‘Tanrılar katı’nın muhafazakâr kalemleri [Türk Sağı’nın hikâyesi-7]

YORUM | KEMAL AY

1930’lu yılların ‘Tek Parti’ idaresinde entelektüel hayata bir yerinden dâhil olmuş fakat daha sonra ‘muhafazakâr’ camianın sahipleneceği iki önemli yazar vardır: Peyami Safa ve Necip Fazıl. Onların hikâyesi, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a benzer ancak zemin değiştiği için ortaya çıkan sonuçlar da farklıdır.

FARKLI FİKİRLERİN ETKİSİNDE BİR KALEM USTASI

Peyami Safa’dan başlayalım. Onun dönemleri var. Abdullah Cevdet etkisinde kalarak pozitivizme merak saldığı ve o yönde yazılar kaleme aldığı bir dönemden bahsedebiliriz mesela. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte farklı fikirlerle flörtü mevcut. Devrimlere karşı ‘dikkatli’ ancak açıkça eleştirmek gibi bir gayesi yok. 1930’da yazdığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nazım Hikmet’e ithaf ediyor, o yıllarda Tan gazetesinde yazdığı için ‘komünist’ olmakla suçlanıyor. Ve fakat Türk sağı hâlen 1 yıl sonra kaleme alınan Fatih-Harbiye romanını ‘muhafazakâr düşünce’nin kaynaklarından biri olarak okuyor. İlginç değil mi? 1 yılda ne değişti acaba?

Aslında çok da ilginç değil Türkiye’deki düşünce akımlarını düşününce. Kişiler arasındaki dostluk, arkadaşlık ya da düşmanlık, çoğu zaman ‘entelektüel’ dediğimiz insanların düşünce ufkunu da belirlemiş. Küskünlük, insanları soldan sağa, sağdan sola savurmuş mesela. Peyami Safa’nın da ‘sol’dan kopuşu bir anlamda Nazım Hikmet’le dostluk ilişkisinin bozulmasına dayanıyor. Daha sonraları yeminli bir ‘anti-komünist’ olmasını da buna borçlu olabiliriz ancak doğrudan ‘sağcı’ olmadığını ve önceleri bir miktar ‘liberalizmi’ denediğini akılda tutalım.

ROMANCILIĞI, TANZİMAT’IN İZİNDE: ‘BİZ KİMİZ?’

Tekrar Fatih-Harbiye’ye dönelim. Bu romanda Neriman isimli kadın kahraman, yaşadığı ve hatta evlenerek hayatının geri kalanını da idame ettirmeyi düşündüğü Fatih semtinden, bir iş vesilesiyle Harbiye’ye gidip gelmeye başlar. Fatih Doğu’yu, Harbiye ise Batı’yı temsil etmektedir ve Neriman’ın kafasını karıştıran şey, Batı’ya duymaya başladığı hayranlıktır. Roman boyunca Neriman’ın gözünden Doğu’nun ve Batı’nın nitelikleri sayılır ve Türk entelektüelinin Tanzimat’tan bu yana yaşadığı çelişkiler bir bir sıralanır. Bu yönüyle romanın orijinalliği olmadığını söyleyebiliriz ancak yıllarca Peyami Safa’nın tercihini ‘Doğu’dan yana’ kullandığı düşünüldü. Zira ideolojik dönüşümleri de bunu destekler nitelikteydi ancak Safa’nın hayat hikâyesi, kişisel zevkleri, tıpkı Yahya Kemal örneğinde olduğu gibi bu çıkarımın aceleci olduğunu düşündürüyor.

Aslında Peyami Safa, kafası karışık bir yazardır ve romanlarına yansır bu durumu. Uzun boylu ruh tahlilleri ve sürekli ‘nutuk atar’ tarzda yaptığı felsefî değerlendirmeleri aslında bir ‘roman yazarı’ değil de, bir ‘düşünce adamı’ olmak istediğini ortaya koyar. Ancak Türkiye’de Avrupa’daki gibi ‘felsefe’ ile ekmek kazanılamayacağından olsa gerek, edebiyat ve gazetecilik elde kalan tek ‘mevzidir’. Bu sebeple de Cumhuriyet gazetesinde (sol) başlayan köşe yazarlığı serüveni çeşitli gazetelerden geçerek Tercüman gazetesine (sağ) kadar uzanır. Komünizme karşı duruşu, onu ‘muhafazakâr’ düşünceye açıyor gibi görünse de, onun zihninde daha ziyade bir çeşit Türk milliyetçiliği vardır. Fatih-Harbiye’deki ‘Doğu’ tercihinin de sebebi bu ‘Biz’ fikrinden ileri gelir. ‘Biz kimiz?’ sorusunun Safa’ya göre cevabı, Türk ve Doğu’dur. İslam? Muhafazakârların düşündüğü kadar İslam’a dair fikirleri olan bir yazar değildir Peyami Safa.

METAFİZİĞE GEÇİŞ EVRESİ VE BÜYÜK DOĞU

Peyami Safa da, İkinci Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler’i daha ‘sempatik’ bulanlardan. Ancak aynı yıllarda mistisizme de yöneliyor. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949) ve Yalnızız (1950) romanları bu yönelimin bir eseri. Safa’nın ortalamayı aşan bir hayalgücü ve kaleme aşkla bağlılığı var bunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Ancak siyasî fikirleri daha ziyade ‘polemikçilik’ üzerine kurulu. Gazetelerde meşhur köşe yazarlarıyla girdiği polemikler hatırda kalmış. Elbette bunların bazıları, işinden olmasına da yol açmış. Bu yönüyle ‘yalnız’ bir adam. Demokrat Parti ile yakınlaşması, Adnan Menderes’le ‘konuşmalarını telefonla yazacak kadar’ ahbaplık kurması, bir nebze de olsa bu hissiyatını kırıyor. Ancak bu arada zamanına göre ‘İslamcı’ sayılabilecek Büyük Doğu dergisinde dâhi yazıyor. Bu ideolojiden önce, kişisel ilişkilerin ve yazma ihtiyacının geldiği Babıâli’ye uygun bir tavır.

Necip Fazıl Kısakürek’le kesiştikleri tek yer Büyük Doğu değil. 1930’larda benzer yollardan geçiyorlar. Rejimle bir sıkıntıları yok. Bilakis ‘memur entelektüellik’ rolünün hakkını veriyor, rejimin ihtiyacına uygun düşünceler ve fikirler üretiyorlar. Çünkü evvela kendilerini ispat etme gibi bir zorunlulukları var. Her ikisi de Batılı eğitim alıyor. Ancak Tanzimat’ın vurguladığı Doğu-Batı ikilemine kafa yormaktan geri durmuyorlar. Necip Fazıl bu arada çalkantılı bir hayat sürüyor. 1930’larda meşhur ‘ham yobaz, kaba softa’ ifadesinin geçtiği yazıları ve konuşmaları yapıyor. 1934’te Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nde vaazlar veren Abdülhâkim Arvasî’yle yolları kesişince bir miktar sarsılıyor. Ancak bugün tanıdığımız Necip Fazıl’a dönüşmesi için biraz vakit geçmesi gerekli. Zira bu dönemde ‘fikir ayrılıklarının’ bir zemini yok. Demokrat Parti kurulmuş değil, entelektüelimiz maalesef ‘rejime muhtaç’.

TÜRK MUHAFAZAKÂRLIĞININ FAVORİ HİKÂYESİ

Necip Fazıl’ın Celal Bayar’la yakın ilişkisi, onun çeşitli memurluklara atanmasına vesile olduğu gibi, eserlerinin devlet tiyatrolarında sergilenmesine, Milli Eğitim Bakanlığı’nca ‘görülmesine’ de yardımcı oluyor. Ama 1940’larda yayınlanan Büyük Doğu’da Necip Fazıl, biraz da Fransız filozof Henri Bergson’un etkisiyle metafizik dersler vermekten, doğrudan doğruya ‘İslam düşmanları ile kavgaya’ geçiyor. Bu da Necip Fazıl’ın dinî cemaat ve tarikatlar arasında sevilmesine yol açıyor o dönemde. Nakşibendî tarikatına mensup Abdülhâkim Arvasî ile dostluğu da bunun bir nişanesi oluyor. Üstelik hayatının çalkantıları içerisinde bir ‘ihtida hadisesi’ barındırması, yüzünü Batı’dan Doğu’ya dönmesi, Türk muhafazakârlığının ‘favori hikâyesine’ dönüştürüyor Necip Fazıl’ın hayat hikâyesini. Ankara’da karşılığı olan bir ‘entelektüel’ kazanmış oluyor.

Gelgelelim Necip Fazıl kafası bir hayli karışık bir fikir adamı. Yukarıda bahsetmiştim Türk entelijansiyasında bir ‘Tanrılar katı’ var. Oraya bir şekilde çıkmış olmak, bir gazetede köşe yazarlığı, bir yayınevi ile kitap anlaşmaları yapmak, ‘kalemi eline almak’ yani, mühim bir hedef. Oraya çıktıktan sonra, hele popüler hâle gelebiliyorsanız, hele kaleminiz de kuvvetliyse ve ‘bazı dostluklar’ edinmişseniz, artık ‘entelektüel’ postunu kapmış olursunuz. Belli bir noktadan sonra Necip Fazıl’ın kitabını okuyup da, ‘buralar saçma olmuş’ diyecek bir yayınevi, editör bulunacağını sanmıyorum. ‘Tanrılar katı’na çıkmış bir yazarın artık ‘freni’ yoktur adeta. Fikirleri kendinden menkuldür, eleştirileri ‘polemikçilik’ ile savar. Tarihi hadiseler hep ondan yanadır. Bu, Türk sağının olduğu kadar Türk solunun da trajedisidir. Günlük politik ihtiyaçlara göre yaşamak, sağın da solun da ‘fikir işçilerinin’ şiarıdır.

ANTİ-KOMÜNİZMİN KESİŞTİRDİĞİ HAYATLAR

Nitekim 1940’lar son bulup 1950’lere girilirken anti-komünizm öncelikli gündemdi ve muhafazakâr-sağ camianın da önde gelenleri anti-komünizm mücadelesinde saflaşacaktı. Büyük Doğu’nun ‘coşkulu’ dönemleriydi bu. Necip Fazıl’ın Rus kozmonot Yuri Gagarin’e bile çatmaktan geri durmadığı, Yahudi karşıtlığının ve çeşitli seviyede Türk ırkçılığının yer aldığı bir mecmuaya dönüşecekti Büyük Doğu. O devrin ‘sağ-muhafazakâr’ çevresinde bunun tehlikelerini görebilecek muhtemelen pek kimse yoktu. 1940’larda nasıl faşizmi savunmak adetten olduysa, 1950’lerde de anti-komünizmi ‘bayraklaştırmak’ için hemen her şey mubahtı. Bu dönemde Necip Fazıl’ın ‘Başyücelik Devleti’ fikri ve daha sonra yayınlayacağı ‘İdeolocya Örgüsü’ gibi kitapları, ne ölçüde ‘frensizleştiğinin’ ve düşüncelerinde ne derece ‘kopuk’ hâle geldiğinin alametiydi aslında. Ancak kelimeleri güzeldi, ‘kavgacıydı-polemikçiydi’ ve o dönem ‘İslam adına kavga ediyordu’…

BATI’YLA VERİLEN TUHAF KAVGA

Benzer bir hikâyeyi, Cemil Meriç için de anlatmak mümkün. Ufkunu Fransızca’ya borçluydu Meriç ancak yıllarca Batı’yla Doğu arasında ‘tercihe zorlandığını’ hissediyordu. Çeviriler yapıyor, kendince çok önemli metinler kaleme alıyordu ancak ‘Türk solu’ ona yüz vermemişti. Halbuki ilk yargılandığında ‘Marksist’ olduğunu haykıracaktı mahkemede. Öğretmenlik yaptı, sonra üniversiteye geçti. Tıpkı Peyami Safa gibi Meriç’in de fikirlerinin kaynağı aslında Fransızca kitaplar ve mecmualardı ancak bunu ‘belli etmemeye’ çalıştı hep. Kimse ‘kaynak’ sormuyordu ve hiçbir yayınevi de kitapların ‘sistematik bir disiplin içinde’ yazılmış olmasını önemsemiyordu. Ancak böyle olunca içinde barındırdığı çelişkiler, maddi bilgi hataları, yanlış okumalar, kaybolacaktı. Ancak Cemil Meriç de, muhafazakâr dünyaya yakınlaştıkça ‘kucaklandı’. Ne dediğinin, dediklerinin ne anlama geldiğinin fazla önemi yoktu.

Bu isimler hayat hikâyelerinin onları sürüklediği bir nokta olarak ‘muhafazakâr’ camiaya yakınlaşmıştı. Onları, Türk-İslam düşüncesinin ‘merkezine’ koymaya kalkmak, eserlerindeki mevcut kafa karışıklığını hiç önemsememek ve aslında Doğu-Batı tartışmasını es geçerek, sadece siyasî bir cevap üretmek olur. Zira muhafazakâr siyasetçiler için bu isimlerin tek işlevi, ‘Bakın bizim de fikir adamlarımız var’ cümlesinde yer almak. Bu isimlerin eserleri elbette ciddiye alınmalı, okunmalı ama evvela sosyal bilimlerin namusuna halel getirmeyecek biçimde kritik edilmeli. Etkilendikleri, reaksiyon gösterdikleri hadiselere ve fikirlere yoğunlaşılmalı ve tam olarak nerede durdukları ortaya çıkarılmalı. Ancak o zaman, sloganlara malzeme olmaktan kurtarılıp ‘muhafazakâr’ dünyaya ne kattıklarını anlamak mümkün olacaktır.

Gelecek yazıda bu ‘sloganlaşma’ hikâyelerini ele alalım.

1 YORUM

  1. Kemal Ay’a bu yazı dizisi için çok teşekkürler. Ancak bu bölümde Cemil Meriç’le ilgili kısmın açılması gerektiğini düşünüyorum. Meriç Fransızca eserleri aynen mi aktarmış, yani intihal mi yapmıştır? Özgün bir düşünce adamı değil midir?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin