Askerler niçin ölürler?

YORUM | UĞUR TEZCAN

Bir önceki yazımızda ‘’İnsanlar Neden Savaşır?’’ diye sormuş ve bunu latince ‘casus belli’ (kasus beli) terimini de içine alacak şekilde ele almıştık. Orada işlediğim ana temada özetle şunu ifade etmeye çalışmıştım:

‘’…dünya üzerindeki savaşların en temel; hatta tek nedeninin hep ekonomik hedefler ve çıkarlar olduğunu düşünürümHaçlı seferlerinden tutun, dünya savaşlarına, oradan da Irak, Afganistan, Afrika içlerindeki savaşlara kadar günümüzdeki tüm diğer bölgesel çatışmalara bakın hepsinin altında ekonomik veya ekonomik getirilere dayalı güç çekişmelerinin olduğunu görürsünüz.’’

Bu görüşüme katılmayabilirsiniz. Zira yine o yazıda işaret ettiğim gibi dünya tarihi bu gözle tekrar okunmadan meselenin bu yönüne dair bağlayıcı hükümler vermek zorlaşıyor. Ancak savaşlar ve çekişmelerin genel gidişatına baktığınızda büyük oranda ortak noktalarda buluşabileceğimize eminim.

Gelin konunun çerçevesini biraz daha daraltalım ve be sefer de ‘askerler niçin ölürler?’ konusuna; kimi zaman objektif kimi zaman da subjektif bir dürbünle bakalım.

Zaten kanaatimce her görüş aslında bir dürbün gibidir. O dürbünün bir gözü gerçeklere ve genel tecrübelere dayalı somut gözlem ve duyuları temsil ediyorsa, diğer gözü de subjektif olan duyguları; hatta çoğu zaman hissiyatın boyasına bulanmış beklentileri, özlemleri, korkuları, hayalleri, ümitleri veya ümitsizlikleri temsil ediyordur. Ancak insanlar çoğunlukla bunu kabullenmek istemezler ve fikri meselelere hep somut bir dürbünle baktıkları zannına veya kibrine kapılırlar.

Bizimki gibi; savaşmanın, ‘cihat’ etmenin kutsal sayıldığı toplumlarda da milliyetçiliği ve ulusalcılığı temel edinmiş toplumlarda da askerlerin hep kutsal bir gaye ve (kutsallaştırılmış) bir devletin geleceği adına öldüklerine inanılır. Böyle toplumlarda sürekli olarak devletin varlığını, kudretini ve kudsiyetini hep güçlü ordusundan aldığı, barışın ve refahın büyük oranda askeri (caydırıcı) güç sayesinde temin ve tesis edilebileceği tezleri işlenir. Bu yalnızca kısmen doğrudur; hakikatın yalnızca küçük bir parçasıdır. Bunların o döngüyü devam ettirmeye yarayan birer propaganda malzemeleri oldukları da akıldan çıkarılmamalıdır. Kapitalist mantıkla bakarsanız bugün dünya genelinde askeri harcamalar etrafında dönen teknoloji, üretim, araştırma ve pazar sahası kapitalist treni idame ve idare ettiren çarkların en büyüğüdür (Sosyalist-kapitalist Çin ve Rusya da bu örneklere dahildir). Böyle müthiş bir üretim ve gelir kaynağı haline gelmiş bir çarkın işlemeye devam etmesi, kendisini besleyen algı ve propaganda araçlarının devam ettirilmesini ve sürekli olarak işletilmesini gerekli kılar. Hem sadece ekonomik temsiliyet makamında değil; aynı çarkın siyasi, stratejik ve yönetimsel anlamda da belirleyici olan pozisyonunun devamı adına da her an savaşmaya hazır bir ortamın olması elzemdir. Her alet bir fayda üretmek amacıyla üretilmiştir; ama kullananın elinde zararlı bir araca dönüşebilir kaidesini bilirsiniz. Bu bağlamda ülkeden ülkeye, toplumdan topluma elbette bu propagandalar farklı şekillere ve renklere bulanabilirler. Bunların bir kısmı samimi ve faydalı amaçlar da içerebilirler. Toplumun alt katmanlarına inildikçe hissiyata dayalı motivasyonlar ağırlık kazanabilir; ancak çatışmalardan asıl beslenen üst katmanlara çıktıkça gerçek motivasyonlar hep hissiyat, hamaset ve ideal ambalajlarına sarılmış ekonomik çıkarlardır. Dediğim gibi, özellikle dünya tarihinin son beş asırlık kısmını bu dürbünle tekrar okuduğumuzda karşınıza farklı bir tablo çıkar ve ‘askerler niçin ölürler?’ sorusu farklı bir anlam kazanmaya başlar.

Savaşın gerekçeleri duygu ve hamaset yüklü söylemler üzerinden idealize edilerek toplum bilincinin idealist sözlerle cilalanması sağlanır. Bunun sayesinde de vicdanlar hissiyat ambalajına konularak paketlenirken toplum; korkular, hayaller veya ümitsizlikler üzerinden maniple edilmeye, motive edilmeye veya doctrine edilmeye devam edilir. Demokrasi de olsanız, sosyalist de olsanız, faşist de olsanız toplumsal kaderiniz bu kelimeler spektrumunda salınıp durur adeta!

Türkiye’nin son Suriye macerasını ele alalım mesela! Erdoğan ve çevresinin Ergenekoncu Perinçek desteğiyle tamamen siyasi ve ticari amaçları uğruna giriştikleri ve ülkeye zarar dışında hiç bir getirisi olmayan gereksiz bir maceraya atıldılar. Ancak aynı kesimler tabanlarını ‘’şehitler tepesi boş kalmaz!’’, ‘’…şehitsiz olmaz!’’, ‘’şehit kanlarıyla yoğrulmazsa ancak arazi olur!’’ gibi klişe repliklerle kandırmaya devam ettiler hem de asker cenazelerinde bile. Bir kaç hafta içerisinde Rusya’nın karşı tarafa verdiği destek sayesince yüzlerce vatan evladını feda ettiler ve o şehitlerin kanları henüz kurumadan da Erdoğan apar topar ekibini toplayarak Rusya’nın ayağına kadar gitti ve hem kendisini hem de Türk halkını orada aşağılattı. Henüz bizlerin dışında ‘o macera ne içindi?’, ‘o Mehmetçikler neden öldü?’ diye soran kimse de yok maalesef!

Üç yıl öncesine gidelim. Amerika’nın küçük bir köyünde çalıştığım devlet okulunun kütüphanesinde asker bir aileden gelen müdür bayanın ‘Gaziler Günü’ (Veteran’s Day) vesilesiyle yaptığı konuşmaya götüreyim sizleri.

Orada bizlere, özellikle milliyetçi Amerikan halkı arasında çok yaygın olan bir ifadeyi tüm kalbiyle inanarak tekrarladı: ‘’Irakta’ki, Afganistan’daki ve diğer yerlerdeki askerilerimiz bizim özgürlüğümüz için, burada rahatça özgürlüğümüzün tadını çıkarabilmemiz için mücadele ediyorlar…’’ Bu ifadelerin farklı versiyonları ve ‘’oralara özgürlük getirmeye gidiyoruz’’ şeklindeki ifadeler Amerikan toplumu içersinde özellikle de Başkan Bush’un döneminden itibaren sıklıkla dile getiriliyor.

O, konuşmasına devam ederken benim zihnim bu yazının farklı boyutlarında bir seyahata çıkmıştı bile. Amerika’nın o ülkelerde verdiği savaşın en büyük nedeninin ekonomik çıkarlar ve lobiler olduğunu hepimiz biliyoruz. Gelin daha eskilere ABD’nin meşhur Vietnam ve Kore savaşlarına gidelim. Görünen sebep olarak hep ‘’kömünist yayılımını engellemek’’ adına oralara gidildiği şeklindeki ‘’Domino etkisi’’ teorileri eşliğindeki argümanlarla toplum bu maceraya inandırıldı. Asıl neden petrol kaynakları idi. Savaş ABD açısından yaklaşık 20 yıl sürdü ve 60 bine yakın asker öldü. Geriye gönen askerler toplum tarafından suçlanıp dışlandığı için intiharlar, açlık, fakirlik, işsizlik, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, savaş sonrası psikolojik travmalar, sakatlıklar ve diğer hastalıklarla yalnız başlarına savaşmak zorunda kaldılar. Bugünkü iyileştirme çabalarına rağmen mağduriyetleri halen devam eden gaziler Amerikan sokaklarında evsiz (homeless) olarak dolaşmaktadırlar.

Sadece Amerika kıtası ve Afrika kıtalarının yüzyıllar boyunca süren kolonizasyon süreçlerine bakınız. Asıl amaç tamamen kaynak ve zenginlik temin etme amaçlı güç ve alan kazanma iken fakirlik içerisinde boğuşan insanların çocukları oralara ‘İsa’nın askerleri’, ‘Kralı’ın kudreti’, ‘Büyük Almanya’nın çocukları’ çığırtkanlıkları altında dini ve milliyetçi duygularla efsunlanarak götürüldüler. O fakir askerler inandıkları o kutsal amaçlar uğruna zor şartlar altında ölürlerken üst katmanlarda birileri o masum insanların geriye gönüş yollarını değil, hep altınlarla, ipeklerle, madenlerle doldurulup ana kıtaya gönderilen servet yüklü gemilerin yollarını gözlediler.

Bu konudaki en güzel örnek olan Haçlı Seferlerine bakınız. O 200 yıl kadar süren savaşların en belirleyici nedeni aslen Papa’nın ve feodal beylerin ekonomik çıkarları ve güç teminleri iken fakirlik içerisinde sürünen kitleler ‘’Cennet’e gideceksiniz!’’, ‘’Günahlarınız bağışlanacak!’’, ‘’Meryem’in mezarına işediler!’’ gibi hamasetlerle motive edildiler.

Yine tamamıyla emperyalist güçler arasındaki güç ve ekonomik telaşlarla fitili ateşlenen, insanlık tarihinin belki de en karanlık dönemleri olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları zamanında ölen 100 milyona yakın sivil ve 40 milyon civarındaki askerleri düşünün. Hepsi, ‘Büyük Fransa!’, ‘Büyük Almanya!’, ‘Büyük Britanya!’, ‘Büyük Japonya!’ hayalleri eşliğinde sürüldüler en kanlı cephelere. 18. Yüzyılda yaşamış Amerikalı aktivist Thomas Paine, ‘’en büyük zorbalıklar, daima yüksek amaçlar adı altında yapılırlar’’ derken sanırım bunu özetlemeye çalışmıştır.

Örnekler uzayıp gider! Velhasıl;

Einstein’ın dediği gibi, ‘’propagandayla zehirlenmedikleri sürece kitleler asla savaş düşkünü değildirler.’’ Onları, kişisel çıkarlarına ve hırslarına gem vurulamayan yöneticileri o noktalara getirirler. Günümüz dünyasında inanıyorumki normal halk tabakalarını 10 yıl lidersiz bıraksanız insanlar birlikte yaşamayı bir şekilde öğrenip aralarında daha insani bir yaşam formu geliştirebilirler. Ancak başlarında bulunan makam, güç ve para sevdalısı liderler yüzünden hepsi faşizmin, hamasetin, kapitalizmin ve kominizmanın çarkları arasında evlatlarını feda sebeplerini kavrayamadıkları boş hayaller uğruna feda edip duruyorlar ve birbirleri ile sürekli çatışıp, birbirlerinden nefret etmeyi öğreniyorlar.

Bir önceki yazıda yaptığım gibi sizleri George Orwell’ın aşağıdaki sözleri ile başbaşa bırakıyorum. Bu alıntının sonunun da yine ‘’ekonomik çıkarlar’’ şeklinde özetlediğim sebeplere döndüğünü göreceksiniz. Uzun lafın kısası; işte askerler, aslında çoğu zaman bu sebepler adına ölürler.

Savaş kazanmak amacıyla yapılmaz, aksine savaşın sürekli olması istenir… Toplumdaki hiyerarşinin sürmesi ancak yoksulluk ve cehalet temeli üzerinde sağlanabilir. Savaş başlatma çabası her zaman için, asıl olarak, toplumu açlığın eşiğinde tutmak için planlanır. Savaş, egemen grup tarafından kendi vatandaşlarına karşı yürütülür ve bu savaşın amacı zafer kazanmak değildir … aksine toplumun mevcut yapısını sağlam tutmaktır.’’

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin