlerden faydalanabilenlerin çevresi daralırken diğer tarafta hoşnutsuzluk ve itiraz edenlerin çevresi genişleyebilir. Bu, siyasî iktidar açısından da ekonomik bir açmaz üretir.

Çünkü yalnızca ödüllendirme imkânları daralmaz; artan itirazları denetim altında tutmanın maliyeti de yükselebilir. Daha fazla denetim, daha fazla idari müdahale, daha fazla hukukî belirsizlik ise ekonomik güveni yeniden olumsuz etkileyebilir.

Kısacası, cennetin sınırları daralırken cehennemin sınırları genişleyebilir.

Burada kaçınılmaz bir siyasî son tarif etmiyorum. Daha önemli bir meseleye, kendi işleyişinden kaynaklanan bir sürdürülebilirlik krizine dikkat çekiyorum. Çünkü ekonomik nimetler üzerinden kurulan bağlılık, nimetlerin azalmasıyla; korku üzerinden kurulan uyum ise korkunun maliyetinin artmasıyla farklılaşabilir.

Fon krizi: Cennettekilerin güveni de sarsılırsa

Son haftalarda Türkiye’nin gündemini meşgul eden yatırım fonu krizi, bu tartışmaya son derece güncel bir boyut kazandırdı. Sermaye Piyasası Kurulunun 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fon için tasfiye süreci başlatıldı. TBMM’de 20 Ekim’de açıklanan rakamlara göre bu fonlarda 455.758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Soruşturmalarda piyasa manipülasyonu, içeriden bilgi kullanımı ve haksız kazanç iddiaları gündeme geldi. Bazı şüpheliler hakkında tutuklama kararları verildi. Öte yandan kamu kurumları yatırımcıların zararlarını gidermeye ve tasfiyeyi yürütmeye yönelik adımlar attı.

Henüz sonuçlanmamış soruşturmaların bütün iddialarını kesinleşmiş gerçekler gibi kabul edemeyiz. Fakat fon krizinin düşündürdüğü asıl mesele bunun da ötesinde.

Ekonomik düzenin nimetlerinden faydalanabilen insanlar, o düzenin kurallarına ve koruyucu kurumlarına ne kadar güvenebiliyor?

Bir yatırımcı, parasını yatırdığı fonun denetlendiğini ve kuralların herkese aynı şekilde uygulanacağını düşünüyorsa, ekonomik kararını buna göre verir. Ancak kamuoyunda bazı kişilerin önceden bilgi sahibi olup olmadığı, haksız kazançların nasıl oluştuğu ve denetim kurumlarının neden zamanında müdahale etmediği tartışılmaya başladığında mesele yalnızca maddi kayıpla sınırlı kalmaz.

Ekonomik güven duygusu da sorgulanır. 

Burada Beşinci Şuâ’nın metaforunu yeniden hatırlayalım. Yalancı cennetin vaadi, yalnızca nimet sunabilmesi değildir. O nimetlerin insanı güvende tutacağına inandırabilmesidir.

Peki, bu güven aşınırsa?

Yalancı cennetin en büyük krizi, artık cennettekilerin bile kendilerini güvende hissetmemesi olabilir.

Halkın tavrı değişiyor mu?

Fon krizinin toplumsal yansımalarına ilişkin araştırmalar, bu soruyu ciddiyetle ele almamızı gerektiriyor. BETİMAR’ın 5–9 Ekim 2026 tarihlerinde yaptığı araştırmada katılımcıların yüzde 70’i, fon krizi nedeniyle hükümete ve siyasî kurumlara güveninin azaldığını belirtiyor. Aynı araştırmada AKP seçmenlerinin yüzde 30,5’i, MHP seçmenlerinin ise yüzde 46’sı sorumluluğu en fazla hükümette görüyor. 

AREA Araştırma’nın aynı dönemde gerçekleştirdiği çalışmada ise katılımcıların yüzde 59,4’ü sorumlular hakkında gerekli soruşturmanın yapılıp cezaların verileceğine inanmadığını ifade ediyor.

Bu veriler, toplumun önemli bir kesiminde yalnızca ekonomik kayba değil, kurumsal denetime ve hesap verebilirliğe ilişkin kaygıların bulunduğunu gösteriyor. Ancak siyasî güven kaybıyla siyasî tercihin değişmesi aynı şey değildir.

İktidara yıllardır destek veren bir insanın ekonomik yönetime ilişkin güveni azalabilir ama güvenlik, kimlik, inanç veya alternatiflere ilişkin değerlendirmesi değişmeyebilir.

Bir başkası ise siyasî tercihinden bağımsız biçimde yatırımlarını, ticari ilişkilerini veya geleceğe dönük ekonomik kararlarını değiştirebilir. Dolayısıyla fon krizinin toplumsal etkisini yalnızca seçim anketlerine bakarak anlamak mümkün değil.

Asıl bakılması gereken, insanların ekonomik kurumlara, hukukî güvencelere ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere duydukları güvenin nasıl değiştiğidir.

Özellikle şu soru önem kazanıyor: Bir zamanlar mevcut ekonomik düzenin kendisine güvence sağladığını düşünen bir insan, artık güvencesinin siyasî ilişkilerden değil, herkese eşit uygulanan hukuktan gelmesi gerektiğini düşünmeye başlarsa ne değişir?

Bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz.

Ancak böylesi bir değişim, yalnızca bir partiye verilen desteğin azalması veya artmasından daha derin bir toplumsal dönüşüm anlamına gelebilir.

Yalancı cennetin gerçek karşıtı

Beşinci Şuâ’daki cennet ve cehennem tasvirleri üzerinde düşünürken bir noktayı unutmamak gerekiyor. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği mesele, yalnızca insanların bir kısmının nimete, diğer kısmının mahrumiyete ulaşması değildir. Görünüşte nimet olan şeyin insanı esaret altına alabilmesi, görünüşte mahrumiyet olanın ise başka bir hakikate işaret edebilmesidir.

Günümüzün ekonomik ve siyasî ilişkilerine bu açıdan baktığımızda önemli bir soruyla karşılaşıyoruz. Siyasî yakınlığı sayesinde ekonomik avantaj kazanan bir insan, bu avantajını kaybetmemek için sürekli bağlılık göstermek zorunda hissediyorsa gerçekten ne kadar özgürdür?

Öte yandan mevcut düzene mesafeli duran bir vatandaş, işini, gelirini veya geleceğini riske atma endişesi taşıyorsa haklarını ne ölçüde özgürce kullanabilir?

İkisinin de hayatında, farklı sebeplerle, aynı bağımlılık ilişkisi belirleyici hâle gelebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca ekonomik kaynakların kimlere dağıtıldığı değildir. Asıl mesele, insanların haklarına ulaşmak ve geçimlerini korumak için siyasî iktidarla nasıl bir ilişki kurmak zorunda hissettikleridir.

Bir toplumun özgürlüğü, iktidara yakın olanların ne kadar kazandığıyla veya muhaliflerin ne kadar kaybettiğiyle ölçülemez. Özgürlüğün daha temel bir ölçüsü vardır: Bir insanın siyasî görüşünü değiştirdiğinde, itiraz ettiğinde veya hiçbir siyasî çevreye yakın durmadığında hayatını sürdürebileceğine güvenebilmesi.

İşte bu nedenle yalancı cennetin karşıtı başka bir siyasî cennet değildir. Herkesin hakkını siyasî yakınlıktan bağımsız olarak koruyabilen bir hukuk düzenidir.

Ve belki de bugün Türkiye’nin önündeki en önemli toplumsal soru şudur: İnsanlar, kendilerine nimet dağıtan bir gücün yakınında bulunmayı değil, hiç kimsenin keyfî biçimde nimet dağıtamadığı ve kimseyi keyfî biçimde mahrum bırakamadığı bir düzeni güvence olarak görebilecekler mi?

Çünkü yalancı cennetlerin cazibesi de yalancı cehennemlerin korkusu da insanın hayatını bir başkasının keyfine bırakmak zorunda olmadığı yerde anlamını kaybetmeye başlar.

TR724 Patreon

Bağımsız haberciliğe destek olun

TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Patron ol

Yorum Yap