“Yakında size müjdeli haberlerim olacak”

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Hile, hud’a, yalan, iftira, tezvirât.. Şeytânî pazar, ne ararsan var!

Bedir mağlubiyetinden sonra karalara bürünen Mekke bitik; hırsına kurban giden yitiklerine ağlıyor!

15 yıllık şefkat, merhamet ve insanlık birikimi neredeyse sıfırlanmış, duyguların dümene oturduğu yerde herkes, aynı yere kilitli:

İntikam.. intikam!

Akıl felç, muhakeme bitkisel hayatta!

Bir aralık kulaklarına, keder ve kasvetlerini dağıtan, ufuktaki ışık emaresi gibi dünyalarına akseden bir ses yükseldi Kâbe’den:

“O kadar da üzülmeyin! Çok yakında size, Bedir gününden bu yana yaşadığınız acılı günleri unutturacak kadar önemli ve çok büyük, müjdeli bir haber gelecek!”

Babası ve kardeşini de Bedir’de bırakan Safvân İbn-i Ümeyye’nin sesiydi bu!

Amca oğlu Umeyr İbn-i Vehb ile kafa kafaya vermiş, borçlarını ödeme ve şayet başına bir şey gelirse ailesine sahip çıkma karşılığında onu, Medîne’ye kiralık katil olarak göndermişti.

Yani, bilerek ve isteyerek ölüme gidiyordu, Umeyr!

Her ne kadar ona, “Bu, aramızda kalsın; ne senin yapacaklarını ne de benim uhdeme aldığım işi kimseye söyleme!” dese de o gün ortamı yumuşatacak argümana ihtiyaç duyan Safvân, açık adresi söylemese de böylelikle, gündemi bütünüyle değiştirip unutturacak bir plan kurguladığını ilan ediyordu!

İşin kılıfı da hazırdı; dış görünüme göre Umeyr, Bedir esiri oğlu Vehb’i kurtarmaya gidiyordu!

Beri tarafta bir Ömer feraseti vardı; onu Mescid’in kapısında görür görmez, “Allah düşmanı … Umeyr! Mutlaka kötü bir iş için gelmiştir!” demiş ve soluğu Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda almıştı:

“Yâ Resûlallah!” diyordu. “Şu Allah düşmanı Umeyr, kılıcını kuşanıp buraya kadar gelmiş!”

Hazreti Ömer’i de şaşırtan bir duruş vardı ve “Onun yanıma gelmesine izin ver!” diye mukabelede bulundu Habîb-i Kibriyâ Hazretleri.

Tabii olarak, denileni yaptı Hazreti Ömer (radıyallahu anh). Ancak hâlâ diken üstündeydi ve ihtiyatı elden bırakmıyordu; bir taraftan Umeyr’in kılıcını tutmuş, diğer yandan da etrafındakilere şunları söylüyordu:

“Bu pis adamın huzura girmesine müsaade edin; ancak gözünüzü de üzerinden ayırmayın. Çünkü bu, tekin bir adam değildir!”

Manzaraya şahit olan Fahr-i Rusül Hazretleri, “Onu bırak yâ Ömer!” buyurdu.

Şaşkınlığı katlanmıştı Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh). Ancak Resûlullah’ın mutlak bir bildiği vardı.

Bu arada Umeyr’e de dönmüş, yaklaşmasını söylüyordu!

Safvân ile Umeyr’in planı tıkır tıkır işliyor gibiydi ve istediğine bu kadar kısa ve kestirmeden kavuşacak olmanın heyecanıyla “Hayırlı sabahlar!” dedi, Umeyr.

Fahri Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah (celle celâlühû) bizi, senin selamından daha hayırlı bir selamla serfiraz kıldı, ey Umeyr!” diye mukabelede bulundu. “Şüphesiz selâm, Cennet ehlinin tahıyyesidir!”

Sonra sordu:

“Seni buraya getiren şey de nedir, ey Umeyr?”

Planladıkları gibi, “Elinizin altındaki esir için geldim; onun için ihsanınızı esirgemeyin!” dedi.

Dedi, demesine ama bunun için baştan aşağıya silahla donanmasına gerek yoktu; ses ile görüntü senkronize değildi!

Resûlullah da sordu:

“Öyleyse, bu görüntü, bu kılıç da neyin nesi?”

Şıkışmıştı ve bu ruh haliyle, “Allah kahretsin bu kılıcı da; bundan başka elimizde ne kaldı ki?” diyebildi.

Ancak, ikna edici bir şey söyleyemediğinin farkındaydı. O âna kadar kaçırdığı gözlerini kaldırıp bakmak istedi; kendisine, “Bütün bunları bir kenara bırak ve Ben sana söylemeden önce sen Bana, esas niyetini söyle!” dercesine fetânet dolu iki göz bakıyordu!

Dile gelmiş hâl, gönül şivesiyle devam etti:

“Bana doğruyu söyle; buraya hangi niyetle geldin?”

Ezildi, büzüldü ve “Bundan başka bir niyetim yok; bunun için geldim!” diyebildi.

Hayır! Hakikat bu değildi ve şimdi o konuşacaktı:

“Hayır! Sen ve Safvân İbn-i Ümeyye, Hıcr’da oturdunuz ve Bedir kuyularında ölen Kureyş hakkında konuştunuz. Sonra sen, “Şayet benim borçlarım ve çoluk-çocuğum olmasaydı gider ve Muhammed’i öldürürdüm!” dedin. Bunun üzerine Safvân, Beni öldürmen karşılığında borçlarınla ailenin geçimini üstüne aldı. Ancak unutma ki Allah (celle celâlühû), seninle bunun arasına engel koyacak ve sana bunu yaptırmayacak!”

Nasıl olabilirdi? İkisinden başkasının bilmediği bir konuyu, hem de bunca mesafeden, üstelik bütün netlik ve berraklığıyla nasıl bilebilirdi? Duruştaki temkin de zaten bunu gösteriyordu; evet, bunu O’na (sallallahu aleyhi ve sellem), ancak Allah bildirebilirdi.

15 yıldır anlamsız bir kin ve nefretle hücum edilen bir Gönül’ün, bu kadar şefkat ve merhametle mukabelesi başka türlü izah edilemezdi!

Umeyr erimiş, kin ve nefretinden eser kalmamıştı; öldürmeye geldiği kapıda hayat bulmuş olarak konuşmaya başladı:

“Ben şehâdet ederim ki Sen Resûlallah’sın! Biz Sana, semadan getirdiğin haberler ve gelen vahiyler konusunda hep yalan söyledik yâ Resûlallah! Bu, sadece benimle Safvân’ın bildiği bir işti; vallahi de bunu Sana, Allah’tan başkasının bildirme imkânı yoktur! Beni İslâm’a hidayet eden ve bu yolla da olsa beni kendisine sevk eden O Allah’a hamd olsun! Eşhedü en lâ ilâhe illallah; ve eşhendü enne Muhammeden abdühû ve Resûluh!”

Güne nokta koyan beyan yine Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) aitti:

“Kardeşinize dinini öğrenme konusunda yardım edin; ona Kur’ân öğretin ve esirini de serbest bırakın!”

Yeniden doğmuştu Umeyr! Üstelik, oğlu esaretten kurtulduğu gibi kendisi de hayattaydı! Babasındaki bu değişime şahit olan oğlu Vehb de duyarsız kalmadı; huzur ile o da şereflendi ve o gün o da Müslüman oldu.

O âna kadar Umeyr’i süzen ve hınzırdan daha değerli görmeyen Hazreti Ömer’in gözünde artık o, kendi öz evlatlarından bile sevimli bir kardeş oluvermişti!

Mekke’de ne mi oldu?

Her zamanki taktik!

Ümit bağladığı bir planının daha akîm kalışı karşısında kin ve nefreti katlanan Safvân, Hazreti Umeyr’i defterden silmiş, düne kadar borcunu üstlenerek ailesinin geçimini taahhüt ettiği amca oğluna bugün lanet yağdırıyordu!

Sonra ne mi oldu?

Onu da haftaya bırakalım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin