İslam’a göre yolsuzluk (2)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Önceki yazımızda Hayrettin Karaman’ın “Yolsuzluk, hırsızlık değildir” fetvasını değerlendirmiş ve yolsuzluğun hırsızlıkla nasıl bir ilişkisinin olduğu üzerinde durmuştuk. Bu yazıda ise ayet ve hadisler çerçevesinde İslam’ın yolsuzluğa bakışını ele alacağız.

Rüşvet

Yolsuzluk denildiğinde ilk akla gelen rüşvettir. Rüşvet, yolsuzluk türlerinden sadece birisi olsa da, en yaygın olanıdır. Hatta rüşvetin İslam Ansiklopedisi’nde yer alan, “Yetkiyi, görevi veya nüfuzu kötüye kullanarak sağlanan gayrimeşru menfaat” şeklindeki tanımına bakılacak olursa, neredeyse yolsuzlukla özdeşleştiği görülür. Zira yolsuzluk için yapılan en genel tanım da “kamu gücünün özel menfaatler için kötüye kullanılması”dır.

İsmine ister rüşvet ister yolsuzluk denilsin, netice itibarıyla ortada bir görev suiistimali, yetki gaspı ve kanunsuz bir fiil vardır. Bunların neticesinde de elde edilen haksız bir kazanç söz konusudur. Bu kazanç maddî olabileceği gibi, manevî de olabilir. 

Yolsuzluk ve rüşvet, kamusal görevleri âdeta bir ticaret gibi gören yöneticilerin veya devlet memurlarının, görevleri sayesinde kazançlarını maksimize etme çabasıdır. Fakat kamusal görevini, sahip olduğu yetki ve otoriteyi şahsî çıkarlarına alet eden bir kimse netice itibarıyla emanete hıyanet ediyor demektir. Zira böyle bir kişi, bir taraftan hak etmediği haram bir kazanç elde etmiş, diğer yandan da rüşvet aldığı kişilerin bir kısım yasadışı fiillerine göz yummuş; yani bir hakkın iptaline veya bir haksızlığın meşrulaştırılmasına aracılık etmiş olacaktır. Bu sebeple rüşvet (yolsuzluk), ayet ve hadislerde büyük bir günah olarak zikredilmiş ve şiddetle yasaklanmıştır.

Rüşvetle ilgili Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla (meşru bir sebep olmaksızın) yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, mallarınızı hâkimlere/idarecilere rüşvet olarak vermeyin.” (el-Bakara, 188) Haksız yere mal yemeye kalkışmanın bütün kötülüklerin başı olduğunu vurgulayan Elmalılı, âyetin önemiyle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu ayet, çok büyük bir hukukî ve sosyal esası içine almaktadır. Bu öyle bir sosyal hayat tesisinin başlangıcıdır ki buna riayet eden insanlar, mahkûmluk bağından kendilerini kurtararak mutlulukla yaşarlar, zalimlerin zulüm pençesine düşmezler.”

Başka bir ayette münafıklar ve bir kısım Yahudiler hakkında, سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ “Yalan dinlemeye çok meraklı, haram yemeye pek düşkündürler.” (el-Mâide, 5/42) buyrulur. Ayet-i kerime belirli şahıslar hakkında nazil olmuş olsa da Elmalılı’nın ifadesiyle hüküm geneldir. Zira önemli olan vasıflardır. Haram olarak tercüme edilen kelimenin aslı, suht’tur. Suht’un önemli bir çeşidi olarak ise rüşvet zikredilmiştir. Hatta Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer ve Zeyd b. Sabit gibi bir çok sahabe suht’u rüşvet olarak anlamışlardır.

Allah Resûlü tarafından vergi memuru olarak tayin edilen Abdullah b. Revaha da, kendisine teklif edilen rüşveti, “Teklif ettiğiniz bu rüşvet bir suhttür, biz onu yemeyiz.” diyerek reddetmiştir. (İmam Mâlik, el-Muvatta, Müsâkât 2) Aynı şekilde İmam Mesrûk da, kendisine verilen hediyeyi kabul eden bir hâkimin suht yemiş olacağını belirtmiştir. (İbn Mâce, Eşribe 43) 

Hadislerde de rüşvet veren, alan ve buna aracılık yapanlarla ilgili sert uyarılar gelmiştir. Mesela bir hadislerinde Allah Resûlü, bütün bu grupları şu sözleriyle lanetlemiştir: “Allah, rüşvet verene de, alana da, ikisi arasında aracılık yapana da lanet etsin.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, 4/144) İbn Mâce’deki rivayet ise şu şekildedir: “Allah’ın laneti rüşvet veren ve alan üzerinedir.” (İbn Mâce, Ahkâm 2) Diğer bir rivayette ise, rüşvet (suht) yiyerek gelişip büyüyen etin (insanın) Cennet’e giremeyeceği ifade edilmiştir. (Dârımî, Sünen, hadis no: 2818)

Rüşvet alan bir yönetici veya memur, her zaman kendi çıkarlarını kamusal menfaatlerin önüne geçirmeye hazır demektir. Böyle bir kişinin, sırf cebini doldurabilme adına nicelerinin hakkına gireceğinden şüphe edilmez. Hele sağlayacağı bir kısım imtiyazlar, yapacağı torpil ve iltimaslar neticesinde rüşvet alma makamında olan kimse, suçluları cezalandırma ve haklıyla haksızı ayrıma mevkiinde bulunan adlî teşkilat üyelerinden biriyse; veya adaleti tesis etmek ve kamusal menfaatleri sağlamakla görevli olan üst düzey bir yöneticiyse, rüşvetin yıkıcı etkisi çok daha büyük olacak ve yozlaşmanın önü alınamayacaktır.

Gulûl

Yolsuzluğun İslâmî literatürdeki karşılığı olan diğer bir kavram ise gulûldür. Gulûl denildiğinde ilk akla gelen mana, henüz taksimi yapılmadan evvel ganimet malından bir şey çalmaktır. Fakat gulûl hakkında varit olan hadislere ve yapılan açıklamalara bakılacak olursa, onun en temelde devlet malına, yani umumun hakkı bulunan mallara el uzatmak olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla bankaların içini boşaltma, emanetine verilen kamusal kaynakları şahsî çıkarları için kullanma, mal ve hizmet alım-satımından komisyon alma, sahip olduğu nüfûzun avantaj ve imkânlarını kullanarak farklı şirketlere ortak olma gibi her tür yolsuzluk bir çeşit gulûldür. 

Kur’ân’ın gulûl hakkındaki hükmü ise şudur: “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hasılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.” (Âl-i İmrân, 3/161) 

Allah Resûlü’nün (s.a.s) şu hadisleri de hem gulûlün ne olduğunu tarif eder hem de nasıl büyük bir günah olduğunu: “Sizden bir vazife için tayin etmiş olduğumuz kimse, bir iğneyi veya iğneden daha değersiz bir şeyi bile gizleyecek olsa, bu bir gulûldür (hıyânettir). Kıyâmet günü onunla gelecek (ve onunla rezil olacaktır).” Bu ağır tehdit karşısında sahabeden biri ayağa kalkar ve kendisine verilen vazifenin geri alınmasını ister. Fakat Efendimiz onun bu tavrını hoş karşılamaz ve şu açıklamayı yapar: “Sizden kimi bir vazifeye tayin edersek, (haksız bir şekilde) az çok ne elde etti ise getirsin. Ondan kendisine tarafımızdan verileni alsın, men edilenden kaçınsın.” (Müslim, İmare 30)

Muaz b. Cebel’in yaşamış olduğu şu hâdise de gulûlün anlaşılmasına ışık tutar: Allah Resûlü (s.a.s) onu vali olarak Yemen’e gönderir. Tam hareket ettiği esnada Hz. Peygamber arkasından birini göndererek onu geri çağırır. Sonrasında da ona şu uyarıları yapar: “Benim iznim olmadan hiçbir şey almayacaksın. Zira bu gulûldür (hainliktir, hırsızlıktır). Kim gulûl yaparsa, aldığı şeyle kıyamet günü Allah’ın huzuruna gelir. İşte bu hususu tembih etmek için seni çağırdım. Artık işine gidebilirsin.” (Tirmizi, Ahkâm 8)

Hayber seferinde sahabenin övücü sözlerle bir kişinin şahadetinden bahsetmesi üzerine Allah Resûlü, “Hayır o şehit değildir. Zira ben onu ganimet malından çaldığı bir bürdeyle Cehennem’de gördüm.” buyurur. (Müslim, İman 182) Yine aynı seferde hayatını kaybeden bir kişinin cenaze namazını kılmak için Nebiyy-i Ekrem’e haber verilir fakat O, “Arkadaşınızın cenaze namazını kılınız.” buyurur. Bunu duyan sahabenin çehresi değişir. Daha sonra Efendimiz, gulûl sebebiyle onun cenaze namazını kılmadığını açıklar.  Bunun üzerine onun eşyalarını arayan sahabe, iki dirhem bile etmeyecek basit bir süs eşyasını çaldığını görür. (Ebû Dâvud, Cihad 133)

Efendimiz, başka bir hadislerinde zekat memuru olarak görevlendirilen kişilerin, zekat malından bir şey çalmalarını da gulûl olarak isimlendirir ve mesela deve veya koyun çalan bir kimsenin, kıyamet gününde bunları sırtında taşıyarak Allah’ın huzuruna getirileceğini ifade buyurur. (İbn Mâce, Zekât 14) Benzer başka bir hadiste ise Allah Resûlü, gulûl yapan kimselerin çaldıkları malları sırtlanarak ahiret günü yanına geleceklerini ve “Ya Rasûlallah beni kurtar!” diye yalvaracaklarını fakat kendisinin, “Senin için bir şey yapamam. Sana bunu (dünyada iken) tebliğ etmiştim.” şeklinde cevap vereceğini söyler. (Buhâri, Cihad 29; Müslim, İmaret 24)

Şu hadisler de aynı şekilde kamu mallarına ihanet eden kimselerin ahiretteki perişan durumunu resmeder: “Bir kısım insanlar, Allah’ın mülkünden (kamuya ait mallardan) haksız bir surette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyamet günü onlara bir ateştir, başka bir şey değil.” (Buhârî, Humus 7); “Gulûlden uzak durunuz! Şüphesiz ki o, kıyamet gününde sahibi için bir utanç vesilesidir. Bu yüzden bir iğne ve iplik ve hatta bunlardan daha küçük bir şey dahi olsa aldığınızı geri getiriniz.” (Ahmed b. Hanbel, 37/455)

Şu hadisler de gulûlün mahiyetinin ve Allah nazarındaki yerinin anlaşılması adına zikredilmeye değer: “Kim şu üç şeyden beri olarak ölürse Cennet’e girer: Kibir, gulûl ve borç.” (Tirmizi, Siyer 21); “Bir kavimde gulûl zuhur ederse Allah onların kalblerine korku atar.” (Muvatta, Cihad 26); “Görevli memurlara verilen hediyeler gulûldür.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 39/14); “Mü’min, mü’min olduğu hâlde gulûl yapmaz.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 13/521) 

Gulûl hakkında gelen rivayetlerin umumî manasından anlaşılacağı üzere o, kamuya ait malların çalınması veya sahip olunan kamusal yetkilerin suiistimal edilmesi demektir. Dolayısıyla İslâm literatüründe yolsuzluğa en uygun düşen ıstılah da gulûldür. Geçen ayet ve hadislerden anlaşılacağı üzere gulûl, İslâm’ın büyük günah kabul ettiği davranışlardan biridir. Allah Resûlü (s.a.s), böyle bir hıyanet ve hırsızlığa tevessül edenler hakkında oldukça ağır ve şiddetli ikazlarda bulunmuştur. Bu konuda varit olan naslardan da açıkça anlaşılacağı üzere gulûl, sıradan bir hırsızlık vakasına nazaran çok daha büyük bir günahtır.

Netice

Fıkıhtaki teknik ifadesiyle yolsuzluğu hırsızlık olarak isimlendirmesek bile onun, büyük bir soygun olduğunda şüphe yoktur. Yolsuzluk, milletin hakkını, hukukunu çalmaktır. Yolsuzluk, işçinin emeğini, alın terini çalmaktır. Yolsuzluk, tüyü bitmemiş yetimin malını çalmaktır. Yolsuzluk, ülke kaynaklarını yağmalamaktır. Yolsuzluk, kamu mallarını eşe dosta peşkeş çekmektir. Yolsuzluk, devlet hazinesini çarçur etmektir. Yolsuzluk, oligarşik bir azınlığın, devlet imkânlarını ve halkı sömürmesidir. Yolsuzluk, emanet edilen kamusal görevlere ihanettir. Yolsuzluk, ahlâkî ve manevî değerlerin yozlaşmasıdır. Yolsuzluk, iktisadî hayata indirilen büyük bir darbedir. Yolsuzluk, fırsat eşitliğini baltalayan, gelir dağılımını bozan ve haksız rekabeti ortaya çıkaran büyük bir zulümdür. 

Yolsuzluk ve rüşvetle işlerin döndüğü bir yerde, ehliyet ve liyakat önemsizleşir. Bunun yerini yandaşlık alır. Farklı birimlerde ve yönetim kademelerinde kadrolaşmalar ortaya çıkar. Kanuna aykırı iş ve icraatlar görmezden gelinir. Mesela kalitesiz mallar ihraç edilir, ülkeye yasak mallar sokulur, korsan işlere müsaade edilir. Suçlara ve suçlulara göz yumulur. Fırsatçı ve aç göz insanlara gün doğar. “Devletin malı deniz…” anlayışı yerleşir. Devlet halkın parasını, halk da devletin parasını çalmanın yollarını arar. Yöneticiler daha çok çalabilmek için çalışır. Dolayısıyla iktisadî yapının yanı sıra adlî, idarî ve siyasî yapı da yozlaşır, çöker.

Yolsuzlukların, soygun ve sömürü düzeninin hâkim olduğu bir devlette, toplumsal yapı, ekolojik denge ve kültürel doku da bundan zarar görür. Mesela ormanlarımız elimizden gider. Güzelim şehirlerimiz beton yığınlarına döner. Kaçak yapılaşmalara, çıkılan fazla katlara, malzemeden çalan müteahhitlere göz yumulur. Olası bir depremde yaşanacak can kayıpları çok da hesaba katılmaz. Ülkenin doğal güzellikleri ve kaynakları tarumar edilir. Verilen komisyon ve rüşvetler karşılığında yapılan işlerde kalite kalmaz.

İşte bu sebepledir ki yolsuzluğu yol edinenlerin, dünyada da ahirette de perişan olacaklarında şüphe yoktur. Allah’a gönülden iman etmiş bir mü’minin, hem yolsuzluğun her çeşidinden, küçüğünden-büyüğünden uzak durması, hem de her kim olursa olsun yolsuzluk yapanlara karşı açıkça tepkisini göstermesi gerekir. Yolsuzluk, hafife alınacak, görmezden gelinecek, üzeri örtülecek basit bir cürüm değil; bilakis karşı durulacak, eleştirilecek, ifşa edilecek ve engellenecek büyük bir günahtır. 

Çin’li reformist Wang An Shih, yolsuzluğun sebebini iki faktöre bağlar: Kötü insan ve kötü kanun. Bu sebeple yolsuzlukların önüne geçilmek isteniyorsa, adil ve caydırıcı kanunlar yapılmalı, şeffaf ve denetlenebilir yönetişim anlayışı geliştirilmeli, hukukun üstünlüğü ilkesi hâkim kılınmalı, kamusal vazifelere namuslu ve dürüst insanların gelmesi sağlanmalı, toplum da yolsuzluklara karşı duyarlı ve şuurlu hâle getirilmelidir. Çalışanlara yeterli maaşın verilmesi, bağımsız yargı ve medyanın tesis edilmesi, devletin ekonomideki rolünün ve müdahale hakkının kısıtlanması da bu konuda mutlaka alınması gereken tedbirler cümlesindendir.

1 YORUM

  1. Merhaba

    Yazınızı okudum. Guncel guzel bir yazı. Teşekkür ederim. Sondan 4. Paragrafta ihraç kelimesi ithal olmalı diye düşünüyorum.

    Saygılarımla

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin