Sıkıntı içimizde ve kader

YORUM | AHMET KURUCAN 

Geçen hafta yayınlanan “Sıkıntı içimizde” başlıklı yazıma yönelik birçok geri dönüşüm aldım. İtiraf edeyim, tahminim üzerindeydi bu dönüşler. TR724 sayfası, Twitter ve Whatsapp üzerinden bana ulaşan mesajların tamamına baktığımda, kanayan bir yaraya parmak bastığım sonucunu çıkarmamam mümkün değil.

Bu mesajlar arasında en çok dikkatimi çeken iki hususu iki ayrı yazının konusu yapmak istiyorum. İlki, “Deizme doğru kaymaktasınız. Biraz Risale-i Nur okumanızı tavsiye ederim. Allah, Vahit ve Ehad’dir. İsim, sıfat ve ef’alinde şeriki yoktur,” mesajı. 

Allah’ın zat, sıfat ve ef’alinde şeriki/ortağı olmadığına ben de inanıyorum. Okuyucumuzun bu tepkisinin benim kader ile alakalı yazdığım cümleden dolayı söylediğini düşünüyorum. Eğer bu çıkarımım doğru ise ve yazdıklarım arasında okuyucunun deizm ile başlayıp düşüncelerini şirke kadar uzanan bir yere taşımasına vesile olacak şeyler varsa, o benim ifade eksikliğimden kaynaklanan bir kusurdur ve bana aittir ya da yanlış anlama ve anlamlandırmalar söz konusudur. İtikadi ve imani bir mesele olması dolayısıyla söz konusu yanlış ifade veya anlamayı ortadan kaldırma adına köşe yazısının hacmini de nazara alarak düşüncelerimi başka cümlelerle tafsilatlı olarak ifade edeyim.

Tekrar edeyim, ben de inanıyorum imanın hayatın hem nuru hem esası olduğuna. Bir Müslümanın hayatının merkezinde Allah’a imanın, emir ve yasaklarına itaatin yer aldığına ya da alması gerektiğine. Kur’an ayetlerinin tamamı buna ya direkt ya da dolaylı olarak vurguda bulunur. Allah Resulü’nün hayatına ve hadislerine bakın, aynı şeyi görürsünüz. Teo-sentrik dediğimiz Tanrı merkezli bir dil vardır orada da.

Ama zat, sıfat ve ef’alinde şerik kabul etmeyen o Allah, kâinata kıyamete kadar geçerli olacak kurallar koymuş ve icraatını bu kurallar vesilesiyle yapmaktadır. Kozalite dediğimiz sebep-sonuç ilişkisini hatırlayın lütfen. Sonsuz ilim, külli irade ve mutlak kudret tabii ki Allah’a ait ama benim o yazıda sözünü ettiğim gibi bizim davranışlarımızda esas olan özgür irademiz, o iradeyle yaptığımız tercihler ve peşi sıra gerçekleştirdiğimiz eylemlerdir. Onun içindir ki dünya bir imtihan meydanıdır. Onun içindir ki ölüm sonrası hesap, cennet, cehennem vardır. Onun içindir ki aksi bir yaklaşım ve tasavvur bütün bunları anlamsız kılar.

Öyle ya, ben Cebriye’nin dediği gibi “Rüzgârın önünde yuvarlanan bir yaprak” isem ve yaptığım eylemlerde hiçbir katkım yoksa, köle gibi bana denileni, robot gibi programlandığım şeyi yapmak zorundaysam, o zaman özgür irade ne demek? Niye dünyaya gelip imtihan oluyorum? Neden ahiret var? Hesap, mizan, cennet, cehennem önüme niçin konuyor? Zaten yeni neslin deizme kaymasının temel nedenlerinden biri işte bu eksende cereyan eden sorulara aklı ikna edici cevaplar verilememesidir. Eskiden verilmiş cevapların yeni neslin kalbini tatmin etmemesidir. Eski dini paradigmaların işe yaramamasıdır. Hatta iyimser bir gözlükle bakarsanız Allah’a veya Yüce Yaratıcıya inanan bir insanın “Allah kâinatı yarattıktan sonra insanların yapıp ettiklerine müdahale etmiyor” demesini, Allah ile, din ile yeniden irtibat kurma şeklinde okumak bile mümkündür.

Yanlış anlaşılmalara konu olmaması için spektrumun diğer ucunda duran düşünceyi de zikretmem lazım burada; ben Cebriye misali “insan rüzgâr önünde uçan bir yapraktır” demiyorum ama Mu’tezile misali “insan kendi fiilinin yaratıcısıdır” da demiyorum. Hatta bu düşünce ekolü içinde yerini alan bazılarının dediği gibi “Allah cüz’iyata, tekil olaylara vakıf değildir; insan kendi eylemini gerçekleştireceği ana kadar Allah onu bilmez” hiç demiyorum. Aksine okuyucumuzun okumamı tavsiye ettiği Risalelerde tercih edildiği üzere “kesb ve halk” zemininde ayaklarımı yere basıyorum. Kul özgür iradesiyle tercihini yapar Allah da yaratır diyorum.

Benim dört cümlelik bu kısa okuyucu mesajını yazımda dile getirdiğim ana konu ile birlikte değerlendirdiğimde açıkça anladığım şu; “Bütün bu olan bitenler Allah’ın iradesiyle olmaktadır. İnsanların iradesinin, tercihinin, kudretinin bir rolü yoktur.” Hayır, eğer bu anladığım doğru ise ben buna katılmıyorum. Meseleyi yeniden ele alışımın nedeni de bu. Zira böyle demek insanın iradesini, tercih hakkını, yapabilme kudretini bütünüyle sıfırlama demektir. Olup-biten her şeyde sorumluluğu Allah’a havale etmektir bunun manası. Biz hiçbir şey yapmasaydık da bu zulümler başımıza gelecekti demektir. Bediüzzaman’ın verdiği misal içinde ölümü senin atacağın kurşunla takdir edilen kişi için “cüzi ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti,” demektir.

Tam da yeri gelmişken kısmi tartışmalara sebebiyet veren “yolun kaderi” tabiri hakkında şimdiye kadar defalarca ifade ettiğim bir şeyi burada bir kez daha söyleyeyim: Sahip oldukları sistem, menfaat, statü vb. imkanlarını kaybedeceği endişesiyle insanların/devletlerin kendilerine tehdit olarak gördükleri kişi ve gruplara zulüm yapması manasında “yolun kaderi” deniyorsa doğrudur, yolun kaderidir bu zulümler ve sadece cemaat mensuplarına da has değildir. Bakın ülkemizde zulüm gören kişi ve gruplara. Ya da dünyada zulme maruz kalanlara. Ama “yolun kaderi” tabiriyle “sütten çıkmış ak kaşık” misali “söz konusu zulümlerde bizim tercihlerimizin ve eylemlerimizin hiçbir rolü yoktur, Allah böyle takdir etmiştir” denilmek isteniyorsa, tek kelime ile yanlıştır. Zira bu bütün bütün insan iradesini dışlama ve sorumluluğu Allah’a havale etmektir.

Bitireyim; diğer bir okuyucumuzun dediği gibi, “Allah insana zulmetmez.” Doğru, Allah insan zulmetmez. Ayet söylüyor zaten bunu. Ama ardından ilave ediyor, “İnsanlar kendisine zulmeder.” Demek ki insanın yapıp ettiği şeydir o zulmün tahakkuk etmesine neden olan. Çünkü kevni kanun, Allah’ın insanın özgür iradesi ile tercih ettiği fiili yaratmak üzerine kuruludur. Lütfu, ihsanı ile gerçekleştirdiği istisnalar tabii ki hariç.

Mehmet Akif bu hususu, yanlış kader ve tevekkül anlayışını dile getirdiği o uzun şiirinde ne kadar da güzel ifade eder. Biraz uzun olacak ama sonuna kadar okursanız “değdi” diyeceğinizden eminim.

Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,

Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri!

O ihtişamı elinden niçin bıraktın da,

Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;

Belânı istedin Allah da verdi… Doğrusu bu.

***

“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun,

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

***

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâssın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer oku tekmil edince defterini;

Bütün o işleri Rabbim görür; vazifesidir…

Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…

Hüdâ vekîl-i umûrun değil mi, keyfine bak!

Onun hazine-i in’âmı kendi veznendir!

Havale et ne kadar masrafın olursa… Verir!

Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen O;

Levazımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek;

Senin hesabına küffârı hâk-sâr edecek!

Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:

“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızır’ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;

Şifâ hazinesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;

Çoluk çocuk O`na ait; lalan, bacın, dadın O;

Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;

Alış seninse de mes’ul olan verişten, O;

Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;

Ya ordu lazım imiş… Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;

Tabib-i aile, eczacı… Hepsi hasılı O.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!

Hüdâ`yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüdâ;

Utanmadan da tevekkül diyor bu cür`ete… Ha?!

***

Kader senin dediğin yolda Şer’a bühtandır;

Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrandır.”

6 YORUMLAR

  1. Bir onceki yaziniza dair yorumuma temel teskil eden paragraf suydu:

    “Ne zamana kadar böyle devam edecek? Bunu kendi kaderine sahip çıkacak insanların iradesi belirleyecek. Dikkat ederseniz, halk arasında söylendiği şekliyle “Allah bilir” demedim. Allah tabii ki bilir. Bilir ama kainata koyduğu kevni kurallara göre müdahalede bulunmaz. Özgürlük, sorumluluk ve bunlara bağlı olarak ahiret, hesap, cennet, cehennem bunu gerektirir. Aksi takdirde her şey anlamsız olur. Evet, kader insanın tercih ve eylemlerine binaen ortaya çıkan şeyin adıdır. Onun için dedim ki bugünlerin ne kadar devam edeceğine insanların iradeleri ve eylemleri karar verecek diye.”

    Bu yazinizda, su paragrafta o yorumuma dogrudan cevap vermek istemissiniz:

    “Ama zat, sıfat ve ef’alinde şerik kabul etmeyen o Allah, kâinata kıyamete kadar geçerli olacak kurallar koymuş ve icraatını bu kurallar vesilesiyle yapmaktadır. Kozalite dediğimiz sebep-sonuç ilişkisini hatırlayın lütfen. Sonsuz ilim, külli irade ve mutlak kudret tabii ki Allah’a ait ama benim o yazıda sözünü ettiğim gibi bizim davranışlarımızda esas olan özgür irademiz, o iradeyle yaptığımız tercihler ve peşi sıra gerçekleştirdiğimiz eylemlerdir. Onun içindir ki dünya bir imtihan meydanıdır. Onun içindir ki ölüm sonrası hesap, cennet, cehennem vardır. Onun içindir ki aksi bir yaklaşım ve tasavvur bütün bunları anlamsız kılar.”

    Allah, kurallar koyup, icraatini o kurallari vesile ederek yaratmaz. Her turlu icraati/neticeyi, kural dediginiz vesilelerle ayni anda ya da ardi sira yarattigi icin, egitimli olmayan akla / goze, o icraatlar/sonuclar, o vesilelere bagli olarak ya da onlardan dolayi ortaya cikiyormus gibi gorunur.

    Insan icin imtihan olan kisim, basta o icraat ve sonuclari sebeplere/vesilelere/”kurallara” degil de, isim, sifat ve ef’alinde seriki olamayan Allah’a verip vermemedir. Ikinci olarak, Allah’in, kendisine temas eden icraatinda, neyi niyet ve talep ettigidir. Kulun niyet ve talebine gore, Allah neticeyi belirlemez. Kul sadece, niyet ve talep ettigi seyle, durusunu Allah nezdinde kayda gecirmis olur. Ona gore de, mukafat ya da mucazat gorur. Neticenin ne zaman ve nasil gerceklesecegini, sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olan Allah belirler/belirlemistir.

    Hasil-i kelam, siz yine de halk arasinda soylendigi gibi, “Allah bilir” deyin.

    Ve de, isterseniz ekleyin: “Bir hic oldugumuz halde, cemali ve celali isimlerine bizleri mazhargah eden Allah’a hamd olsun!”

  2. Ahmet Hocam,
    Bu güzel ve değerli yazılarınız, açıklamalarınız için teşekkürler.
    Hatalı anlamalara yol açabilecek cümle -hatta kelime- kullanmaktan kaçınmak, sizin gibi mühim rahlelerde ders görmüş abilerimizin en çok dikkat ettiği hususlardandır diye inanıyorum.
    Bezen yazdıklarınızı anlamak için bir defa okumak yetmeyebiliyor. Mesela: 2 Nisan 2021 tarihli “Peygamberimizi de hapse atardı bunlar” başlıklı yazsınızı ilk okuduğumda: “iyi ama böyle bir başlık Ehl-i Sünnetin kader inancına uygun mu?” diye endişe etmiştim. Malum-u aliniz, “tetik parmağı çekmeseydi ölmeyecekti, ölecekti ve bilemeyiz” hükümlerinde olduğu gibi…
    Karşımızdaki zalimlerin, münafıklara benzeyen özelliklerini göstermenin; niyetlerini, dediğiniz gibi bir iş yapabilecekleri ihtimallerini ispatlamaktan daha kolay olması ayrı bir mesele.

  3. “Bediüzzaman’ın verdiği misal içinde ölümü senin atacağın kurşunla takdir edilen kişi için “cüzi ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti,” demektir.” Burayı anlamadım!

  4. Bu güzel yazıyı tanıdığım yarım düzine tır şoförünü yollayamamakdan çok ızdrap duyuyorum.
    Eğer bir kişi seslendirmiş olsa bunu onların yolda giderken dinlemeleri mümkün oluyor.
    Sesli okunması için ne yapmamız gerekli lütfen yardımcı olursanız memnun olurum

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin