Tüm zaman yalnızlarına

Tüm zaman yalnızlarına

“Ey insanlar! Hidayet yolunda, yolcularının azlığından dolayı yalnızlığa kapılmayın.”
Hz. Ali 

İLHAN YILDIRIM | YORUM 

Güneş, Mekke’nin kızgın kumlarına veda ederken şehir ağır ağır karanlığa gömülürdü. Kervanların çıngırakları seyrelir; Kâbe’nin avlusunda kabile reislerinin kahkahaları, pazarlıkların yeminleri ve taş putlara sunulan adakların telaşı tek bir uğultuda birleşirdi. Gündüz gözüyle küçücük görünen putların gölgeleri, akşam indikçe büyürdü. 

Taştan ilahlar böyledir; ancak karanlık bastıkça boy atarlar.

Çocuklar ise taşların her birine oyunda bir rol atarlar ve böylece varoluşuna geçici olarak bir biçim ve tanım kazandırması gibi, gerçekliği dönüştürürler. 

“Çocuk için önemli olan çakıl taşları veya oyunun kuralları değildir; bunlar sadece uygun bir tuzaktır. Önemli olan çocuğun oyuna olan hayranlığıdır; oynama arzusuyla taşları dönüştürür.” 

Büyük korkusuyla taşı ilaha çevirir, çocuk ise hayranlığıyla oyuna.

Çöl en kıymetlisini her zaman görünmezde saklar. Kuyu olmadan hayat bir hayalete, güneşin düşürdüğü bir gölgeye dönüşür. Mekke’nin kuyusu Zemzem’di. O, çölün ortasında bırakılmış bir annenin ve susuzluktan ağlayan bebeğinin yanı başında kaynamıştı. Bu çöl bir de ev saklıyordu. Onu çok evvelden bir baba ile oğlu, görünmeyen Bir’in adına yükseltmişti. 

“Ev, yıldızlar, çöl… Onları güzel yapan, gözle görülmeyen bir şeydi!” “Her şeyi tutan bir şey.”

O yıllarda, şehrin Muhammedü’l-Emîn dediği o güzel insanın hanesinde bir çocuk büyüyordu. Adı Ali’ydi; henüz on yaşlarındaydı. Mekke’yi kıtlık sardığında, amcası Ebû Tâlib’in yükünü hafifletmek için Efendimiz Sallallâhu aleyhi vesellem onu yanına almıştı.

Ali’nin büyüdüğü o hane çokluktan ve rengarenklikten uzaktı. Aile hayatının sadeliği çocukların karakterini şekillendirir denilir. Belki de anne babanın çocuğuna verebileceği en değerli hediye sınırsız olasılıklar değil, sınırlı seçeneklerdir. Bu sade anlarda huzur bulabilen ve Allah ile beraber olabilen bir ruh, dünyanın bütün gürültüsüne karşı durabilir.

Bir gün küçük Ali, Efendimiz’i (sas) ve hanımı Hatice’yi ömründe görmediği bir hâlde buldu. Yan yana durmuşlar; göklerin ve yerin tek Yaratıcısı’nın huzurunda eğilmiş, sonra alınlarını yere koymuşlardı. Önlerinde ne bir taş vardı ne bir suret. 

“Bu nedir?” diye sordu. Efendimiz (sas) ona, Allah’ın kendisi için seçtiği dini anlattı; onu yokluğu ve çokluğu muhal olan Allah’a davet etti. Ali, “Bu, daha önce hiç işitmediğim bir şey,” dedi. “Babam Ebû Tâlib’le konuşmadan bir karar veremem.” Davet henüz açıktan yapılmadığı için Efendimiz (sas) bu sırrın yayılmasını istemedi:

“Kabul etmezsen bunu kimseye söyleme,” buyurdu.

Ali o geceyi düşünerek geçirdi. Sabah olduğunda Allah onun kalbine İslâm’ı yerleştirmişti; Efendimiz’in (sas) yanına gelip îmân etti. Siyer kaynakları, o sabah söylediği sözü şöyle nakleder: “Allah beni yaratırken babama danışmadı ki ben O’na ibadet etmek için babama danışayım.”

Ali, aradığı Gül-i Muhammedî’yi bir hanede bulmuştu. Enes b. Mâlik’in anlattığına göre, “Bir kimse Hz. Peygamber (sas) ile musafaha etse bütün gün O’nun râyiha-i tayyibesini duyardı. Mübarek elini hangi çocuğun başına sürse, o çocuk diğer çocuklardan güzel kokusuyla fark edilirdi. Bir yoldan geçse, oradan geçenler Resûlullah’ın geçtiğini güzel kokusundan bilirlerdi.” 

İshak b. Râhûye’nin ifadesiyle, o güzel râyiha O’na hastı; dışarıdan sürünülmüş bir koku değildi.

Hocaefendi’nin enfes hitabıyla: “Ey kupkuru çölleri cennete çeviren Gül!” bir çocuğun kalbinde de çiçek açmıştı.

Peygamberimiz (sas) her çocuğun fıtrat üzere doğduğunu haber verir. Yani her çocuk inançlı doğar, unutmayı ise büyüklerden öğrenir. Ali unutmadı. Onun için, o yüz bir taşın önünde bir kez olsun eğilmedi denir. 

Ümmet-i Muhammed yüzyıllardır onu “kerramallâhu vecheh”, yani “Allah yüzünü mükerrem kılsın” diye anarken bunu hatırlar. Yıllar sonra ondan nakledilen o söz de bu ilk sabahın meyvesi gibidir: “Eğer perde-i gayb açılsa, yakînim ziyadeleşmeyecek.”

Aradan yalnızca birkaç bahar geçti. “Önce en yakın akrabanı uyar!” (Şuarâ, 214) emri gelince Efendimiz (sas), Abdülmuttalib oğullarını sofrasında topladı ve onları en büyük zenginlik olan îmâna ve İslâm’a çağırdı. “Bu işte bana kim destek olur?” diye sordu. Kimi önüne baktı, kimi omuz silkti; soru havada asılı kaldı. Sonunda meclisin en küçüğü ayağa kalktı ve “Ben, ey Allah’ın Nebisi! Bu işte senin vezirin ben olurum.” Büyükler, Ebû Tâlib’e dönüp “Sana oğlunu dinlemeni emrediyor!” diye alay ederek dağıldı. 

Ve yıllar sonra bir gece Kureyş, Efendimiz’i (sas) yatağında öldürmek için kapısında toplandı. Hicret vakti gelmişti; O, yıldızların gösterdiği yoldan çöle açılacaktı. Ama yatağı boş görülürse kılıçlar hemen peşine düşecekti. Efendimiz (sas) Ali’ye, “Benim yatağımda yat, şu yeşil Hadramî hırkama bürün ve onunla uyu. Onlardan sana hoşlanmayacağın hiçbir şey dokunmayacak.” buyurdu.

Ali, Gül’ün yeşil hırkasına sarındı ve yatağına uzandı. Ölüm, yatakta hâlâ Gül’ün uyuduğunu sanıyordu. Bir zamanlar “Senin vezirin ben olurum” diyen çocuk, sözünü canıyla tutuyordu. Çünkü “uğruna yaşamaya değer olan şey, uğruna ölmeye de değer.”

Düşününüz ki, bugün Allah Resûlü aramızda değil.  O’nu görmeden sevenler, O’nu nasıl koruyacak?

TR724 Patreon

Bağımsız haberciliğe destek olun

TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Patron ol

Yorum Yap