İran-Ergenekon aşkı

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

Piyasada ne kadar din düşmanı varsa İran Şii Devlet ideolojisini dünyaya yaymaktan sorumlu Kasım Süleymani’nin ölmesine ağıt yaktı. Hayatı din adına ne varsa mücadeleyle geçmiş birçok isim, Kasım Süleymani’yi şehit ilan edip günlerce yas tuttu.

Artık iyice gün yüzüne çıktı ki Ergenekon ile İran arasında sıkı bir ilişki var.

Bugün ifşa olan gerçekler ışığında geçmişi yeniden okuduğumuzda, bu ilişkinin çok eskilere dayandığını anlamak hiç zor değil.

90’lı yıllardaki laik aydınlara yapılan su-i kastları hatırlıyorsunuz, o zamanlar Turan Dursun, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi pek çok gazeteci, aydın ve akademisyenler öldürülür suç da dindar olan herkesin üzerine atılırdı.

Tetikçilerin her zaman İran ile bağlantıları ortaya çıkar ve ülkedeki dindarlar töhmet altında tutulurdu. Vicdanlı herkes cinayetlerin arkasında derin devlet olduğunu düşündüğünden İran’ın bu cinayetlerde bir rolünün olabileceği akıllara gelmezdi.  Din düşmanı jakoben laikçilerle İran Şiasının ilişki içinde olabileceğini kimse düşünmezdi. Öyle ya görünüşte bir tarafta şeriatı yaymaya çabalayana bir rejim, diğer tarafta ise din adına ne varsa düşman olan katı laikçi bir anlayış.

Türkiye, 90’lı yıllarda, demokrasi adına ne zaman adım atmaya kalksa bu tür faili meçhul cinayetler işlenir ve rejim psikolojik üstünlük elde ederdi.

Bugün anlıyoruz ki, cinayetler için İran, tetikçilerini kullandırtarak, tam da derin devletin istediği terörist dindar imajını oluşturuyormuş.

Bir zamanlar ülkenin en güçlü kurumu olan MGK’da  Genel Sekreterlik görevini yürüten Orgeneral Tuncer Kılıç de 2002 tarihinde, Türkiye’nin Rusya ve İran ile ilişkilerini arttırmaları hatta bölgesel arayışlar içine girmeleri gerektiğini savunuyordu.

Ülke daha 28 Şubat’ın travmasını yaşarken MGK’nın başında bulunan Orgeneral Tuncer Kılıç, İran ile daha yakın ilişkiden söz ediyordu. Kılıç sanıyorum İran ile Ergenekon’un kurduğu derin ilişkileri yer üstüne çıkarma zamanı geldiğini düşünüyordu.

Bu ilişkinin gün yüzüne çıkması AKP’nin iktidara gelmesinden sonra hızlandı. Hele 2011 seçimlerinden sonra İran, AKP’li siyasetçileri bahşişe boğmuş, Zarrab’ın rüşvetleriyle başlayan süreç 15 Temmuz tiyatrosu ile final yapmıştı.

Bugün daha iyi anlıyoruz ki meğer 15 Temmuz, İran’ın Türkiye’ye nüfuz etmesinde bir milat olmuş.

Bir tarafta din düşmanı, diğer tarafta radikal dinci gruplar ve bu iki grubun kesişme noktası İran. Gerçekten hayal edilmesi zor bir denklem.

Şia’ya karşı tarih boyunca mesafeli durmuş, onların sinsiliğinin farkında olan sünni gurupları, 15 Temmuz tiyatrosuna öndeki Erdoğan maskesi ikna etmiş görünüyor. Erdoğan maskesi onların nasıl bir Şia tezgahına alet olduklarının farkına varmalarını engelliyor.

Evet her şey o kadar karışık, her şey o kadar çorba ki kim neyi savunuyor, kimin ideolojisi nedir, kim neye tapınıyor belli değil. At izi it izine, it izi yılan izine, yılan izi deve izine ve bütün haşeratın izi her şeye karışmış durumda.

Kendisine yapılacak darbeyi eniştesinden öğrendiğini söyleyen Recep T. Erdoğan’ın aksine, İran rejiminin dünyaya yayılmasından sorumlu Kasım Süleymani olayı çok önceden biliyor olacak ki o gün darbe akamete uğrasın diye güya cansiperane çaba gösteriyor. İranın Türkiye’deki nüfuz casusu Nurettin Şirin’in ifadesiyle 15 Temmuz darbe girişiminin akamete uğraması için kim ne yaptıysa hepsinden çok daha fazlasını yapıyor.

Nurettin Şirin, Kasım Süleymani’nin Türkiye’de yaptıklarının adını birisi koysun diye feryat figan bağırıyor.

Şu İran soytarısının Türkiye’de kestiği raconu düşünebiliyor musunuz?

Aslanı boğan meğer tilkilermiş! Doğu Perinçek boş yere İran’a gidip TSK’dan 30 bin kişiyi temizledik dememiş. Şia’nın Suriye’de Hafız Esed ile yaptığı darbeyi farklı bir şekilde Türkiye’de yapmış.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin