Şımarık çocuklar eğlenirken…

YORUM | UĞUR TEZCAN

Amerikan Başkanı Donald Trump’ın görev süresinin dolmasına iki hafta kala başkent Washtington DC’de yaşanan ve Trump destekçilerinin sebep oldukları gösteri ve şiddet olayları tüm dünyada şaşkınlık ve merakla takip ediliyor. Göstericiler, kongre binasını basıp maddi hasara ve ölümlere sebebiyet verdikleri ve bunu meclis toplantısı yapıldığı sırada gerçekleştirdikleri için birçok kişi olayları bir ‘kalkışma’ ve ‘isyan’ hareketi olarak da görüyor.

The Hill’in bir haberine göre, FBI bazı eylemcilerin bazı meclis üyelerini öldürme yönündeki muhtemel motivasyonlarını da araştırıyor. Daha şimdiden yüzlerce insan hakkında suç duyurularında bulunuldu.

Demokrasinin kubbesi konumundaki bir ülkenin son dört yıldır Trump gibi cahil, saldırgan, otokrat ve faşist eğilimler sergileyen bir lider yüzünden geldiği nokta içler acısı ve sosyo-politik açıdan da oldukça düşündürücü.

Anavatanları fakirlik, faşizm, diktatörlük ve benzeri sıkıntılarla boğuştuğu için çareyi Amerika gibi bir özgürlükler ülkesine kaçmakta bulan milyonlarca göçmen içinse gelişmeler daha da kaygı verici; zira evlerinde yaşadıkları acıların tekrarını izliyor gibiler ve hayata yeniden tutundukları bu ülkenin demokrasi rayından çıkmasını hiç istemiyorlar.  

Yaklaşık bir ay önce Amerikalı öğretmen arkadaşlarımla sohbet ederken onlara Trump’ın son bir ayının çok kolay geçmeyeceğini ve elimde mucizevi bir imkân olsa zamanı ileriye sararak 20 Ocak tarihine atlayacağımı ve ülkeyi direk olarak (yeni seçilmiş başkan olan) Joe Biden dönemine sokacağımı belirtmiştim ve neden o şekilde düşündüğümü de Trump’ın karakter özellikleri ve içinde bulunduğu şartlar yönüyle kendimce izaha çalışmıştım. Çünkü Trump geçen yıl ilk kez azledilmeye çalışıldığında Texas’lı bir meclis üyesinin de belirttiği gibi, Trump’ın (tekrar) suç işlemeye elverişli (“recidivist”) bir karaktere sahip olduğunu çok iyi biliyordum; başka karakter özelliklerine ilave olarak! Zaten seçimin ardından yazdığım, “Trump’ın ardından Amerika” başlıklı yazıda da bu konudaki birtakım düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım.

O muhabbet ortamı üzerinden tam iki hafta geçmişti ki, senato ve meclis üyeleri Amerikan Kongre Binası’nda Joe Biden’in başkanlık seçimini kazandığına dair gerekli onayı vermek üzere toplandıkları sırada Trump’ın gaza getirdiği fanatik (ve çoğu ırkçı) taraftarlar eylem yapmak üzere Kongre Binasına saldırdılar ve ciddi oranda maddi hasara sebebiyet vererek meclis üyelerinin hayatlarını da tehlikeye attılar. Olaylar sırasında ölen polisler de oldu. Erdoğan’ın Boğaziçi köprüsünde masum askerin boğazını kesen serserileri olduğu gibi, burada da elektrik şoku verdikleri bir polis zor anlar yaşadığı sırada, “Onu kendi silahıyla vurun!” diyen serseri göstericiler oldu.

Trump, kasım seçimleri öncesinde bile seçimin güvenliği hakkında negatif yorumlar yapıyor, kaybetmesi durumunda görevi teslim etmeyeceğini de açıkça ifade ediyordu ve taraftarlarını da hep bu tarz senaryolar ve komplo teorileri üzerinden manipüle ederek mangalın kömürünü sürekli hararetli tutuyordu. Seçim yenilgisinin netleşmesiyle de bu tavırları şiddetlenerek arttı. Son yaptığı mitingde ise taraftarlarını yukarıda işaret ettiğim meclis toplantısını “vahşi-şiddetli” (wild) bir şekilde protesto etme yönünde teşvik etti. Protestolara katılmak üzere gelenleri “büyük vatanseverler” diyerek motive etti ve onlara, küfür anlamı da içeren argo bir ifade (bullshit) eşliğinde tezahüratlar yaptırttı.

Olayın Amerikan ve dünya siyaseti üzerindeki potansiyel yansıma ve sonuçları ayrı bir yazının konusu. Zaten takip ettiğiniz üzere bu tehdit Amerikan toplumu ve devlet kurumları tarafından bir kalkışma hareketi olarak değerlendirilip o ciddiyette ele alınıyor. Trump bir bakıma kendi ayağına sıktı da denilebilir. Tam bir “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak!” durumu yaşanıyor.

Birazdan değineceğim hususlara bir bağlam oluşturması adına daha önce yazdığım şu yazıları da dikkatinize sunmak isterim: “İnsanlar neden savaşır?” ve “Askerler niçin ölürler?

Benim dikkatlerinize sunmak istediğim husus dünyanın birçok otoriter ve faşist ülkesinde gördüğümüz bir hadiseye dikkat çekmek. Bu olaylar olurken yani göstericiler ve polisler çatışıp ölürlerken yaptığı meydan konuşmasında “… oraya gideceğiz ve…” diyen Trump da yanındaki ekip de eylem vakti geldiğinde olayları güvenli bir odadan ekranlardan seyrediyorlardı. Bununla da kalmayıp zevkten dört köşe idiler. Basına yansıyan görüntülerde siyaseten çok aktif olan çocuklarının gülerek şakalaştıkları, bir oğlunun kız arkadaşının Trump’ın birkaç sıra arkasında mutluluk dansı yaptığı görülüyordu.

Ne Trump ne de yakın çevresi göstericilerle beraber bu “hak arama” eylemine bizzat katılmaya ve onlara sahada liderlik etmeye tenezzül etmemişlerdi. Çünkü eylemlerin nasıl bir hüviyet kazanacağını iyi biliyorlar ve sadece onun neticelerinden nemalanmaya hazır bir vaziyette bekliyorlardı. Yani uzaktan, Erdoğan’ın yaptığı gibi, olayların “Allah’ın lütfu” notasına geleceği kıvamı bekliyorlardı. Erdoğan’ın sahte 15 Temmuz darbesi sırasında nerede olduğunun hala sırrını koruyor. Erdoğan’ın çağrı yaparak sokaklara döktüğü insanlar tankları egzoz borularına atlet tıkamak suretiyle durdurduklarına inanırlarken, kendisinin ve yakın çevresinin çocukları o ‘kutsal demokrasi mücadelesi’ sırasında sırça köşklerinde her şeyin ‘kıvamına’ gelmesini bekliyorlardı. Bu son olaylarda da Amerikan basınının ve emniyet güçlerinin yaptıkları hızlı araştırmalar da gösterdi ki; olaylara organize bir şekilde yön veren Cumhuriyetçi üyeler vardı ve olayları yönlendiriyorlar ve kalabalıklara yol-yordam gösteriyorlardı.

Konumuz olan, Trump’ın da kopya etmeye çalıştığı, otoriter, aşırı milliyetçi ve faşist ülkelere geri dönelim. Fakir ve cahil tabanlar milliyetçi ve dini duygular, içi boş sloganlar ve (çoğu durumda) özenle tasarlanmış kaos eylemleri üzerinden bir piyon gibi sokaklarda kırdırılıyorlar ve o insanların kendilerine ümit bağladıkları o sahte liderler ve etraflarındaki çıkarcı kesimler ise o gelişmelerin neticelerinden sadece nemalanıyorlar. Fakirler ve cahillerin çocukları ölüyor, mağdur oluyor; ama zenginlerin, elitlerin çocukları sırça saraylarından (uzaktan) sloganlar ve etiketler üzerinden hamaset tellallığı yaparak kitleleri kendi çıkarları ve hırsları uğruna gaza getiriyorlar. Bu kısır döngü hiç değişmeden yıllardır, belki de asırlardır böylece devam edip gidiyor.

Zaten Amerika’daki bu olayların ardından FBI, çok hızlı bir şekilde, olaylarda şiddete, tahribata ve cinayetlere karışmış olan birçok ismi hemen tespit etti ve daha da etmeye devam ediyor. Kısaca, Trump’ın çocukları olayları izleyip zevkten dört köşe bir şekilde eğleşirlerken; ay sonunu zor getiren ama komplo teorileri üzerinden gaza getirilmiş olan gariban takipçiler ölüm kalım mücadelesi veriyorlardı. Şimdiyse olayların faturasını ödüyorlar! Bazıları 20-30 yıllık hapis cezaları alacaklar. Bazıları da işlerinden kovuluyorlar!

Tüm bunlar olurken Trump’ın kızı Ivanka ve kocası Jared, ayda 15 bin dolar kira ödedikleri lüks evlerinde oturmaya devam ediyorlar. Trump, Beyaz Saray’ı terk ettiğinde de geçen haftalarda Miami’de aldıkları 30 milyon dolarlık adalarında yaşamlarını rahat içinde sürdürmeye devam edecekler.

Kendi tercüme ettiğim şekliyle sizleri Sartre’ın bir sözüyle sizleri baş başa bırakayım:

Zenginler savaş çıkardıklarında, ölen fakirler olur!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin