Peygamberâne duruş

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

Dişi kırılıp başı yarılan bir Peygamber’den bahsediyor, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); sakalından damlayan kanları silerken bile kavmi için af dileyip mülâyemet gösteren!

Şüphesiz ki bu, bir ‘telbis’. Allah (celle celâlühû) nezdinde kıymeti olan kullar, yapageldikleri güzellikleri hafâ türâbının altına gizler ve duyurmak istemezler kimseye; ihtiyaç olduğunda öznesini gizler ve âdeta başkasının üzerinden anlatır, ibretâmiz hâdiseyi ki buna deniyor telbis (Daha fazla bilgi isteyenler, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne bakabilir).

Halbuki, öznesi de bellidir, nesnesi de; Abdullah İbn-i Mes’ûd’un (radıyallahu anh), taaccüb ederek resmettiği bu tablonun da!

Şüphesiz, sarp bir yokuştu, Uhud.

Mübarek dişleri kırılmış, parçalanan miğferin iki demiri de iki yanağına saplanmıştı. Durumdan vazife çıkarıp o demirleri çıkarabilmek için hamle yapan Ebû Ubeyde’nin (radıyallahu anh), iki dişi daha düşmüştü, Uhud’a!

Allah nezdinde en kıymetli kişinin sakalından kan damlıyordu!

Üstelik, er meydanında, şehâdet sonrası müdahalelerle paramparça edilmiş yetmiş cansız beden yatıyordu!

Taşına toprağına kan kokusu sinmişti, Uhud’un…

Peki, canının en çok yandığı, yüreğinin yangın yerine döndüğü bu demlerde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yapıyordu? Hissiyatı ne idi? Duruşu ne oldu?

Kan damlayan sakalını silerken bir aralık, “Sadece Allah’a davet ettiği hâlde Peygamberi’nin dişini kırıp başını yaran bir topluluk nasıl iflah olabilir ki?” dediği duyuldu.

Evet, iflah olmaz işlere imza atmış, affedilmeyecek kötülükler yapmışlardı!

Ashâbın da canı yanmıştı! İki ateş arasında kalmış ve canları gırtlaklarına gelmişti! Ötesi, baş tâcı yaptıkları Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yapılanlar, iki büklüm etmişti onları…

Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu duyunca cesaretlenerek yanına yaklaşanlar oldu. Acısını paylaşanlar, can pazarına öz benliğini kurban olarak adayıp yüreğindeki sızıyı hafifletmek isteyenler vardı.

Öte yandan, bu vahşete imza atanları da unutmamışlardı; en sıkışık zamanlarında iltica edip de inşirah buldukları adresi hatırlatıyor ve “Ellerini kaldır da onlar için beddua et yâ Resûlallah!” diyorlardı!

Haklılardı; çünkü hak etmişlerdi!

Ancak, rahmet ve şefkat peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), bu çağrıya hiç iltifat etmedi.

Yine kendini konuşturuyordu, “Ben” dedi. “İnsanlara lanet etmek için değil, onları rahmete davet için gönderildim!”

Beklentilerin aksine bir hamleydi bu ve ortada, duyguların en aktif olduğu bu demde bile yine kendisi olarak kalınabileceğini gösteren bir irade duruyordu!

Ne var ki yara derindi ve talep de devam ediyordu.

Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) sesi yükseldi; “Anam-babam Sana feda olsun, yâ Resûlallah!” diyor ve “Nûh (aleyhisselâm), ‘Rabbim! Yeryüzünde kâfirlere rahat yaşama hakkı verme ve onların kökünü kurut!’ demiş. O da bir peygamberdi; demek ki beddua edilebiliyor; Sen de etsen ne çıkar, yâ Resûlallah!” diyerek Nûh sûresini hatırlatıyordu.

Evet, Hazreti Ömer’in de (radıyallahu anh) söylediği gibi Kur’ân’ın açık nassı vardı; kendisi gibi bir peygamber olduğu halde Hazreti Nûh (aleyhisselâm), yeri geldiğinde beddua da etmiş, canını yakıp yüreğini kanatanları Allah’a havale etmişti!

Doğruydu; ancak, bu doğrunun başka bir boyutu daha vardı!

Hatırlayan, hatırlıyordu!

Zira, benzeri bir muhavere, bir yıl önceki Bedir’de de yaşanmıştı; esirler konusunda yapılacakların istişare edildiği o gün ortaya üç teklif çıkmıştı:

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) gibi düşünenler, Bedir’de öldürmeye gelip de esir olanları fidye karşılığında serbest bırakmayı teklif ediyorlardı.

Meseleye Hazreti Ömer (radıyallahu anh) gibi bakanlar, hepsini kılıçtan geçirip öldürmenin daha isabetli olduğunu söylüyordu.

Abdullah İbn-i Revâha’nın (radıyallahu anh) seslendirdiği düşünce ise vadiyi ateşe verip hepsini yakmaktan yana bir tercihti.

İsabetli tercihi, az sonra herkes görecek, böylesine bir bâdirede peygamberâne duruşun neresi olduğunu hep birlikte öğreneceklerdi.

Şüphesiz, konuşulanlara O da (sallallahu aleyhi ve sellem) muttali olmuştu. Hakîmâne bir ameliyât-ı cerrahiye ile meseleye müdahale edecek ve kendi farklılığını ortaya koyacaktı. Önce, “Şüphesiz ki Allah (celle celâlühû), bazı insanların kalbini öyle yumuşatmış ki sanki onlar, mülâyim mi mülâyimler! Bazılarının kalbini de öyle katılaştırmış öyle katılaştırmış ki âdeta taştan daha sertler!” dedi.

Ardından sâdık yârine döndü ve “Sen, ey Ebâ Bekir!” dedi. “Melekler arasında, rahmetle yere inen Mîkâîl’e, peygamberler arasında da ‘Onlardan her kim bana tâbi olursa o bendendir; kim de bana isyan edip yüz çevirirse Sen, merhametinle muamele edip affınla onları mağfiret edersin’ diyen İbrâhîm ile ‘Şâyet onlara azap edersen; onlar Senin kulların; şâyet onlara affınla muamele edip günahlarını bağışlarsan, bu da Senin şanındır; çünkü Sen, Azîz ve Hakîm’sin’ diyen İsâ’ya benziyorsun!”

Sırada, hâdiseye sert yaklaşan cenah vardı ve onları temsilen Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) döndü; “Sen de” dedi. “Ey Ömer! Melekler arasında, şiddet, katılık ve Allah düşmanlarını cezalandırma düşüncesiyle inen Cibrîl’e, peygamberler arasında da ‘Allah’ım! Yeryüzünde kâfirlerden bir tane bile bırakma!’ diyen Nûh ile ‘Allah’ım! Onların mallarını akîm, kalplerini de perişan eyle ki azâb-ı elîmi gözleriyle görünceye kadar iman edemesinler.’ diyen Mûsâ’ya benziyorsun!”

Evet, dün bunları duymuşlardı ama ne var ki can yanıp da Uhud’a kan düşünce, Bedir’deki aynı düşünce yeniden nüksetmişti.

Yine görecek, farkı da fark edeceklerdi.

O gün bir fark daha vardı; her önemli dönemeçte imdada yetişen Cibrîl-i Emîn yine gelmiş, ter ü taze bir mesaj daha getirmişti. Yüce Allah (celle celâluhû) O’na (sallallahu aleyhi ve sellem), bu işin insanlara ait olmadığını haber veriyor ve “İster onlara tövbe nasip edip bağışlar, isterse nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.” diyerek son kararın meşîete ait olduğunu söylüyordu.

Evet, ortada bir zulüm vardı ve bu zulmün mücrimlerini cezalandırmak da affetmek de Allah’a aitti.

Öyleyse, cezalandırılmaları da istenebilirdi, tövbe imkânı verilip bağışlanmaları da!

Zâhire göre iki alternatiften birisini tercih ettirecek bir fark yoktu!

Ancak ortada, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) farkı vardı; zira Allah (celle celâlühû), her şeye rağmen rahmet kapısını da yüzde elli açık bırakmıştı ve bu kapıya O (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzde yüz yöneldi:

“Allah’ım!” dedi. “Sen kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar!”

Zihinlere nakış nakış işlenen, bir daha silinmemek üzere beyinlere kazınan ifadelerdi bunlar.

Demek ki Uhud’u kana bulayan ve emsali görülmedik bir vahşete imza atanlar için de tövbe nasip olacak, günü gelince onlar da rahmetle buluşacaklardı!

Öyle de oldu; o güne kadar sergilenen bu duruş semere vermiş ve beş yıl sonra Mekke’de, rahmet kapısında saf tutmayan bir Allah’ın kulu kalmamıştı!

Evet, bir tarafta Hazreti Cibrîl’in, Hazreti Nûh’un ve Hazreti Mûsâ’nın duruşu var ama diğer yanda Hazreti Mikâîl, Hazreti İbrâhîm ve Hazreti İsâ’yı nazara veren şanı yüce bir Peygamber duruyor!

Şüphesiz ki o Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim canımız! Ne var ki canımızın yandığı, yüreğimizin yangın yerine döndüğü demlerde hislerimiz bizi tetiklese ve duygularımız da farklı şeyler söylese bile durmamız gereken yeri işaretleyen de yine aynı Cânânımız!

Bunu söylemek de yazmak da kolay.

İşte, yangın yerinin öznesi iken bu duruşu sergileyebilmektir, peygamberâne duruş!

1 YORUM

  1. Bu zalim ve cahil toplumun içinden neşet etmiş ve bu toplumun kodlarına sahip olan ben yeri geldiğinde bu topluma ait refleksleri de gösteriyorum. Ancak bu refleksler hiçbir zaman ikiyüzlülük, zulüm, hak gaspetmek, kendimi kurtarmak için başkalarını yem etmek olmadı. Hele ki yaptığım antlaşmaya hiç ihanet etmedim.
    Bugünkü zulüm “Medine vesikasına” ihanet.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin