Ahmet

YORUM | CUMALİ ÖNAL

Zulüm korkunçtur, ama maruz kalan çocuk olunca daha da can yakar.

Vietnam savaşının dehşetini, ancak napalm bombalarından kaçan o çıplak küçük kız çocuğu Kim Phuc’un yüzünü görünce anlayabildim.

Nazi katliamlarını anlatan onlarca film izledim, kitaplar ve makaleler okudum. Ama ne zaman ki 10’lu yaşlardaki Anne Frank’ın ailesiyle birlikte saklanırken tuttuğu notları okudum, o zaman fırınlara doldurulan masum insanların çığlıklarını duyabildim.

Ya üç yaşındaki Aylan bebek? Ailesiyle birlikte Ege’nin serin sularında boğulan o kırmızı elbiseli masum? Onun o yüzükoyun sessizce yatışı gözümün önüne geldikçe zalimlerin aslında düşündüğümüzden daha zalim olduklarını anladım… 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Dün sahura kalktığımda telefonu elime almamla yere bırakmam bir oldu. 

Ahmet Burhan ölmüştü. 

O esmer, lahuti bakışlı çocuk aramızdan ayrılmıştı. 

Çocuk yaşında koca bir dünyaya meydan okumuştu. 

Modern çağın firavununa karşı küçücük yüreğiyle mücadele eden Musa olmuştu.

Bir an içime küçük bir ferahlık çöktü, kurtulmuştu. 

O kurtulmuştu da ya zindandaki baba! 

Feryatlarını duyabiliyordum..

Kendimi bir an o babanın yerine koydum, dayanılacak gibi değildi… 

Ben de üç ay bu süreci zindanlarda geçirdim. Darbeden bir ay sonra tutuklandım.

Zindanın ilk onbeş gününü bir karakolun bodrumunda geçirdim.

Her akşam ailem, polislerin beni götürdükleri hastanenin önünde görmek için bekliyordu. 

Bir akşam o zaman altı yaşında olan oğlumun bandajlı alnını gördüm. Beni beklerlerken düşmüş ve alnı yarılmıştı. Dikiş atmışlardı.

Allahım o zindana sığamamıştım. En fazla da o demir parmaklıklar arkasında birşey yapamamanın çaresizliği belimi bükmüştü. 

Allah’ım Ahmet’in babasına güç ve sabır ver!

Peki ya ona sebep olanlar yataklarında huzurlu bir şekilde yatabilecekler mi demiyorum, ölebilecekler mi?

Bu kainatı yaratan Rabbim, Ahmet’in ‘baba, baba‘ diyen feryadına karşılık vermeyecek mi? 

Bu bedenleri halkeden, zindanda el açıp kendisine yalvaran o babayı duymayacak mı?

Allah’ım bir an önce onun duasına icabet et!

Senden ne talep ediyorsa bin katını nasip et Rabbim!

Zalimler o kadar farklı kılıklara girerler ki, çok rahatlıkla mazlum rolüne bürünebilirler. Birkaç yüz metre ileride insanlar zindanlarda çürürken, ellerinde mendil ekranların karşısında ağlayabilirler. Anneler, çocuklar, dedeler, nineler açlığa mahkum edilirken, saraylarında kurdukları çilingir sofralarını ‘itibar‘ olarak nitelendirebilirler. 

Modern çağın firavununu anlatıyorum. 

Aylan bebeğin o cansız bedenini dahi kullandı. BM kürsüsünden dünyaya seslenerek, ‘bu bebeği ne çabuk unuttunuz‘ dedi. 

Hem de idare ettiği ülkesinde yüzlerce bebek, binlerce anne, onbinlerce baba bir kin, bir nefret uğruna zindanlara doldurulmuşken….

Ya Mısırlı Esma için döktüğü gözyaşları…

Gerçekten Esma’ya acıdığı, üzüldüğü için mi ağlamıştı?

Sanmıyorum…

Koltuk için ağlaması gerekiyorsa ağlıyordu. 

Esma hayatının baharında kör bir kurşunla bu dünyadan göçmüştü. 

Siyasi bir hesaplaşmanın bedelini ödemişti.

Ama o, yüzlerce kilometre ötede yaşanan bu olayı dahi kampanyalarında kullanmayı ihmal etmemişti.

Dört parmağını kaldırarak yaptığı Rabia işareti ile kalabalıkları peşinden sürüklemişti.

Esma’nın cansız bedeni üzerinden seçim kazanmıştı. 

Gerisi onun için teferuattı. Bir ülke ile ilişkiler bozulmuş, ailesi rahatsız olmuş, önemli değildi. 

Halbuki hayata yeni yeni gözlerini açmış o kadar çok çocuk var ki zindanlarda. 

Her sabah bir umut ışığıyla yataklarından uyanan, ‘Allah’ım imtihanımızı ağırlaştırma‘ feryatları zindanların duvarlarına çarpan nice nice Esmalar…

İbrahim Gökçekler, Aylan bebekler, Kara Efeler, bir dönemin, bir zulmün simgeleri oldular. 

O cesur yürek Ahmet de, son bir kez konser vermek isteyen İbrahim Gökçek de artık yok aramızda. 

Birileri öldürdü onları. Ve onlar aramızdalar. Hem de yanıbaşımızdalar. Onları hiçbir zaman unutmayın.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin