Kutsanan ve kutlanan Cumhuriyet’e dair gerçekler: Bir başarısızlık öyküsü

PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Cumhuriyetin bayramı değil, hazin bir öyküsü var…
Cumhuriyet, Türkiye’de sadece yanlış anlaşılan değil, aynı zamanda gereğinden fazla önem atfedilen ve ideolojik kutsanmaya tabi tutulmuş olan bir kavram. Dinleştirilen ve devletle beraber tapılan, buna paralel olarak da taşlaşmış, yani değiştirilmesi, dönüştürülmesi, hatta sorgulanması dahi “iman düşmesine” ve “aforoza” neden olabilecek cumhuriyet kavramı, geniş çevrelerde Türkiye’de siyaset bilimine, tarihe veya sosyolojiye bırakılamayacak kadar ehemmiyetli.
Geçenlerde baro seçimleri sonrası dillendirilen ve altı çizilen, anayasanın değiştirilemez, hatta değiştirilmesi teklif bile edilemez maddeleri olması gerçeği gibi, cumhuriyet de niteliklerinden bağımsız, içeriğinden izole edilmiş, kapsamına bakılmaksızın değer biçilen ve “devlete dair” her konuda olduğu gibi rasyonel akıldan, bilgi ve deneyimden, eleştirel düşünceden, sorgulamadan münezzeh bir şey. Adeta insanüstüleştirilmiş bir önderce yaratılmış olması özelliğinden ötürü kendi kendisine otomatikman bir değer olan, bu haliyle kutsal devlete monte edilen bir iman koşulu.
Bu “şeyin” ne olduğu sorulduğunda sorunun yanıtı dışında her şeyi duyabilirsiniz. Padişahtan kurtuluş, düşmanları def etme, Çanakkale, vatan, halkın kendi kendisini yönetmesi, çağdaşlık, yaşatılması ve yükseltilmesi gereken bir şey, halka hak ettiği konumu vermek, onu tebaa olmaktan kurtarmak, onun kendi kendisini yönetmeye ehil vatandaş haline getirmek– oldukça olumlu ne varsa sıralanır. Bunlar, cumhuriyetin nimetleridir. Cumhuriyet bu nedenle olumludur, iyidir. Korunmalıdır, ona sadık olunmalıdır. Uğruna savaşılmalıdır. İçeride ve dışarıda ona zarar vermeye çalışan düşmanlarla mücadele edilmelidir.
Cumhuriyet, öncesi ve sonrası bağlamı üzerinden de değerlendirilir. Öncesinin karanlık, ilkel, zalim, kötü, sonrasının ise aydınlık, gelişmiş, uygar, adil ve iyi olduğuna şüphe duyulmaz.
Tüm bunları nasıl öğreniriz?
Anaokulundan üniversiteye, devletin tüm eğitim etaplarında yoğun bir endoktrinasyon bombardımanı üzerinden, bellememenin imkansız olduğu bir kodlanma ile, dua ezberler gibi.
Oysa cumhuriyet siyaset biliminde egemenlik ve egemenlik yetkisini kullanma sorunsalı üzerinden anlaşılan, oldukça genel diyebileceğimiz bir kategoridir. Geneldir, çünkü devletin biçimine dairdir, içeriğine değil. Şekli bir kategoridir, niteliksel değil.
Birbirlerinden çok farklı rejimler cumhuriyet olabilir. Cumhuriyet rejimsel bir kategori değildir. Birçok değersel-niteliksel özellik bakımından bir devletin cumhuriyet olup olmamasının bir kıymet-i harbiyesi yoktur. İran da cumhuriyettir, Amerika Birleşik Devletleri de. Rusya Federasyonu da cumhuriyettir, Almanya da. Diğer taraftan Birleşik Krallık (bizde yanlış şekilde İngiltere olarak bilinen ülke) bir krallıktır. Tıpkı Hollanda’nın, İsveç’in ya da Kanada’nın cumhuriyet olmaması gibi!
Türkiye bir cumhuriyet – kendisini Osmanlı’nın cumhuriyet olmaması üzerinden tanımlıyor. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığında hukuksal olarak bir meşruti monarşiydi. Cumhuriyete geçiş, egemenliğe dair bir değişim getirdi; devletin demokrasiye veya insan haklarına saygıya dair niteliklerinde de, hukuk devleti olup olmaması durumunda da iki kategori arasında bir fark yoktur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış anındaki fotoğraf da, cumhuriyetin kuruluş anındaki bir saniye sonraki fotoğraf da, demokrasi bakımından, temel haklar ve özgürlükler bakımından, hukuk devleti bakımından bir farklılık arz etmez.
O halde kutlanan nedir?
Kutlanan ne olabilirdi dersek bir anlam ifade edebilirdi. Şöyle ki, cumhuriyetin ilanını müteakip, hızlı veya yavaş, devrimsel veya evrimsel, bir demokratikleşme kaydedilmiş olsaydı, mesela devlet hukuk devleti haline gelebilseydi durum farklı olabilirdi. Oysa devrimlerin getirdiği yenilikler, devletin ceberutluğunu ortadan kaldırmadı. Onu hesap verebilir hale getirmedi. Hukuku yürütme karşısında üstün kılmadı. İktidarı sınırlandırmadı. Tabandan yukarıya doğru bir liberal demokrasi inşa etmedi. Basını-medyayı özgürleştirmedi. İnsan haklarına dair bir derecesel, düz çizgisel ilerlemeyi beraberinde getirmedi. Kimliksel alanda insanları özgürleştirmedi.
Cumhuriyet Türkiye özelinde egemenlik yetkisinin Osmanoğulları hanedanından alınarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne devredilmesine ilişkin teknik “yeniden tanımlamayı” beraberinde getirerek, devletin adının değiştirilmesini sağladı. Ancak teknik olarak “egemenliğin kayıtsız-şartsız millete geçmesi” söz konusu olmadı. Çünkü eğer bu şartlara sahip bir rejim olacaksa, bu liberal demokrasiye dayalı bir hukuk devleti üzerinden sağlanabilirdi. Bu tür bir cumhuriyet değerli olurdu, ama değeri cumhuriyet oluşundan gelmezdi, hukuk devleti ve demokrasi oluşundan gelirdi.
Türkiye cumhuriyeti, demokrasi ve hukuk devleti olarak tasarlanmadı. Yolda tasarımına ekler ve değişiklikler yapılarak demokrasiye ve hukuk devletine evrilebilirdi. Bu denendi, ama başarılı olmadığını gözlemliyor ve saptıyoruz.
O halde yeniden soruyorum: 29 Ekim’lerde sahiden ne kutlanıyor?
Eğer bu bir kutsanma günü ritüeli değilse, kanıt getirsinler.
Temsilcilerin yasa yapışına bir övgü olabilir mi? Bu olsa onu 23 Nisan’larda kutsuyorlar zaten (kutluyorlar demiyorum). Kaldı ki o da tutarsızdır, çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi hukuken de, fiilen de son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının devamıdır. Evet, Osmanlı devletinin bir parlamentosu olduğu gerçeği bile Türkiye genelinde bilinmez. Açılan ilk meclisin Atatürk’ün “bu millete armağanı” olduğu inancı, bu devlet imanının önemli bir şartıdır.
Peki, eğer demokrasi, hukuk devleti ve parlamento bu cumhuriyete ait kazanımlar değilse, kazanım nedir? Cumhuriyet gelince ne gerçekleşmiştir?
Bir olasılık da şudur: Cumhuriyet bayramlarında olanı değil, olabilecek olanı kutluyoruz. İleride gerçekleşebilecek, ideallere dayalı nitelikleri arzuluyor, cumhuriyeti onlarla taçlandırılmış görmek istiyoruz. Bu olabilir mi?
Bunun da olmadığını gözlemlerimizle saptıyoruz.
Mesela Türkiye’de mevcut siyasi partilerden birinin “içi boş olan cumhuriyeti eşit vatandaşlıkla, liberal demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle, sosyal adaletle, özgürlükle, insan haklarıyla dolduralım” dediğini ne zaman duydunuz? 1920’lerde ve 1930’larda formüle edilmiş ilkelerin kitle ayinleriyle kutsanmasına aşinayız. Her partinin kendi ideolojisinde idealize edilen tarihi dönemler temelinde gelecek vizyonları sunmaları veya sorunlara çözüm önerileri getirmelerine de öyle. Ancak asgari ortak iyiler konusunda birleşememelerinin gösterdiği üzere, Türkiye’de siyaset müessesesi tümüyle gerçeklerden ve gerçek gereksinimlerden kopuk, kimlik siyaseti üzerinden toplumu kamplaştırarak ve kutuplaştırarak oy devşirme ve kendisine yer açma stratejisiyle hareket ederken, mevcut devletin ıslah edilmesi konusunu es geçiyor.
Cumhuriyetin ilan edildiği günden bir adım ilerlemesine kafa yormuyor. Bu partilerin hiçbiri Türkiye neredeydi, şimdi nerede, gelecekte nerede olmalı gibi bir değerlendirme yapamadığı gibi, geleceğe yönelik tümüyle ideolojik tasavvurları da birbirini tutmuyor.
Cumhuriyet olmak bir devlete dair hiçbir şey söylemez. O devletin niteliklerini belirlemez. İnsani gelişmişlik düzeyi, kişi başı refahı, gelişim seviyesi, insan hakları karnesi, adaletle olan ilişkisi, iç barışı, özgürlük endekslerindeki yeri gibi konuların cumhuriyet olup olmamakla değil, hukukla, demokrasiyle, insan haklarıyla, ekonomi politikalarıyla alakası vardır. Soyut egemenlik nakli gibi konuların halkın fiilen siyasi karar alma veya yasa yapımı süreçlerine etkisi olamaz.
Türkiye cumhuriyeti devleti bir devletin iyi mi, yoksa kötü mü olduğuna dair tüm skalalarda en diplerdedir; yetersizdir. Bunu dile getirmek değil, bilakis gizlemek, kamufle etmeye çalışmak, bu gerçekleri açıklayanları şeytanlaştırmak, onları vatan haini ilan etmeye varan aşırılıklara kaçmak esas ihanettir.
Liberal demokrasiyle ve hukuk devletiyle taçlandırılmamış bir cumhuriyet sistematik insan hakları ihlallerine, çürümeye, geri kalmışlığa, hukuksuzluğa, otoriter uygulamalara ve diktatörlerin istibdadına mahkûmdur. Türkiye cumhuriyetini demokratikleşme ve hukuk devleti yönündeki gelişim sürecinden kopartan her iktidar ve bunu normalleştiren her muhalefet, bu tablonun sorumlusudur. Her kim ki şahsi ya da grupsal menfaat beklentileri nedeniyle bahsettiğim haklı eleştirileri dikkate almaz, onun/onların Türkiye toplumuna ve ülkesine yararı olamaz.
Türkiye’de bu koşullarda ve halde cumhuriyet bayramı kutlamak abesle iştigaldir. Kutlanan ve kutsanan cumhuriyet hüzünlü bir öykü! Ortada kutlanacak bir bayram yok, tutulacak yas var!
TR724 Patreon
Bağımsız haberciliğe destek olun
TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Çok yerinde tespitler.
Kutsanan, dinleştirilen ve tapılan kutsal devlet…
15 Temmuz öncesinde devleti Tanrı yerine koyduğumun farkında değildim. Sadece puta tapmayı şirk zannediyordum. Oysa devlet putlaştırılmış. İslami tabirle muhtemelen buna “gizli şirk” deniyor.
Bunu, 15 Temmuz’dan sonra devletin zulmüne maruz kalınca anladım.
Devlet bir zulüm aygıtıdır. İktidarı elinde bulunduranın gücü ve vicdanının eksikliği ölçüsünde, dilediğine, dilediği kadar zulmedebilmesine olanak sağlayan bir aygıttır, canavardır.