İslam’a göre yolsuzluk (1)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Daha önceki yazımızda AKP döneminde Türkiye’de yapılan yolsuzlukları ele almış, bunların bazı çevrelerce “humus” adıyla meşrulaştırılmaya çalışılmasından bahsetmiş ve bunun dinî açıdan hiçbir şekilde caiz olamayacağını ifade etmiştik.

Üzülerek belirtmek gerekir ki yolsuzluklara dinî kılıf bulma ve bunları meşrulaştırma çabası sadece “humusla” sınırlı değildir. Belirli çevreler AKP’nin yaptığı faaliyetleri “cihat” olarak görüyor. Erdoğan’ın ise “halife” olduğuna inanıyor. Bu sebeple zorlama bir kısım fetvalarla onların hukuksuzluklarını aklamaya, paklama çalışıyor. Haramlığı noktasında hiçbir şüphe bulunmayan nice günahlar, zulümler ve kötülükler, bâtıl bir kısım tevil ve yorumlarla “meşru” gösterilmek isteniyor. Sırf taraftar oldukları şahıslar yıpratılmasın ve iktidarlarını kaybetmesin diye din bir payanda olarak kullanılıyor ve istismar ediliyor.

Bunun önemli bir misalini, 2013 yılında Başbakan Erdoğan tarafından “yılın din adamı” ödülüne layık görülen Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın, yolsuzluk ve hırsızlık arasında yaptığı mukayesede gördük. 17-25 Aralıkta yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından hemen sonra Yeni Şafak’ta “Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır” başlıklı bir köşe yazısı kaleme aldı.

Aynı köşe yazısını 2017’de şu gerekçelerle bir kere daha yayınladı: “Aşağıdaki yazıyı, Fethullah Gülen taifesinin Erdoğan ve AK Parti’yi yıpratmak için kampanya başlattığı günlerde ve özellikle 17 ve 25 Aralık hadisesinin önünde ve sonunda devamlı olarak iktidarın başına ‘hırsız’ dedikleri zamanda yazmıştım. Bu adamlar hem takvalı Müslüman olduklarını iddia ediyorlar (böyle görünüyorlar) hem de iftira ediyorlardı. Bu yazı bugünlerde bile aleyhimde kullanılıyor ve benim “yolsuzluğa, rüşvete fetva verdiğim” iftirası yayılıyor. Şimdi bu yazıyı lütfen bir daha okuyun ve hükmü siz verin.” Demek ki aradan geçen üç yılın ardından hâlâ aynı fikirleri savunuyordu.

Karaman, bu yazısında muhalif gazetecilerin amacının, her vasıtayı kullanarak iktidarı düşürmek olduğunu ve onların yolsuzluk yapanlar için daha yıpratıcı olan “hırsız” lafzını tercih ettiklerini ifade ediyor; arkasından da yolsuzluk yapan birine “hırsız” denilemeyeceğini ileri sürüyor. Sonrasında da bunu diyenlere ahiret hesabını hatırlatıyor.

Karaman, yolsuzluk ve hırsızlığın tariflerini naklettikten sonra şu hükmü veriyor: “Şu halde yolsuzluk da ayıp, günah ve suç olduğu halde tarifi ve hükmü bakımından hırsızlık değildir, hukuki sonuçları ve cezası farklıdır.” Arkasından sözü tekrar sorumluluk ve ahiret hesabına getiriyor ve şöyle diyor: “Ağzından çıkan her sözün hesabını vereceğine iman eden dindarlar ancak, hüküm giymiş hırsıza hırsız ve hüküm giymiş yolsuza yolsuz demek durumundadırlar. Aksi halde yalan söylemiş ve iftira etmiş olurlar.”

Bu ifadeler, Karaman’ın hükümete doğrudan veya dolaylı yönden destek verdiği ne ilk ne de son fetvaydı. “Kamuya ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir. Siyasette olan selim akıl ve kalp sahiplerine bu kuralı hatırlatıyorum.” sözleriyle belirli şahısların veya grupların “kamu maslahatı” gerekçesiyle ezilmesini veya ortadan kaldırılmasını ima eden de o idi.

Başka bir fetvasında o, devletten ihale alan kimselerin vakıflara ve hayır kurumlarına yönlendirilmesini ve hayır kurumlarının da bu kişilerden istifade etmesini tecviz etmişti. Karaman, “Niçin AK Parti’ye oy vermeli” başlıklı yazısında ise uzun uzun AKP’nin ülkeye, İslam’a ve Müslümanlara yapmış olduğu hizmetleri sıralıyor ve bu gerekçeyle Müslümanların oylarını bu partiye vermeleri gerektiğini ifade ediyordu. Suriye’de silahla çözüme gidilemeyeceğini savunanları “zalimin ekmeğine yağ sürmekle” itham eden de Karaman’ın kendisiydi. Bir başka yazısında da (Günah kasetleri/teşhiri) kamusal maslahat gereği kamu görevlilerinin veya kamusal bir göreve talip olan kimselerin ayıp ve günahlarının tespit ve teşhir edilmesine fetva vermişti.

Aslında bir İslâm âlimi olarak Karaman’dan her çeşit yolsuzluğa şiddetle karşı çıkması ve her kim olursa olsun bu tür haram yollarla dine hizmet etmeye çalışanları da sert ifadelerle ikaz etmesi beklenirdi. Zira Yüce Allah, “Onlardan birçoğunun günaha, başkasının hakkına tecavüz etmeye, haram yemeye yarışırcasına koştuklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar kötü!” (el-Mâide, 5/62) ayetiyle günahlara ve haramlara dalan toplumları zikrettikten hemen sonra sözü ulemanın sorumluluğuna getirir ve şöyle buyurur: “Bari, onların mürşitleri ve fakihleri onların günah olan şeyler söylemelerini ve haram yemelerini önleselerdi ya! Ama heyhat! Bunların yaptıkları da, ayrıca bir çirkin!” (el-Mâide, 5/63)

Demek ki ulemanın görevi, yöneticilerin açıklarını kapatmak ve yolsuzluklarını örtmek değildir; bilakis uyarı, ikaz ve eleştirileriyle onların adalet ve istikamet içerisinde vazife yapabilmelerine yardımcı olmaktır. İslâm’da zulüm ve haksızlıklar karşısında sessiz kalma dahi zemmedilirken ne yazık ki Karaman, sessiz kalma da bir yana, yolsuzlukları yumuşatmayı, üstünü örtmeyi ve hatta dolaylı yönden destek çıkmayı tercih ediyordu.

Karaman’ın 14 Haziran 2019’da kaleme aldığı “Kötüyü ayıklamak” başlıklı yazıda dile getirdiği fikirler de bunu gösteriyordu. Zira o, “Beğenilen bazı yöneticilerin yakın veya uzak çevrelerinde, genel olarak icraatı takdir edilen bir iktidarın bir kısım mensuplarında ahlak, liyakat, adalet, hakkaniyet… bakımından arızalar, eksikler, çürüklükler oluyor.” ifadeleriyle yaşanan arızaları ve çürüklükleri kabul ediyordu. Ne var ki o, “olur olmaz zamanlarda” bu konularda yakınmayı, şikayet etmeyi ve çürüklerin ayıklanması talebini doğru bulmuyordu. “Doğrucu Davut” olarak gördüğü bu tür kişilerin tavırları, ona göre siperde bekleyen muhalefetin eline fırsat veriyordu. Ardından da şu uyarıyı yapıyordu: “Dostlar, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak, akla ve hikmete uymaz.”

Karaman’a göre AKP’nin karşısında, onu yıpratmak ve yok etmek, Türkiye’yi teslim almak ve hakkı söyleyen bir lideri bertaraf etmek isteyen iç ve dış mihraklar vardı. Bu yüzden AKP’nin açıklarını, yanlışlarını, yolsuzluklarını konuşmanın yeri ve zamanı değildi. “Savaş sırasında âdî suçluların cezası infaz edilmez.” diyen Karaman, zalimlerle savaş halinde olduklarını iddia ediyor ve yazısını şu cümleyle bitiriyordu: “Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek makul ve meşrudur diyemem!”

Aslında burada sorulması gereken birçok soru var: Karaman’ın kastettiği savaş nasıl bir savaştır? Düşmanlarımız kimlerdir? Muhalif partiler mi? Savaşta olduğumuza göre AKP’nin kanunsuz her türlü uygulamasını görmezden mi gelmemiz gerekiyor? Düşmana fırsat vermemek ve bindiğimiz dalı kesmemek için başta Erdoğan olmak üzere ona yakın isimlerin hiçbir ahlaksızlığını, hırsızlığını, yolsuzluğunu konuşmayacak, eleştirmeyecek miyiz? Bunları konuşmanın yeri neresidir, zamanı ne zaman gelecektir? Hukuksuz muameleler ve gayrimeşru fiiller görmezden gelinerek gerçekten İslâm’a hizmet edilebilir mi? Bu tür yaklaşım ve tavırlar İslâm’ın aydınlık çehresini karartmaz mı, insanları Müslümanlıktan uzaklaştırmaz mı?

Karaman’ın dile getirdiği fikirlere bir bütün hâlinde bakıldığında, onun yolsuzlukların üstünü örtme çabasında olduğu, en azından bunları ifşa eden insanlardan rahatsızlık duyduğu açıkça anlaşılıyor. Muhtemelen yolsuzluğun hırsızlık olmadığı şeklinde bir yazı kaleme almasının ve iktidarı “hırsızlıkla” suçlayanları ahiret hesabıyla korkutmasının sebebi de, Erdoğan’ın ve çevresindekilerin itibar kaybına uğramasının önüne geçmekti. Bunun dolaylı yönden yolsuzlukları teşvik edeceğinde ise şüphe yoktu.

Hayrettin Karaman’ın yukarıdaki yazısı yayınlanır yayınlanmaz medyada büyük yankı uyandırdı. Hakkında çok sayıda haber yapıldı. Günlerce sosyal medyada konuşuldu. Birçok önde gelen köşe yazarı ona cevap verdi, itiraz etti. Çünkü hemen her gün yolsuzlukların konuşulduğu, 17-25 Aralık dosyalarıyla birlikte bunların somut delillerle ortaya konulduğu bir ortamda Hayrettin Karaman’ın bu çıkışı farklı bir mana ifade ediyordu.

Bu yüzden onun bu yazısının sadece literal bir okumaya tâbi tutulması eksik olacaktır. Bilakis bu yazının neticeleriyle birlikte ele alınması, vermek istediği mesaja bakılması, toplumda nasıl bir algı oluşturduğunun hesaba katılması ve ifade edilenlerden ziyade ifade edilmesi gerekip de edilmeyenlerin/edilemeyenlerin de konuşulması gerekir.

Eğer işin uzmanları tarafından hırsızlık ve yolsuzluğun hukukî mahiyetlerinin ele alındığı ilmî bir toplantı yapılsaydı ve Karaman da hırsızlık ve yolsuzluk karşılaştırmasını delilleriyle birlikte orada ortaya koysaydı, bir yere kadar mazur görülebilirdi. Buna nihayetinde “ilmî bir görüş” veya “dinî bir fetva” gözüyle bakılır ve etrafından tartışmalar yapılırdı. Ne var ki “Yolsuzluk hırsızlık değildir” şeklindeki bir görüş, köşe yazısı olarak kaleme alınıp kamuya açık bir ortamda ve yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir zamanda neşredilince -yazarın niyeti her ne olursa olsun- bu yolsuzlukların hafife alınması ve hatta meşrulaştırılması şeklinde bir kısım algılara sebep oldu. Hatta bazıları Karaman’ın bu yazısından yolsuzluklara üstü örtülü fetva verdiği neticesini çıkardı.

Daha da önemlisi her ne kadar Karaman, bu yazısında yolsuzluğun hırsızlık olmadığını ifade etmiş ve onun bazı tanımlarını vermiş olsa da, dinî açıdan yolsuzluğun nereye oturduğunu ortaya koymadı. Şayet Karaman, yolsuzluğun hırsızlık olmadığını söyledikten sonra, onun hırsızlıktan çok daha büyük bir günah olduğunu belirtseydi, İslam’ın yolsuzluk yapanlarla ilgili hükümlerini ortaya koyabilseydi ve birkaç cümleyle dahi olsa hükümeti yolsuzluklara karşı uyarabilseydi muhtemelen verilen tepkiler de bu ölçüde büyük olmazdı.

Şunu da hatırlatmak gerekir ki fetva, müsteftinin durumuna göre verilir. Bununla ilgili şöyle bir hâdise anlatılır: Abdullah b. Abbas’ın yanına bir kişi gelir ve katil için tövbe kapısının açık olup olmadığını sorar. O da, tövbe ettiği takdirde Allah’ın katili de affedebileceğini belirtir. Nitekim, “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar.” (en-Nisa, 3/48) ayeti de bunu ifade eder.

Daha sonra başka birisi gelir ve o da aynı soruyu sorar. Fakat bu sefer İbn Abbas, katilin ebedî olarak Cehennem’de kalacağını belirtir. “Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (en-Nisa, 4/93) âyeti de bunu gösterir.

Çevresindekiler onun niçin aynı iki soruya farklı iki cevap verdiğini merak ederler. İbn Abbas Hazretleri, bunun gerekçesini şöyle açıklar: İlk gelen kişi bir cinayet işlemiş ve pişman olmuştu. Onu ümitsizliğe atmak istemedim. Bu sebeple Allah’ın rahmet ve mağfiretine yönlendirdim. İkinci gelenin ise zihninde bir cinayet işleme planı vardı. Ebedî Cehennem azabıyla korkutarak onu böyle bir cürüm işlemekten alıkoymak istedim. İbn Abbas’ın bu tutumu, fetvalarda mutlaka müsteftinin (fetva isteyen kişi) durumunun göz önünde bulundurulması gerektiğine çok güzel bir misaldir.

Yolsuzlukların ayyuka çıktığı, her yerde kamu ihalelerinden alınan komisyonların konuşulduğu, hazine arazilerinin yandaşlara peşkeş çekildiği bir ortamda bir din aliminden beklenen tavır, yolsuzlukların hırsızlık olmadığını söylemesi midir? Veya “düşmanın” eline bahane ve koz vermeme adına AKP’nin ahlaksızlık ve hırsızlıklarının hasır altı edilmesi midir? Yoksa nasihat, uyarı ve eleştirileriyle bu haramlara engel olmaya çalışmak mı? Karaman gibi yıllarca İslâm fıkhını ders vermiş bir âlimin, böyle bir ortamda verilen fetvaların ne tür neticelere yol açacağını göz önünde bulundurması gerekmez miydi? Hakikaten o, bu tür fetvaların hırsları, tamahları daha da tetikleyeceğini, yozlaşma ve ahlakî çöküntüye yol açacağını görememiş olabilir mi?

Yolsuzluk hırsızlık mıdır?

Esasında hırsızlık ve yolsuzluk gibi mal masumiyetini tehdit eden, mülkiyet haklarını temelinden sarsan ve iktisadî hayatı alt-üst eden iki büyük cürmün, bu kadar basit bir mantıkla ve sathi bir yaklaşımla ele alınması hiçbir şekilde meselenin anlaşılmasına ışık tutmaz. Yolsuzluğun, hırsızlık olmadığını söyleyip, bunların İslâm’da nereye oturduğunu, ne tür müeyyidelere bağlandığını ve nasıl bir günah olduğunu izah etmemek sadece yazarın zihnindeki maksada hizmet eder.

Eğer hırsızlığı, halk arasında kullanılan lügat ve örf manasıyla değil de, fıkıh kitaplarındaki “dar ıstılahî manasıyla” ele alacak olursak, yolsuzluk eşittir hırsızlıktır, diyemeyiz. Zira İslâm, bir taraftan bizzat âyet-i kerimenin açık ifadesiyle hırsızlık suçunu “el kesme” gibi oldukça ağır bir müeyyideye bağlamış, diğer yandan da cezanın uygulama alanını imkân ölçüsünde daraltma adına hırsızlık suçu için oldukça sıkı şartlar getirmiştir.

Fıkıh kitaplarında ele alındığı şekliyle el kesme cezasını gerektirecek hırsızlık suçunu şu şekilde tanımlayabiliriz: Cezaî ehliyeti haiz bir kimsenin, başkasına ait olan ve nisap miktarına ulaşmış bulunan mütekavvim bir malı, mülk edinme kastıyla, muhafaza edildiği yerden, mülkiyet şüphesi bulunmaksızın kendi isteğiyle ve gizlice almasıdır.

Hırsızlık haddi uygulandıktan sonra bunun geriye dönüşü yoktur. Bu sebeple İslâm hukukçuları, suçun unsurlarında veya ispat vasıtalarında ortaya çıkan küçük bir şüpheyle dahi had cezasının düşeceğini söyler. Zira, şüphelerle hadlerin düşürülmesi, İslam ceza hukukunun en temel prensiplerinden biridir. Bu sebeple, kişinin ortak olduğu şirketten, istifade ettiği vakıf malından veya beytü’l-mâlden bir şey çalan kimseye had cezası uygulanmayacağı ifade edilir. Zira çaldığı malda hırsızın da hakkı vardır.

Hatta gasp, yankesicilik, dolandırıcılık, emniyeti suiistimal, zimmet, kapkaç, mezar soygunculuğu gibi suçlarda da bir çalma eylemi söz konusu olduğunda şüphe yoktur. Fakat özellikle Hanefi fakihleri bunları hırsızlıktan ayrı tutar. Onlar, cezalarda kıyas yapılmasına karşı çıktığı için, hırsızlığı sadece yukarıdaki tanımla sınırlı tutar ve farklı gerekçelerle bu suçların hırsızlığın dışında kalacağını ifade eder. Dolayısıyla da bu tür suçlar için el kesme cezasını öngörmezler. Fakat mezhepler arasında farklı içtihatlar bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.

Ayrıca hırsızlık suçunun bütün unsurlarıyla teşekkül etmemesi sebebiyle haddin düşmesi, çalma eyleminin cezasız kalacağı anlamına da gelmez. Bilâkis hâkim, mücrime, işlenen suçun büyüklüğüne uygun bir şekilde tazir cezası verir.

Kısaca İslâm fıkhına göre her çalma ve soygun eylemi “hırsızlık” olarak isimlendirilmez. İsimlendirilse de belirli şartlar oluşmadan hırsızlıkla ilgili cezalar tatbik edilmez. Buraya kadar yapılan izahtan da anlaşılacağı üzere Karaman’ın vermiş olduğu fetva bir açıdan doğrudur.

Fakat hırsızlığı halk arasındaki yaygın olan kullanımı veya sözlük anlamı açısından ele alacak olursak, pekâlâ yolsuzluk da bir hırsızlıktır. Hatta yolsuzluk, âdî hırsızlıklara nazaran çok daha büyük ve profesyonel bir hırsızlıktır. Uhrevi sonuçları açısından daha ağırdır. Çünkü herhangi bir şahsın malını çalan kimse, ahirette bir kişiyle hesaplaşır. İrtikap, zimmet, vurgunculuk, kalpazanlık, nüfuz suiistimali ve rüşvet gibi yolsuzluklarla kamu mallarını aşıran bir kimse ise altından kalkılması mümkün olmayan ağır bir veballe ahirete gider ve oradaki hesabı da çok çetin olur.

Ayrıca herhangi bir kişinin malını çalan hırsız, pişman olup ıslah-ı hâl ettikten sonra mal sahibine giderek çaldığı malı tazmin edebilir ve ondan helallik isteyebilir. Yani daha ahirete gitmeden onun için kul hakkını ödeme imkânı vardır. Fakat devlete (kamuya) ait malları çalan bir kişinin, pişman olsa bile hakkına girdiği kişilerden helâllik alması oldukça zordur. Bu yönüyle yolsuzluk, geri dönüşü olmayan çıkmaz bir sokak gibidir. Elbette böyle bir kişi için de tövbe yolları açıktır. Gönülden tövbe ve istiğfarda bulunduğu takdirde Allah onu da affedebilir. Ahirette hakkına girdiği kişileri de razı edebilir. Fakat böyle bir kişinin üstlendiği günah çok daha büyüktür.

Üstelik yolsuzluk sadece şeytanî bir kısım yol ve yöntemlerle kamuya ait malların çalınması da değildir. Yolsuzluk yapan bir kimse aynı zamanda halkın emeğini, güvenini, ümidini ve geleceğini çalıyor demektir.

Öte yandan yolsuzluk, sadece hırsızlıkla da sınırlı değildir. Bilâkis o, hırsızlıktan daha ziyade Kur’ân ve Sünnet’in açıkça yasaklamış olduğu bir çeşit gulûldür ve rüşvettir. Dahası yolsuzluk, halkın aldatılması, halka zulmedilmesi, halkın sömürülmesi, emanete hıyanet edilmesi ve kamusal malların haksız yere yenilmesi demektir. Bunların her biri âyet ve hadislerde açıkça yasaklanmış, bu tür günahlara bulaşanlar da lanetlenmiş ve şiddetle ikaz edilmiştir.

Önümüzdeki hafta “rüşvet” ve “gulûl” alt başlıkları altında yolsuzluğun İslâm’daki hükmünü açıklamaya devam edeceğiz.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin