Abdülhamid ve Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra projesi

Abdülhamid ve Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra projesi

DR. YÜKSEL NİZAMOĞLU | YORUM 

Bediüzzaman İstanbul’a geldikten sonra padişah Abdülhamid’e verdiği dilekçe ile dini ilimlerle fen bilimlerinin birlikte okutulduğu üç yeni medrese açılmasını teklif etmişti. Ancak otuz üç yıl süren hükümdarlığı boyunca medreselerin ıslahına yönelik bir teşebbüsü olmayan devrin padişahının bu talebe olumlu cevap vermesi mümkün görünmüyordu. 

Osmanlı Medreseleri 

“Medrese” sözlüklerde ders okutulan özellikle de İslam dininin temel esaslarına paralel bir şekilde eğitim yapılan yer olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca; kendine has bir mimarisi olan, üstü açık veya kapalı bir avlu çevresinde talebelerin yatıp kalkması ve ders çalışmaları için inşa edilmiş odalardan meydana gelen yapılardır.

“Medrese” denince ilk akla gelen Alparslan ve oğlu Melikşah’ın veziri Nizamülmülk tarafından Nişabur ve Bağdat’ta kurulan Nizamiye Medreseleridir. Buna karşılık ondan önce de çeşitli yerlerde medreseler açıldığı bilinmektedir. Nizamülmülk bu medreseler için hanlar, hamamlar, çarşılar ve çiftliklerden vakıflar oluşturmuş ve böylece hem öğrencilerin hem de müderrislerin geçim endişesi olmaksızın ilimle uğraşmalarını sağlamıştır.

Selçuklular bu medreseler sayesinde Fatımilerin kurdukları El-Ezher ve Darülhikme vasıtasıyla yaptıkları Şii propagandasına karşı koyma imkânı bulmuşlardır. Anadolu’nun fethi sonrasında burada da hızla medreseler kurulmuştur. Bir çalışmaya göre, Anadolu Selçukluları ve beylikler devrinde bugün bir kısmı ayakta olan bu medreselerin sayısı 139’u bulmaktadır. 

Osmanlıların kurduğu ilk medrese ise Orhan Bey devrinde 1331’de “İznik Orhaniyesi” denilen medresedir. Buraya müderris olarak önce Davud-u Kayseri, ardından da Taceddin Kürdî tayin edilmiştir. Bundan sonra yeni fetihlerle beraber birçok medrese kurulmuş, buna da devrin hükümdarları öncülük yapmışlardır. Özellikle başkentler; önce Bursa sonra da Edirne birer medrese şehri hüviyetini kazanmıştır. Hatta Sahn-ı Seman’a kadar II. Murat’ın Edirne’de kurduğu Darülhadis Medresesi en yüksek medrese kabul edilmiştir. 

İstanbul’un fethi sonrasında kurulan Sahn-ı Seman ve Tetimme medreseleri hem imkanlar hem de müfredatları itibarıyla bir yüksek öğretim ve araştırma kurumu niteliğindeydi. Sahn-ı Seman’dan bir asır sonra Kanuni devrinde açılan Süleymaniye Medreselerinde dört medrese yanında bir tıp medresesi, darüşşifa ve Darülhadis medresesi de yer alıyordu. Bundan sonra da fethedilen yerlerde yeni medreseler kurulmaya devam etti. Nitekim sadece Balkanlar’da açılan medreselerin sayısı 575 olarak tahmin edilmektedir.

Medreselerde okutulan kitaplar “Arapça” olsa da eğitim dili Türkçe idi. XV. ve XVI. Yüzyıllarda medreselerde felsefe, matematik, tıp ve mühendislik de yer almakta iken zamanla medreseler sadece dini eğitimin verildiği kurumlara dönüşmüştür. 

Bunun nedenleri üzerine çok değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bu yazıda bu durumun nedenlerine girmeyeceğim. Ancak Avrupa’da pozitif bilimlerde çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde ortaya çıkan bu durum, Osmanlı devlet adamlarının da medreseler yerine “modern mektepler” açmayı ön plana almalarına neden olmuştur. 

Kara ve Deniz Mühendishanesi gibi askeri amaçlı başlayan “modern mektepler” daha sonra rüşdiyeler, idadiler ve sultaniler açılmasıyla devam etmiştir. Acı olan da medreselerin kendilerini yenileyecek bir zihniyet dönüşümünü bir türlü yapamamalarıdır.

Medreselere önemli bir darbe de II. Mahmud devrinde Evkaf-ı Hümayun Nezareti’nin kurulmasıyla vuruldu. Bu düzenlemeyle bütün vakıf gelirleri devlet hazinesine bağlanmış ve bu durum medreselerin ekonomik olarak da çok zor duruma düşmesine yol açmıştır.

İkinci Abdülhamid ve Medreseler 

İkinci Mahmud devrinin yoğun reformları arasında medreseler yer almadığı gibi Tanzimat devri ıslahatlarında da medreselerle ilgili bir düzenleme yoktur. Osmanlı eğitim sistemini düzenleyen 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesinde de medreselere yer verilmemiştir. 

Halbuki Koçi Bey meşhur risalesinde “talebeler az zamanda müderris ve kadı olunca, ilim sahası cahillerle doldu ve iyi ile kötü belirsiz oldu. Çoğu kez zulüm ve haksızlık ettiler” diyerek daha XVII. Yüzyılda medreselerin ıslahını gündeme getirmişti. Buna rağmen medreselerin ıslahı gerçekleşmediği gibi bir de “mektep-medrese çatışması” ortaya çıkacaktır.

İkinci Abdülhamid devri, eğitim yönünden çok önemli gelişmelerin olduğu bir dönemdir. Abdülhamid’in otuz üç yıl devam eden hükümdarlığında özellikle okullaşmada çok önemli adımlar atılmıştır. Ancak Abdülhamid’in gündeminde de medreselerin ıslahı yoktur. 

Bunun nedenleri olarak; padişahın Batı eğitimini daha üstün görmesi ve medreselerin ıslahının mümkün olmadığını düşünmesi yanında amcası Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sürecinde Fatih, Bayezid ve Süleymaniye medreseleri öğrencilerinin destek vermelerinin de etkisi olmuştur. 

Abdülhamid, çok farklı alanlarda layihalar hazırlatarak devlet yönetimini ıslah etmeye çalışmaktaydı. Bu ıslahat layihaları arasında medreselerle ilgili olanlar da vardır. Bunlardan birisi Şeyh Aliefendizade Muhyiddin’e ait olup bir kitapçık olarak 1897 yılında neşredilmiştir. 

Şeyh Muhyiddin bu eserinde; buhar, telgraf, fotoğraf, elektrik gibi birçok keşif sonrasında medreselerde okutulan derslerin muhtevasının eskidiğini ancak bu yeni fenlerin medreselerde okunmasının devlet adamları tarafından engellediğini iddia etmektedir. Eğer ulema, bu bilimlere vakıf olursa bir eline fenni diğer eline de dini alacaktır. Böylece meydan dinsizlere kalmayacak, yeni icatlar dine uydurulacak ve istibdat kökünden yıkılacaktır. Ancak bunu bilen devlet adamları medreselerin yenilenmesini istememektedir. 

Muhyiddin’e göre ulema da “müstebit hükümet” tarafından “mutaassıp” olarak görülmekten rahatsız olup mevcut idareye “yalan kaynağı ve din haini” olarak bakmaktadırlar. Muhyiddin layihasında ilginç tespitler yapmakta ve “mukaddes medreselere virane muamelesi” yapıldığını, amacın “dini köreltmek” olduğunu belirtmektedir. Ona göre medreseler, kasıtlı olarak yüzüstü bırakılmıştır. Elbette onun suçladığı yöneticiler arasında devrin padişahı II. Abdülhamid de vardır.

Muhyiddin bundan sonra medreselerin ıslahı için tekliflerde bulunur. Medreseler “idadi” seviyesinde bir orta öğretim kurumu olarak kabul edilmeli ve mezunlar imtihanla “tıp, hukuk, mülkiye” mekteplerine girmeli ve sonrasında da “kaymakam, mühendis, doktor, idareci” olma imkânı verilmeli, medreselerde Fransızca dersi de okutulmalıydı.

Bu risale dışında Abdülhamid devrinde medreselerin ıslahı için verilen bir başka layiha dikkat çekmektedir. “Sabık Miralay Sadık Bey” tarafından padişahın isteğiyle hazırlandığı anlaşılan layiha; Osmanlı Arşivleri’nde “Talebe-i ulûmun ahvalinin ıslahına dair bir layiha” olarak yer almaktadır (BOA; Y. PRK. AZJ, 25/71, H. 29.12.1310).

Layihanın giriş kısmında medreselerin ıslahına neden gerek duyulduğu izah edilmektedir. Sadık Bey; padişahın aynı zamanda halife olduğunu, halifelik makamının değerini herkesin bilmesi gerektiğini belirttikten sonra Avrupa’da okuma yazma oranı yüzde yirmilerde olduğu halde Osmanlı coğrafyasında sadece yüzde iki üç olduğunu, cehaletin bu kadar yüksek olduğu bir toplumun halifeliğin kıymetini takdir etmesinin de mümkün olmadığını yazmaktadır. 

Ardından Osmanlıların terakkisinin ve zaferlerinin o dönemdeki medreselerin eseri olduğunu; Molla Gürani, Ebu’s-Suud, Hocazade, Molla Fenarî, İbn-i Kemal, Birgivî, Gelenbevî gibi alimlerin eserlerinin dünya kütüphanelerini süslediğini anlattıktan sonra cihad ruhunun korunması, sultana itaat ve dinsizliğin önlenmesi için medreselere ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. 

Daha sonra medrese talebelerindeki problemlerden bahseden yazar; çözüm olarak medreselere kabulün rüşdiye sonrası olması gerektiğini, derslerin yeniden düzenlenmesinin şart olduğunu, ders müfredatlarının; misyonerlere, Cizvit papazlarına, Maddiyunlara, Kızılbaş ve Bektaşilere cevap verecek şekilde düzenlenmesini teklif ederek her yıl okunacak derslere dair bir çizelge sunar. Bu dersler, cumhuriyet devrinde açılan İmam Hatip liselerinin derslerine benzer şekilde teklif edilmiştir. 

Sadık Bey medrese mezunlarının istihdamlarına da temas eder ve ilk beklenti mezunların müderris olmalarıysa da nüvvap mekteplerine hoca yetiştiren okullara medrese mezunları alınmasını, cami hatipliği, kürsi şeyhliği, küçük ve büyük mektep muallimlikleri, tekke şeyhlikleri ve taşra müftülüklerinin de medrese mezunlarına verilmesini teklif eder. 

Bu tekliflere rağmen Abdülhamid devrinde medreselerin ıslahı için herhangi bir adım atılmadı. İttihatçılar ise İkinci Meşrutiyet döneminde toplumun talebine de uygun olarak medreselerin ıslahı konusunu ele aldılar. Buna göre, medreseler tek elden yönetilecek ve fen dersleri de medrese programlarına dahil edilecektir. 

MEDRESETÜZZEHRA TEKLİFİ 

Abdülhamid devrinde medreselerin ıslahına dair yapılan teklifler arasında Bediüzzaman’ın Saray’a yaptığı arz da bulunmaktadır. Ancak bu arz, şu ana kadar Osmanlı Arşivleri’nde bulunamamıştır. 

Buna karşılık Bediüzzaman, Abdülhamid’e verdiği bu dilekçeyi “Şark ve Kürdistan” gazetesinin 25 Şevval 1326 (7 Teşrinisani 1324-19 Kasım 1908) tarihli sayısında yayınlanmıştır. Buradan da anlaşıldığı gibi Said Nursi, bu dilekçeyi ancak Meşrutiyetin yeniden ilanıyla yayınlama fırsatı bulmuştur. 

Badıllı’nın eserinden; meşrutiyetin ilanı sonrasında Bediüzzaman’ın ilk makalesinin Misbah’da 19 Eylül 1324’te (2 Ekim 1908) yayınlandığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde Şura-i Ümmet ve Kürt Teavün ve Terakki gibi gazetelerde de makaleleri yayınlanmıştır. 

Dilekçenin yer aldığı Şark ve Kürdistan gazetesi ise İkinci Meşrutiyetin ilanı sonrasında yayınlanan çok sayıda gazeteden birisi olup haftada iki defa yayınlanacağı belirtilse de sadece beş sayı çıkmıştır. Gazetenin kurucuları olarak Hersekli Ahmet Şerif, Malatyalı Bedri ve Hersekli İsmail görülmektedir. Bu kişilerden Hersekli Ahmet Şerif sorumlu müdür, Malatyalı Bedri ise başyazar olarak görev almıştır.

Görsel 1. Şark ve Kürdistan gazetesinin ilk sayfasından bir bölüm.

Gazetenin çıktığı beş sayıda, Balkanlar’daki gelişmelere ve Kürdistan’a dair yayınlara ağırlık verdiği görülmektedir. Dört sayfa olarak çıkan gazetenin içeriğine bakıldığında sadece Kürtler ağırlıklı bir yayın yapmadığı aksine Osmanlı ülkesinin bütününe hitap etmeye çalıştığı ve “Osmanlıcılık” fikrini benimsediği anlaşılmaktadır. Tahmin edileceği gibi gazetenin yayın politikasına göre Abdülhamid devri “istibdat” olup meşrutiyet “mutluluk” getirmiştir. 

İşte Said Nursi, gazetedeki adıyla “Molla Said-i Meşhur” böyle bir gazetede yazmış ve “Kürdler yine muhtaçtır” başlıklı yazısında Abdülhamid’e gönderdiği dilekçeye yer vermiştir. Bir diğer yazısının başlığı da “Kürt Âlimi” adını taşımakta ve ilmin günümüzdeki önemini ele almaktadır. 

Bediüzzaman’ın Mabeyn-i Hümayun’a verdiği dilekçenin orijinali şu şekildedir: “Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahalisinin ahvali hükûmetçe malûm ise de hizmet-i mukaddese-ilmiyeye dair bazı metalibatı arz etmeye müsaade dilerim. Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta, sair ihvan gibi yekâheng-i terakki olmak için himmet-i hükûmetle Kürdistan’ın kasaba ve kurasında mekâtip tesis ve inşa buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhut ise de bundan yalnız lisan-ı Türkî’ye aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşina olmayan evlâd-ı Ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi maden-i kemalât bilmeleri ve mekâtip muallimlerinin lisan-ı mahallîye adem-i vukufları cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu ise vahşeti, keşmekeşi, dolayısıyla garbın şematetini (şamatasını) dâvet ediyor. Hem de ahalinin vahşet ve taklit hâl-i iptidasında kalmaları cihetleriyle, evham ve şükûkun tesiratına hedef oluyor. Eskiden beri her bir vecihle Ekrad’ın mâdununda bulunanlar, bugün onların hâl-i tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor. Bu ise ehl-i hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta, Kürdler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i basireti dağdar etmiştir.

Bunun çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve tergip olmak için, Kürdistan’ın nukat-i muhtelifesinden (değişik noktalarından) biri Ertuş aşairi merkezi olan Beytüşşebap cihetinde, diğeri Mutkan, Belkan, Sason vasatında, biri de Sipkan ve Hayderan vasatında olan nefs-i Van’da medrese nam-ı me’lûfu ile ulûm-i diniye ve fünun-i lâzıme ile, hiç olmazsa ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükûmet-i seniyece tesvit edilmek üzere üç dârüttalim tesis edilmelidir. Bazı medarisin dahi ihyası, maddî ve mânevî Kürdistan’ın hayat-ı istikbaliyesini temin eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsten ittihat takarrür edecek. İhtilâf-ı dâhilîden dolayı mahvolan kuvve-i cesimeyi hükûmetin eline vermekle, harice sarf ettirmek için hakkıyla müstahak-ı adalet ve kabil-i medeniyet oldukları gibi, cevher-i fıtriyelerini göstereceklerdir.” 

Görsel 2. Şark ve Kürdistan gazetesinde Bediüzzaman’ın dilekçesinin yer aldığı sayfa.

Dilekçeden anlaşıldığı üzere Bediüzzaman; yaşadığı bölgenin problemlerinin çözümünü eğitimde görmüş ve bu çerçevede talepler de bulunmuştur. Dilekçede; Kürtlerin Osmanlı toplumu içinde önemli bir unsur olduğu belirtilerek, Kürdistan’da okullar açılmasının olumlu bir gelişme olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu okullarda eğitim dilinin Türkçe olması ve öğretmenlerin yerel dili bilmemesi nedeniyle Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarının eğitimden yeterince yararlanamadığı vurgulanmaktadır. Bu durum cehaletin, geri kalmışlığın ve toplumsal sorunların devam etmesine yol açmakta ve Kürtlerin geleceği açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

Bu sorunların çözümü için Kürdistan’ın farklı bölgelerinde üç eğitim kurumu kurulması önerilmektedir. Bu kurumlarda dinî ilimlerin yanı sıra fen ve gerekli modern bilimlerin okutulması, her birinde en az elli talebenin eğitim görmesi ve bunların geçimlerinin devletçe karşılanması istenmektedir. Ayrıca mevcut medreselerin yeniden canlandırılması önerilerek eğitimin yaygınlaştırılması sayesinde Kürtlerin gelişmesi, birlik ve dayanışmanın güçlenmesi ve devletin hizmetine daha etkin şekilde katılmaları amaçlanmaktadır. Ancak dilekçede, açılması istenen eğitim kurumları için “Medresetüzzehra” ifadesi kullanılmamıştır.

Bediüzzaman’ın bu taleplerinin medreselere karşı tutumunu yukarıda özetlediğimiz Abdülhamid tarafından tasvip görmesi mümkün görünmemektedir. Nitekim Said Nursi bu taleplerine desteği İttihatçılardan bulacak ve gereken onayı birkaç yıl sonra almayı başaracaktır. Priştine’den sonra Van’da açılması planlanan “Medrese-i Aliye” için finans bile tashih edilecektir. Bu sürece dair yazışmalar da arşivlerde yer almaktadır. Bir başka yazıda da bu süreç ele alınacaktır. 

Kaynaklar: Bozkurt, N., İpşirli, M (2003), “Medrese”, DİA, C. 28, s. 323-333; Balcı, R. (2012), “Medreselerin Islahı Konusunda Sultan Abdülhamid’in Hazırlattığı Bir Layihanın Tahlili”, Tarih Okulu, S. 12, s. 155-191; Nizamoğlu, Y. (1995), Osmanlı Eğitim Sisteminin Atatürkçü Eğitim Sistemiyle Karşılaştırılması, İstanbul Üniversitesi AİİT Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul; Atay, H. (1981), “Medreselerin Islahı”, AÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XXV, s. 1-44; Said Nursi’nin Eğitim Felsefesi Medresetüzzehra, Van, 2014; Akpınar, A. vd. (2009), “Bir Meşrutiyet Gazetesi Olarak Şark ve Kürdistan”, Müteferrika,  S. 35, s. 3-48; Şahiner, N. (2016), Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, Nesil; Badıllı, A. (2019), Mufassal Tarihçe-i Hayat, İstanbul, Sebat.

 

TR724 Patreon

Bağımsız haberciliğe destek olun

TR724, okurlarının katkısıyla yayın yapıyor. Patron olarak bu haberi ve yenilerini mümkün kılın.

Patron ol

Yorum Yap