Siyaset ve ahlak ilişkisi

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

İlk dönemlerde insan topluluklarını yönetme, devlet işlerini düzenleme ve kamu düzenini sağlamayla ilgili bir ilke, bir anlayış, bir beceri veya bir sanat olarak görülen siyasetin anlamı, modern dönemlerde oldukça daraldı ve değişti. Siyaset kavramıyla ilgili en radikal ve çarpıcı değişim, onun ahlâk ve metafizikten kopmasıyla gerçekleşti. Klasik literatürde, adaleti gerçekleştirdiği, haksızlıkları önlediği ve kamu yararını sağladığı gerekçesiyle değerli ve övgüye layık bir ilim veya faaliyet olarak görülen siyasetin, günümüzde çoğu insan nazarında kötü bir şöhrete sahip olmasının sebebi de onun ahlakî ilkelerden uzaklaşmasıdır.

Günümüzün Kirli Siyaseti

Günümüzde siyaset, çoğu insanın zihninde yalan, aldatma, ikiyüzlülük, manipülasyon, propaganda, popülarite, çatışma gibi negatif bir kısım anlamlar ve imgeler çağrıştırıyor. Bazıları halihazırdaki siyaset anlayışını “kirli” olarak tavsif ediyor ve “temiz” siyasetin özlemini dile getiriyor. Hemen her gün internet sitelerine, gazete sayfalarına veya televizyon kanallarına yansıyan siyasetçilerle ilgili farklı farklı ifşaatlar, yalanlar, yolsuzluklar da bu kirli siyaset imajını güçlendiriyor.

Yapılan anketlerde siyasetçiler “en çok güvenilmeyen insanlar” olarak yer alıyor. Zira siyaset denildiğinde pek çoklarının aklına “nabza göre şerbet verme”, “halkın gazını alma”, “meydanlarda göz boyayıcı nutuklar atma”, “bir şekilde muhalifleri diskalifiye etme ve itibarsızlaştırma”, “yalancı vaatlerle halkı aldatma veya ümit tüccarlığı yapma” gibi anlamlar geliyor. Siyaset âdeta bir cambazlığa dönüştü. Günümüzün modern devlet yapıları dahi siyasetçileri yeterince itibar edilecek kimseler olarak görmüyor ve bürokrasiyi onun önüne geçiriyor.

Siyasetçilerin tavır ve davranışları, birbirleriyle münasebetleri veya siyaset vasıtasıyla ulaşmak istedikleri hedefler de siyasetin “kirli” olarak algılanmasına sebep oluyor. Kabaca ifade etmek gerekirse siyasetçiler açısından siyaset, iktidarı elde etme, koruma ve devam ettirme vasıtasından öteye geçmiyor. Dolayısıyla siyaset, ülke kaynaklarının adil bir şekilde dağıtıldığı, haksızlıkların önlendiği, toplumun barışçıl bir şekilde idare edildiği ve kamu menfaatlerinin temin edildiği bir uğraş olmaktan çıkarak bireysel veya zümresel çıkarların peşinde koşulduğu bir alan haline geldi.

Biraz daha açacak olursak maalesef günümüzde siyasete girmek -özellikle hukukun oturmadığı ve demokrasinin gelişmediği ülkelerde- makam kapmanın, itibar elde etmenin, cebi doldurmanın, lüks yaşamanın, yandaşları meslek sahibi yapmanın, kadrolaşmanın, dilediklerini devlet imkanlarından istifade ettirmenin, yandaşlığın adresi haline gelmiş durumda. Bu yönüyle günümüz siyaseti menfaat çarkları üzerinde dönüyor. Bediüzzaman, çarkını menfaat üzerine kuran günümüz siyasetini “canavar” olarak nitelemiş ve onun hakkında şu hükmü vermiştir: “Siyaset-i hazıra, o kadar yalan, hile ve şeytanlık içine girmiştir ki şeytanların vesileleri hükmüne girmiştir.”

Halk nazarında popülarite kazanarak iktidarı ele geçirmek, sonrasında da iktidar gücünü ve ülke kaynaklarını kendi menfaatleri istikametinde kullanmanın siyasilerin en önemli hedefi haline gelmesi, siyasetin nasıl ana mihverinden kaydığını gösteriyor. Pek çok siyasinin hedefi gayrimeşru ve gayriinsani olduğu gibi, onların bu hedefe ulaşma adına takip ettikleri yol ve yöntemler de gayrimeşru. Siyasiler, din ve ahlakın ilke ve esaslarından uzaklaştıkları için, hedeflerine ulaşma adına her yolu mubah görüyor.

Maalesef günümüz siyaseti, siyasileri sınırlayacak, bağlayacak ve istikamette tutacak hiçbir sabiteye, ilkeye ve kırmızı çizgiye sahip değil. Güce tapıldığı ve menfaatin kutsallaştırıldığı bir yerde yol arkadaşlığı, sadakat ve vefa gibi kavramlar da değerini yitirmekte; ilkeli duruşun yerini omurgasızlık ve kaypaklık almaktadır. İnsanların satın alınabildiği ve rahatlıkla birbirini satabildiği bir ortamda doğruluk, dürüstlük ve güven gibi ahlakî vasıflardan bahsedilemeyeceği ise aşikardır.

Günümüzde siyasetin kendine mahsus ilke ve kuralları olduğu kabul edildiği için, birey veya toplum açısından onaylanmayan ve ahlakdışı görülen pek çok eylem ve davranış siyasetçiler söz konusu olduğunda “mümkün” görülüyor ve hatta bunlar siyasetin bir gereği olarak kabul ediliyor. Mesela siyasetçilerin dün “ak” dediğine bugün “kara” demeleri, dün yerden yere vurdukları birini bugün yere göğe sığdıramamaları, hep ikiyüzlü davranmaları ve sürekli muhalifleriyle kavga yapmaları halk tarafından da normal görülüyor.

Öte yandan bugünün siyaseti inhisarcı (tekelci) ve toptancı bir mantığa sahiptir. Siyasileri dinleyen birisi, âdeta bütün iyiliklerin ve faziletlerin onlarda toplandığını; her türlü kötülüğün, fenalığın ve sahtekarlığın ise muhaliflerince icra edildiğini zanneder. İslam ne kadar uzlaşıyı, sulhu, barışı, birlik ve beraberliği öne çıkaran bir din ise siyaset o kadar bölücü, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı bir söylem ve eylemi tercih ediyor. Çünkü böyle bir yöntem siyasilerin toplumu idare etmelerini daha da kolaylaştırıyor. Her seçim döneminde toplumun ciddi gerilmesi, mahalle kahvehanelerinden televizyonlardaki tartışma programlarına kadar bütün toplumsal mekanların siyasi çatışma ve kavgalara ev sahipliği yapması da günümüz siyasetinin bu kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı tabiatının farklı yansımalarıdır.

Siyasetin bu kutuplaştırıcı tavrı halkı da bir şekilde tarafgir haline getirmekte, militanlaştırmakta, radikalleştirmekte ve aşırı politize etmektedir. Halk, taraftar oldukları partileri veya parti liderlerini kayıtsız şartsız ve körü körüne desteklediği için, insaf, adalet ve hakkaniyet duygularını kaybetmekte ve yapılan hataları görememektedir. Tarafgirlik illetine yakalanan kişiler, benimsedikleri partideki şeytan karakterli insanları, başka partilerden olan salih zatlara tercih edebilmektedirler.

Bediüzzaman, “Mütedeyyin bir ilim ehlinin, kendi siyasi fikrine muhalif bir âlimi tekfir derecesinde tezyif ve kendi fikrinden olan bir münafığı hürmetle methetmesi üzerine siyasetin fena neticesinden ürkerek ‘euzübillahimine’ş şeytani ve’s siyasiye (Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınıyorum.)’ diyerek siyaset hayatından çekildim.” demiştir. Bazı kişilerin sırf destekledikleri partiye zarar gelmesin diye ailede, kurumlarda veya toplumda yaşanan bir kısım yüz kızartıcı suçların bile üstünü örtmeye çalışmaları tarafgirliğin insana ne şenaat ve denaetlere göz yumdurduğunun çarpıcı bir misali olsa gerek.

Siyasiler, medya gücünü de kullanarak farklı propaganda taktikleriyle sürekli halkı yanına çekmeye çalışıyor ve asla insanların salim kafayla düşünmelerine müsaade etmiyorlar. Siyaset odaklı medya sayesinde halk gerçekleri değil, siyasilerin duymasını istediği haberleri duyuyor; dolayısıyla da gerçeklikten kopuyor. Siyasilerin tek derdi “oy”, halkın tek derdi de “mide” olduğu sürece bu uğursuz tablonun değişmesini beklemek beyhudedir. Ne zaman ki bunların yanında daha üst değerlerin ve ilkelerin de olduğu hatırlanır ve önemsenirse işte o zaman değişime start verilecektir.

Bütün bunların yanı sıra siyasetçiler devlet yönetimine geldikten ve koltuklarını sağlama aldıktan sonra, “İtibardan tasarruf olmaz.” diyerek her türlü lüks, şatafat ve israfı meşrulaştırabiliyor. Keselerini ve kasalarını doldurma adına her türlü rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluğa dinî bir kılıf bulabiliyor. Ortaya çıkması muhtemel itiraz ve direnişleri bastırma adına her türlü istibdat ve zorbalığı siyasetin gereği sayabiliyor. Hatta gerektiğinde şantaj, tehdit ve korkutma gibi yöntemlerle kendilerine karşı gelenleri susturabiliyor. Siyasilerin bir çoğu güçlü olmayı haklı olmak zannettiklerinden, yasama ve yargıyı etkileri altına alarak kendi çıkarları istikametinde yönlendirebiliyor. Vatandaşların hayatına müdahale etmeyi, özgürlükleri kısıtlamayı ve hatta gerektiğinde hak ihlallerine başvurmayı normal görebiliyor.

Bütün bunlar, günümüz dünyasında hâkim olan siyasi anlayışın ve siyasetçi mantığının genel bir tasvirinden ibarettir. İşte bazı Batılıların politikayı entelektüel faaliyetin en bayağı şekli olarak görmelerinin veya Bediüzzaman ve Muhammed Abduh gibi bir kısım şahısların siyasetten Allah’a sığınmalarının sebebi de burada ifade edilen olumsuzluklardır. Şimdi günümüz siyaset biliminin ve Makyavelist düşüncenin siyaseti  ahlaktan nasıl kopardığına bakalım.

Modern Siyaset Bilimi

Klasik dönemlerde daha çok din, ahlak ve felsefenin konusu olarak görülen ve hakkında farklı görüşler dile getirilen siyaset, son asırda müstakil bir bilim haline geldi. Geçmiş dönemlerde din, ahlak ve felsefeyle meşgul olan âlimler siyasetin sahip olması gereken etik değerler, ahlakî yargılar ve normatif hükümler üzerinde durmuş ve ideal bir siyasetin tasviriyle meşgul olmuşlardır. Farklı bir ifadeyle onlar, siyasetin mahiyet ve niteliğine dair ortaya koydukları değer ve ilkelerle devlet adamlarını yönlendirmeye ve sınırlandırmaya çalışmışlardır.

Siyaset bir bilim olarak kabul edildikten sonra ise John Locke ve David Hume’un empirizmine (deneycilik) ve Auguste Comte’un pozitivizmine göre yeniden tanımlandı ve şekillendi. Diğer bilimlerde olduğu gibi siyaset bilimi de tabiatları gereği sübjektif olarak görülen değer ve yargılardan soyutlandı; objektif, tutarlı ve kanıtlanabilir oldukları kabul edilen olgularla açıklanmaya başladı. Siyaset bilimciler, siyasete dair teorileri, ütopyaları, kanaat ve inançları bir kenara bırakarak vakıayı esas aldı; analiz ve sentezlerini gözlemlenebilir davranışlar üzerinden yürüttüler. Dolayısıyla da pratik siyasetin nasıl yürütüleceğine dair metafizik açıklamalar, inançlar ve ahlakî ilkeler açıkça reddedildi.

Modern dönemlerde siyasetin bilimsel bir disipline çevrilmesine yönelik önemli adımlar atılmış ve sosyal olayların tanımlanması adına önemli veriler ortaya konulmuştur. Fakat diğer yandan mevcut siyasi sistemleri inceleme, politikacıların tavır ve davranışlarını tanımlama adına yapılan çalışmalar daha ziyade statükoyu meşrulaştırma anlamı taşımıştır. Bunların siyasetçilerin izlemiş olduğu politikayla ilgili problemleri teşhis etme ve çözme adına bir gayretleri olmamıştır; esasında böyle bir hedefleri de yoktur.

Neticede siyaset, modern dönemlerde din ve ahlaktan soyutlandı. Din ve siyaset veya ahlak ve siyaset; kaynakları, tabiatları ve hedefleri açısından tamamen birbirinden ayrıştırılmaya çalışıldı. Siyasetin, din ve ahlaktan farklı olarak kendine mahsus bir kısım ilke ve kuralları olduğu öne sürüldü. Dolayısıyla bunların, birbirine karıştırılmaması ve her birisinin ehline bırakılması gerektiği düşüncesi öne çıktı. Hatta fiilî uygulamada genel itibarıyla siyasetin din ve ahlâkın üzerine çıktığı, bunları kendine boyun eğdirerek kontrolü altında tuttuğu da söylenebilir.

Machiavelli’nin Siyaset Kuramı

Esasında siyaset nosyonunun bilimselleşme ve metafizikten kopuş süreci 1527’de vefat eden Machiavelli’yle başlamıştır. O, Hükümdar ismiyle Türkçe’ye tercüme edilen kitabında reel siyasetin üzerinde durmuş, başarı ve iktidarın dışında hiçbir ahlakî sınır tanımayan bir siyaset mantığı geliştirmiş, devletin amaç ve varlığını her şeyin önüne geçirmiş, hedefe ulaşma adına bütün yolları meşru görmüş, birey ve toplumu dahi siyasal iktidarın aracı haline getirmiş ve bu düşünceleriyle realist siyasî kuramın ve modern devletin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Machiavelli’nin, “Bütün insanların ve bilhassa yargılayıcısı olmayan devlet başkanlarının icraatlarında neticeye bakılır. Bunun için bir hükümdarın muzaffer olmasını ve devleti muhafaza etmesini sağlayan vasıtalar daima muteber ve makbul sayılır ve herkesçe övülür.” (s. 71) şeklindeki sözleri, netice için bütün vasıtaları meşru gören makyavelizmin veciz bir özetidir.

Machiavelli’ye göre devlet başkanı kendisini dürüstlük, sadakat, ahde vefa, cömertlik gibi bir kısım ahlakî ve dinî esaslarla sınırlayamaz. Bilakis o, içinde bulunduğu şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapar. Machiavelli’nin ifadesiyle devlet başkanının talih rüzgarlarının ve ahval değişikliklerinin emrine göre dönmeye alışkın bir ruh taşıması gerekir. Eğer ahlaki ilkeler siyasi amaçlara ulaşma ve devlet işlerini yürütme adına elverişli ise onlardan yararlanır; değilse onları reddeder. Onun, “Bir hükümdar, devleti muhafaza edebilmek için, ekseriya verilen söze, merhamete, insanlığa ve dine karşı hareket etmek mecburiyetinde olduğu için, bir insan hakkında “İyi insandır.” dedirten bütün bu vasıflara riayet edemez.” (s. 71) şeklindeki sözünden de anlaşılacağı üzere dinî ve ahlakî ilkelerin bizatihi bir kıymeti yoktur; bunlar iktidarı koruma ve amaçlara ulaşma adına en fazla kullanışlı birer alet olabilir. Eğer devlet başkanının, iktidarını koruması için zora başvurması, hile yapması, zararı dokunan kimseleri öldürmesi, muhalifleri etkisiz hale getirmesi, kötülük ve zulüm yapması gerekiyorsa hiçbir ahlakî kaygıyla bundan kaçınmamalıdır.

Şu sözler de Machiavelli’ye aittir: “Her hükümdar zalim değil merhametli tanınmayı arzu etmelidir; fakat bu merhameti fena kullanmaktan sakınmamalıdır. Hükümdar uyruğunu birleşmiş ve sadakatte tutmak için zalimlik kötü sanından kaygılanmamalıdır.” (s. 65); “İhtiyatlı bir hükümdar, verdiği sözü tutmak kendi aleyhine dönerse ve bu sözü vermeyi gerektiren sebepler ortadan kalkınca sözünde ne durabilir ne de durmalıdır. İnsanlar kötü oldukları için ve sana karşı sözlerinde durmayacakları için, sen de onlara verdiğin sözde durmaya mecbur değilsin. Bir hükümdar için verdiği sözde durmamayı örtecek meşru sebepler hiçbir zaman eksik olmamıştır.” (s. 70)

Machiavelli’ye göre önemli olan devlet başkanının kendisini halkına karşı dürüst ve ahlaklı göstermesidir; böyle olması değil. Devlet başkanı, büyük teşebbüslere girişerek, şahsına ait az görülen iyilik misalleri vererek halkının gözünde itibar; her bir icraatında fevkalade zeki, maharetli ve büyük bir insan imajı oluşturarak şöhret kazanmaya çalışmalıdır. (s. 89-91) Fakat devlet başkanı, kendisini halkına sevdirebilmek ve halkının güvenini kazanabilmek için insanların önüne çıktığında kendisinin üstün ahlakî meziyetlere sahip olduğunu gösterse de gerçekte bunların tersini yapmalıdır. Mesela o, hükümdarın bir taraftan önündeki tuzakları tanımak için tilki, kurtları korkutmak için de aslan gibi olması gerektiğini; fakat diğer yandan bu tabiatını iyice boyaması, düşüncelerini gizlemesi ve halkına başka türlü görünmesi gerektiğini ifade eder. (s. 69-70)

Yani hükümdar iyi gözükse de iyi olmamalıdır. Mesela çıkarlarının yalan söylemesini gerektirdiği bir yerde onun sözüne sadık kalması doğru olmaz. O, bu düşüncesini şu sözleriyle açıklar: “Bir hükümdar için güzel vasıflara sahip olmak gerekli değildir; onlara sahipmiş gibi görülmek gereklidir. Bu niteliklere sahip olununca ve daima onlara riayet edilince zararlıdırlar; var gibi görününce ise faydalıdırlar. Merhametli, sadık, insan sever, doğru ve dindar görünmek ve gerçekte böyle olmak gibi. Hükümdarın böyle olmamak gerekince aksini yapmasını bilmesi ve ona muktedir olmaya ruhça hazır olması gerekir.” (s. 71)

Machiavelli, şu sözleriyle devlet başkanının kendisini halkına karşı dindar göstermesinin ayrıca önem taşıdığına dikkat çekmiştir: “Bir hükümdar için dindar gibi görünmek kadar lüzumlu bir şey yoktur. İnsanlar genellikle elleriyle olmaktan ziyade gözleriyle hüküm verirler. Herkes görebilir fakat pek az kimse hissedebilir. Herkes seni göründüğün gibi görür; pek az kimse ne olduğunu hisseder. Bu pek az kimse de devlet nüfuzunun koruduğu çoğunluğun kanaatine karşı koymaya cesaret edemez.” (s. 71)

İnsanın doğuştan kötü ve bencil bir tabiata sahip olduğunu iddia eden Machiavelli, pragmatist davranmayan ve bencil olmayan bir devlet başkanının başarılı bir siyaset yürütemeyeceğini düşünmüştür. O şöyle der: “Nasıl yaşandığı ile nasıl yaşanması gerektiği arasında o kadar fark vardır ki, yapılanı yapılması gereken için bırakan bir kimse varlığını korumaktan ziyade yok olmayı öğrenmiş olur. Çünkü her yönde iyilik gütmek isteyen bir kimsenin, iyi olmayan o kadar kimse arasında yok olması tabiidir. Bu sebeple kendini korumak isteyen bir hükümdar için, iyi olmamayı ve icabına göre bundan faydalanıp faydalanmamayı öğrenmesi gerekir.” (s. 61)

Machiavelli’nin, “Akıllı bir hükümdar fırsatını bulunca kendine karşı kurnazlıkla bir takım düşmanlıklar kışkırtması gerekir; ta ki bunları ezmekle kendi büyüklüğü artmış olsun.” (s. 87) şeklindeki sözlerine bakılacak olursa, yakın dönemde yaşamış veya yaşamaya devam eden pek çok diktatörün sıklıkla başvurduğu “oluşturulan suni düşmanların yok edilerek iktidarın pekiştirmesi” şeklindeki zalim siyaset düsturu da sanki ondan miras kalmış gibidir.

Machiavelli, bu yaklaşımlarıyla kendine mahsus gerçeklikleri olan yeni bir “devlet aklının” oluşmasını sağlamıştır. Hükümdara düşen de “devletin ali çıkarları” dışında hiçbir dinî ve ahlakî kuralla kendisini sınırlandırmamasıdır. Zira o, her türlü değer ve ilkenin üzerindedir. Onun bir kısım ahlakî standartlarla sınırlanması, iktidarına ve devletin âlî menfaatlerine zarar verir.

Elbette fen bilimlerinde uygulanan metotların sıkı sıkıya sosyal bilimlere de uygulanmak istenmesine ve siyasetin ahlaktan soyutlanmasına karşı çıkan teorisyenler de olmuştur. Günümüze doğru yaklaştıkça siyasetin din, ahlak ve adaletle ilişkisine dair yapılan çalışmalar da artmaya başlamıştır. Her geçen gün siyasetin nasıl güç ve menfaatle özdeşleştiğini, yozlaştığını ve ahlakî ilkelerden koptuğunu gören bir kısım araştırmacılar yeniden temiz siyaset arayışına girişmiş, bir kere daha siyaset-ahlak ilişkisine eğilmeye başlamışlardır.

Devam edecek…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin