Davet yolunda dökülenler 

Davet yolunda dökülenler 

Ağacın bütün hatırasını taşıyarak göçen yaprağa…

“Hepimiz düşüyoruz… Ve yine de biri var ki bu düşüşü sonsuz bir şefkatle ellerinde tutuyor.”
Rainer Maria Rilke, “Sonbahar”

Fethi Yeken’in ‘Davet Yolunda Dökülenler: Nasıl ve Niçin’ adlı küçük kitabı, İslam’a hizmet yolunda yürürken istikametini kaybeden, sonra da düşen insanları anlatır. Nedense kitabın adı içeriğinden daha çok akılda kalır. Arapça adındaki mütesâkıtûn kelimesi birer birer, peş peşe düşenleri ifade eder; insanın gözünün önüne dalından tek tek dökülen yapraklar gelir.

Belki de bu isim, her birimizin içinde sakladığı o derin kaygıya dokunduğu içindir: Ya bir gün ben de dökülürsem? Ya yola adanmışken menzile varamazsam? 

Evet, bazı yapraklar dallarından düşer, rüzgârın eliyle savrulur. Dalıyla irtibatını muhafaza eden nazenin yapraklar ise ne kadar ince ve nazik olsalar da yeşil ve yaş kalır; ağaç henüz kemale ermemiş olsa da, bütün ağacın hatırasını kendinde taşır.

Yeken’in kitabı, davet yolundaki insanın ilkelerine sadık kalmaya ve fedakârlığa çağırırken, onu geriye sürükleyebilecek tuzaklara karşı da uyarır. İlk bölümde Asr-ı Saadet’ten önemli örnekler sunar. Ardından dökülmenin sebeplerini inceler ve insaflı bir ayrım yapar: Sebep bazen hareketin, bazen ferdin, bazen de dış şartların kendisindedir.

Yeken’in bu örnekler üzerinden verdiği ana mesaj şudur: Dökülme aniden, bir yıkım şeklinde gelmez. Adım adım gelir. Önce idealizm yerini menfaate, sancı yerini rahatlığa, fedakârlık da statü tutkusuna bırakır. Bu, Hayrü’l-Kurûn’dan bugüne değişmeyen bir sünnettir denebilir.

Asr-ı Saadet’te bile dalından kopan yapraklar olmuştur. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının oğlu Ubeydullah b. Cahş, Habeşistan’a ilk hicret edenlerdendi. Orada Müslümanlarla irtibatını kesti, kendini içkiye verdi. Merkezle ve kökle irtibatı kalmayınca çevrenin tesirine karşı koyamadı ve sonunda uğruna hicret ettiği dini terk etti. 

Oysa eşi Ümmü Habîbe, aynı gurbette, aynı şartlarda imanını korudu. Onları ayıran coğrafya değil, Müslüman kardeşleriyle olan bağdı. Bu hadise, hicret gibi büyük bir fedakârlığı göze almış olmanın insanı sonraki imtihanlardan korumadığını gösterir. Çünkü insanın geçmişte yaptığı fedakârlıklar, gelecekteki istikametinin garantisi değildir.

Thomas Carlyle, büyük insanı ve büyük uyanışları gökten çakan bir şimşeğe, o ideale gönül veren kitleleri ise onun gelişini bekleyen yakıtlara benzetir. O geldiğinde onlar da alev alır. Oysa alev, yakıtın kendisine ait değildir; şimşeğin tutuşturduğu bir emanettir. Kayma, alevin kendilerine ait olduğunu sandıkları an başlar. İnsanlar bir zamanlar bir idealin rüzgârıyla alev almışken, zamanla bu ışık ve sıcaklığın kendi öz nitelikleri olduğuna inanmaya başlar. 

Yeken’in anlattığı insanlar bir zamanlar hizmete sıkı sıkıya bağlıydılar. Gençliklerinin baharında, toplumun büyük kapısından girmeden önce bağlılığın ve itaatin örneğiydiler. Sonra kendilerini bir şey sanma, saygın bir mevki edinmeye başladılar; belki de o mevkie davetin sırtından ulaştılar. İşte o zaman değiştiler. Yeken’in ifadesiyle, Allah’ın inayeti yetişmezse topukları üzerinde geri döner, kendilerini kucaklayan beşiğe ve onları yetiştiren topluluğa savaş açar, ellerinden tutup onları İslam’a getirenlere nankörlük ederler. 

Oysa ağacını hor gören meyve gülünçtür. Meyve ne kadar parlak olursa olsun, tadını dalından, dalı gövdesinden, gövdesi de toprağın altındaki görünmeyen köklerden alır.

Hocaefendi eski bir vaazında, tarihte hiç kimsenin düşerken “Kaydım!” demediğini hatırlatır. Kayan, yürüdüğünü sanır. Hz. Âişe validemize, “Kişi ne zaman kötü olur?” diye sorulduğunda verdiği cevap da budur: “İyi olduğunu sandığı zaman.” 

Kayanların ilki İblis’ti. Secdeden yüz çevirip düşerken bile suçu kendinde değil, Rabbinde aradı: “Beni azdırmana karşılık…” (A’râf, 16) İlk düşüşün ilk cümlesi bir itiraf değil, bir suçlamaydı. O günden beri her kayan, aynı cümlenin bir başka versiyonunu kurar: “Beni buna sen mecbur bıraktın!”

Adım adım kaymanın resmini ise Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), İbn Mes’ûd’un rivayet ettiği bir hadis-i şerifte çizer: “Küçümsenen günahlardan sakının.” 

Sonra bir benzetme yapar: Bir topluluk çölde konaklar. Biri bir çubuk getirir, öbürü bir çubuk daha. Çubuklar birikir, bir yığın olur, ateş yakılır ve içine atılan her şey pişer. Küçük günahlar da bir insanda böyle birikip onu helak eder. (Ahmed b. Hanbel Müsned). 

Enes b. Mâlik de şöyle der: “Sizin gözünüzde kıldan ince olan işleri, biz Resûlullah zamanında helak edici sayardık.” (Buhârî, Rikâk)

Kayan yalnız kendisi düşmez; tırmanmaya çalışanı da aşağı çekmek ister. Bu durum bir yengeç sepetine benzetilir: Sepetteki yengeçlerden biri dışarı tırmanmaya çalışınca, diğerleri onu kıskaçlarıyla tutup geri çeker. Sonunda hiçbiri kurtulamaz. Bir topluluk da ortak sancısını kaybettiğinde bir yengeç sepetine döner. Yukarı bakan herkes bir tehdit, tırmananlar ise bir rakip sayılır. 

Bu sepetin ilk yengeci de İblis’ti. “Şu benden üstün yaptığını gördün? Andolsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, onun soyunu pek azı dışında kumandam altına alacağım!” (İsrâ, 62). Kur’ân-ı Hakîm, İblis’in iki yüzünü gösterir: Suçlayan ve başkalarını da saptırmaya yönelen.

Saint-Exupéry, bir gemiyi meydana getiren şeyin yelkenler, çiviler ve kalaslar değil, denize duyulan sevgi olduğunu söyler. Çünkü gemi, parçaların toplamından ibaret değildir; onları bir araya getiren ortak teveccühün eseridir. Bir topluluk da böyledir. Kurumlar, makamlar ve vazifeler ancak ortak bir idealin etrafında anlam kazanır. O sevgi kaybolduğunda mâbet yıkılır; geriye birbirinin yerini almaya çalışan taşlar kalır. Peki o taşlar neye tutunacaktır?

Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası’nın ilk mektubunda bu soruya cevap verir. Kendisinden daha kuvvetli ve daha ihlâslı insanların hizmeti sürdürdüğünü görmekten duyduğu sevinci anlatır; onları Risale-i Nur’un “sahip, muhafız ve vârisleri” olarak anar. Sonra ekler: “Siz de bu biçare kardeşinizi risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz.” 

Bediüzzaman’ın bu sözleri, bugün Fethullah Gülen Hocaefendi’yi düşünürken de hatıra gelir. Ağacın bütün hatırasını taşıyan o yaprak, geleneğin kökünden hiç kopmadan yaşadı ve öyle göçtü. Bugün sohbetleri ve eserleriyle o ağacın dallarında “hitap çiçekleri” açmaya devam ediyor. Onu dinleyen, hâlâ onunla sohbet ediyor.

Bir yaprak hem bütün bir ağacın hatırası, hem de tamamlanmamış bir ağacın hayalidir.

“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma.” (Âl-i İmrân, 8)

TR724 Patreon

Bağımsız haberciliğe destek olun

TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Patron ol

Yorum Yap