Üslup hatası ve Nebevi çözüm

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), işin merkezini temsil ediyordu ve kendi öz eşi bile olsa söylenilenler karşısında onu doğrudan tezkiye etmeyi düşünmedi; itimadı tam olmasına rağmen kanaatini insanlarla paylaşmadı ve delilleriyle birlikte vuzûha kavuşacağı âna kadar meseleye hep mesafeli yaklaştı.

Öte yandan, fitne ateşi her geçen gün daha da büyüyor ve hemen herkesi dilgîr ediyordu.

Bu arada, saff-ı evveli teşkil eden belli başlı insanlarla görüşmüş, münferit olarak onların da kanaatini almıştı.

Mü’minin nabzı mükemmeldi; ancak sokaktaki kaynama durulmuyordu!

Ramazan ayının bir Cuma günüydü; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), İbn-i Selûl’ün fitilini ateşleyip köpürttüğü meseleyi, o günkü hutbesinin konusu yaptı ve ailesini zan altında bırakan kimseler konusunda neler yapılması gerektiğini bir de cemaatine arz etti.

Bir nevi onların da nabzını tutacaktı.  

Bu arada kendi kanaatini de beyan etmiş, ne Âişe Validemiz ne de Safvân İbn-i Muattal hakkında zerre kadar kötülük bilmediğini ve iffetleri konusunda da hiçbir tereddüdü olmadığını söylemişti. Tezkiye sadedinde, her sefere birlikte çıktığı Hazreti Safvân’ın (radıyallahu anh), yanında kendisi olmadan evine adım bile atmadığını söylüyordu.

Edep insanıydı; ailesine ait bir konuyu arz ederken hicabından boncuk boncuk terliyordu. Zira zahirde konuşulan Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) olsa da esasen hedefte olan Efendiler Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat kendisiydi; iki büklüm haliyle, “Müslümanlar!” buyurdu. “Ailem hakkındaki iftirasıyla beni üzüntüye boğan bir adama karşı bana kim yardım eder?”

İbn-i Selûl’ün adını vermemişti ama mevzu ettiği adamın kim olduğu belliydi; daha doğrusu herkes adamını biliyordu!

Omuzlarına büyük bir yük binmişçesine Evs’in lidesi Sa’d İbn-i Muâz (radıyallahu anh) ayağa kalktı ve “Yâ Resûlallah!” dedi. Boynunu vurmak, bir işaret veya bir izninize bakar! O, Evs kabilesinden birisi ise hemen infaz ederiz. Yok, Hazrecli ise emredersin, onu da hallederiz!”

Niyet güzeldi ama üslup sıkıntılıydı; zira asırlardır kanayan bir yaranın yeni kabuk bağladığı böyle bir zeminde kabileler üzerinden konuyu konuşmak bir üslup hatasıydı.

Ne var ki onu da öğreneceklerdi. Hatta, bu vesileyle herkese öğretecek ve Kıyâmet’e kadar istifade edilmesi gereken bir prensibin daha kazanılmasına vesile olacaklardı.

Çünkü, bu cümleyi söyleyen, Evs’in lideriydi ve Evs ile Hazrec arasında 120 yıldır kabuk bağlamayan bir yara vardı. Sözü söyleyenin kimliği ve sözün muhtevası, ister istemez muhatap kabilede reaksiyona sebebiyet vermiş ve başlarında Allah’ın Resûlü bile olsa Hazrec’in lideri Sa’d İbn-i Ubâde’nin (radıyallahu anh) dünkü hislerini tetiklemişti; hiç beklemedi ve “Allah’ın beka ve ebediyetine yemin olsun ki yanılıyorsun; sen onu öldüremezsin!” diye tepki verdi. Sonra da devam etti:

“Eğer müfteriler senin kabilenden olsaydı onların boyunlarını vuramaz, böyle konuşamazdın! Sen bize, eski defterleri mi açtırmak istiyorsun? Halbuki Allah (celle celâlühû), eskiye ait Câhiliyye âdetlerimizi yok etmiştir!”

Cümlelerinin sonu güzeldi ama öncesi, tepkiye karşılık ayrı bir tepki olarak kendini göstermiş, İbn-i Selûl’e bayram yaptıracak bir kapıyı aralamıştı.

Artık, akıl ve makuliyet gitmiş, his ve duygular konuşuyordu!

Mesele burada da kalmadı; ortamın iyice gerginleştiği yerde söze üçüncü bir şahıs daha girdi ve “Allah’ın beka ve ebediyetine yemin ederim ki sen yanılıyorsun; vallahi biz onu mutlaka öldürürüz!” dedi.

Bu ses, Üseyd İbn-i Hudayr’a (radıyallahu anh) aitti. O anki içtihadına göre İbn-i Selûl’ün ekmeğine yağ sürecek bir duruşa karşı tepki gösteriyor ve muhatabı Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh) bile olsa karşılık vermeyi gerekli görüyordu. Üstelik, burada durmadı ve Hazreti Sa’d’ı (radıyallahu anh) çileden çıkaracak, işin rengini tamamen değiştirecek bir cümle da söyledi:

“Onlar hesabına bize sataştığına göre sen de kesin münafıksın!” 

İşin burası, ipin koptuğu yerdi!

His ve duyguları iyice köpürten ve yeni yeni fitnelerin ateşini fitilleyen bir başka üslup hatasıydı!

Üstelik, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) mescidinde ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) imam olarak hutbede olduğu bir esnada oluyordu bunlar!

İş, bambaşka bir yere doğru gidiyordu!

Tabii olarak Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) açtığı esas konu unutulmuş, Evs ile Hazrec arasında yeniden harlanan ateşin söndürülmesi baş gündem olmuştu.

Cemaatinin önünde yaşanan bu üzücü hadise sonrasında söyleyeceklerinden de vazgeçen Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem), konuyu bağlayarak hutbeden indi.

Namazını da bu ortamda kıldırmıştı.

Ne var ki konuyu olduğu yerde bırakmadı ve bütün himmetini, yeniden alevlenen söz konusu ateşi söndürmeye hasretti.

Gönüller kırılmış, kalpler burulmuştu ya hiç vakit kaybetmeden Sa’d İbn-i Muâz’ın (radıyallahu anh) elinden tuttu ve birlikte Sa’d İbn-i Ubâde’nin (radıyallahu anh) evine gitti.

Gönül alacaktı.

Benzeri problemler karşısında yapılması gerekenleri, o gün bizzat yaşıyorlardı! Anlaşılıyordu ki İbn-i Selûl’ün değirmenine rüzgâr taşıyıp yüzünü güldürmemek için zaman kaybetmeden harekete geçmek ve meseleyi başladığı yerde bitirmek bir Peygamber sünnetiydi. Aynı zamanda bu, başka unsurların da devreye girmesinin önüne geçmek ve meselenin iz bırakmasına fırsat vermemek için ayrı bir hassasiyetti.

Bu ziyarette yanlarında, Evs kabilesinin önde gelenleri de bulunuyordu.

İş organize edilirken veya söz konusu ziyarete gidilirken nelerin konuşulduğu bizim için meçhul!

Malum olan ise, yapılanların ne kadar işe yarıyor olması!

Daha ilk karşılaşmada bütün buzlar eridi ve Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh), İslâm’a omuz omuza girdiği dava arkadaşı Sa’d İbn-i Muâz’ı (radıyallahu anh) kucakladı; ne dargınlık kalmış ne de söz konusu duygulardan eser vardı!

Sanki o günü hiç yaşamamış gibiydiler!

Cömert ve civanmert bir insandı, Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh); baş tâcı ettiği aziz misafirlerini ağırlayabilmek için neredeyse Hazrec’i harekete geçirmiş, oğlu Kays (radıyallahu anh) ile birlikte el pençe divan durmuşlardı!

Muhtevayı bir nebze tahmin etmek zor olmasa da ziyaret boyunca konuşulanlar da meçhul! Malum olan, işin tatlıya bağlanmış olması!

Meseleyi bir daha ekşitmemek için Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) konuyu burada da bırakmadı.

Birkaç gün sonrasıydı; yanına aldığı Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh) ile birlikte bu sefer de Evs’in lideri Sa’d İbn-i Muâz’ın (radıyallahu anh) evine geldiler.

Bu ziyarette yanlarında, Hazreclilerin önde gelenleri de vardı. 

Bir yönüyle bu, bir nevi iâde-i ziyâretti ama esasında, İbn-i Selûl’e pabuç bırakmama ve cirit atmak için fırsat kollayan Şeytan’ın, alanını daraltma anlamına geliyordu!

Demek ki meselelere yaklaşırken niyetlerin halis, yüreklerin de muhlis olması yetmeyebiliyor; işlerimizi üslup hatasına kurban vermemek, akıl ve muhakememizin önüne geçirdiğimiz his ve duygularımızın tahribatına engel olabilmek için bu hadise, sanırım bize de çok şey söylüyor.

Tabii ortada, aşınma kertesine gelmiş bir ilişki veya açılmaya başlamış bir yara mevcutsa, tedavi adına neler yapmamız gerektiğini de! 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin