Avrupa’nın üzerinde yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve göçmen karşıtlığından beslenen çok yüzlü bir hayalet dolaşıyor. Bu hayaleti geçici bir popülist dalga sayan “bekleyelim geçer” tavrı en büyük hatadır. Hukuki kurumların Müslümanların haklarını kendiliğinden koruyacağını beklemek ise naiflik. Batıda yaşayan Müslümanların yasama süreçlerinin her kademesine katılan, gündem belirleyen mekanizmalar kurması şart. Müslüman zulmetmez; ama bu zamanda bir zulmedilemezlik stratejisi de olmak zorunda.
KERİM BALCI | YORUM
Avrupa’nın üstünde bir hayalet dolaşıyor. Bu, yabancı düşmanlığının, göçmen karşıtlığının, İslamofobinin, post-emperyal kimlik bunalımının kalıbından çıkmış binbir çehreli hayaletidir. Bu hayalet, yaşadığımız dünyanın tasarımını bozmaya, insanlık tarihinin en başarılı barış projelerinden biri olan Avrupa Birliği’ni dağıtmaya, iki dünya savaşı sonrasında ‘bir daha asla’ kararlılığıyla tesis edilmiş kural tabanlı uluslararası düzeni anlamsızlaştırmaya çalışıyor.
Reaksiyoner olduğu, sadece tahribe yöneldiği, bir inşa projesi kurgulamak zorunda olmadığı için tutarlılığa, rasyonaliteye, hatta bir stratejiye bile ihtiyaç duymuyor. Hemen tamamı irrasyonel olan korkuları arasındaki tutarsızlıkların ortaya konulması ona zarar vermiyor. Her ciddi düzeni sarsacak, zayıfların en güçlü silahı olan muhalif halk gülmesi, onun trajikomik söylemleri karşısında işe yaramıyor. Kendisi de, taraftarları da bu karnaval kahkahasına eşlik ediyor ve fakat büyümeye, kalınlaşmaya, koyulaşmaya devam ediyor.
Avrupa’nın, Amerika’nın, medeni bilinen dünyanın üstünde bir hayalet dolaşıyor. Bu hayalet haklarımızı, hayatlarımızı, geleceklerimizi tehdit ediyor. Bu hayalet, an oluyor yükselen bir siyasi parti oluyor, ülke gündemini radikal sağa doğru kaydırıyor; iktidar olamadığı ülkelerde bile iktidar partilerini kendi yapmayı vadettiklerini yapmaya zorluyor; vandalizm oluyor mülteci otellerini, camileri, kültür merkezlerini yağmalıyor; halk hareketi oluyor yüzbinleri sokaklara dökebiliyor; köşe yazarı oluyor, İslam karşıtlığını demagojiyle ifade özgürlüğüne dönüştürüyor; an geliyor, terörist oluyor, yeni Haçlı seferleri ilan ediyor ve ilk kanı kendisi döküyor…
Birleşik Krallık’ta Reform UK ve sürekli yeni isimler altında örgütlenen radikal sağın baskısıyla hükümet mültecilerin vatandaşlık için beklemeleri gereken süreyi yirmi yılın üzerine çıkarmaya hazırlanıyor. Üstelik bunu, tarihin en fazla Müslüman, en fazla göçmen, en fazla kadın milletvekili olan parlamentosuna rağmen, ikinci kuşak göçmen bir Müslüman kadın bakan eliyle yapıyor.
İsveç daha önce beş yıl olan bu bekleme süresini sekiz yıla çıkardı bile. Başka bazı ülkeler göçmenlerin sosyal yardımlardan yararlanma haklarını sınırlama ve hatta tümden yasaklama, vatandaşlıktan çıkarma işlemlerini kolaylaştırma ve hatta keyfileştirme, kalıcı göç veren ülke vatandaşlarına vize vetosu getirme gibi yasalar geçirdiler bile.
Hastalığın bir stratejisinin olmaması, teşhis ve tedavinin ihmalini veya keyfiliğini meşrulaştırmaz. Batıda yaşayan Müslümanlar hem bu hayaleti analiz etmek, hem de kendilerinin ve gelecek kuşakların haklarını savunmak üzere alternatif stratejiler üretmek zorundadırlar. Bu, Müslümanın, insan, hayat, kainat ve uluhiyet hakkındaki görüşlerinin çatısını kuran Weltanschauungunun, yaşamgörüşünün, İslami tasavvurun gereğidir. Müslüman zulmetmez, ama kendisine zulmedilmesine de müsaade etmez; insanların kendi kendilerine, tabiata, gelecek kuşaklara, cinlere, meleklere, ruhlara, metinlere, manalara, geçmiş kuşakların hatırasına, hatta hayallere ve ümitlere bile zulmetmesine müsaade etmez. Müslümanın, hele bu zamanda, bir zulmedilemezlik stratejisi olmalıdır…
Zulmetmemek ve zulmedilmemek için yerleşik bazı kanaatlerimizi ve strateji denilemeyecek dönemlik taktiklerimizi gözden geçirmeye ihtiyacımız var.
Öncelikle, yükselen yabancı düşmanlığını gelip geçici bir popülist dalga olarak görmek, bir iki seçim sonra tarihe gömülürler diyerek ‘bekleyelim geçer’ tavrı takınmak en büyük hata olur. Demokratik ve hukuki müesseselerin, uluslararası konvansiyonların haklarımızı bizim aktif çabamız olmadan koruyacağını beklemek de naiflik. Yasa, nizam, hukuk yapma yetkisi doğal olarak bir güç hiyerarşisi oluşturur. Hukuki düzenlemelerin tüketicisi olanlar, bunları üreten ve uygulayanların samimiyetleri ölçüsünde hak ve adalet bekleyebilirler.
Yasama, üniversiteden araştırma merkezlerine, müdafaa-i hukuk derneklerinden lobi firmalarına, yerel meclis azalıklarından parlamenterliğe, avukatlıktan doktrin yazan hukuk uzmanlığına kadar bir dizi seviyede gerçekleştirilir. Geleceğin dünyasında haklarımızı korumak istiyorsak yasama faaliyetinin her seviyesine yönelik insan yetiştiren, içerik üreten, gündem belirleyen mekanizmalar kurmak zorundayız.
Batıda yaşayan Müslüman toplulukların siyasal katılımı ‘tek konuya odaklı’ olarak devam ediyor. Bu ‘tek konu’ gruptan gruba değişiyor; ama bir türlü bütüncül bir yaşam tasavvurunun gerektirdiği kapsayıcı talep ve tekliflere dönüşmüyor. Daha kötüsü bu ‘tek konu’ hemen her durumda köken ülke veya coğrafyayla alakalı oluyor. Vicdan sahibi her insanın meşgul olması gereken Filistin zulmü, Müslüman zihnini meşgul etmekle kalmıyor, işgal de ediyor; başka bir şeyi düşünmeye entelektüel kapasite ve zihnî enerji bırakmıyor. Veya İranlı muhaliflerle rejim yanlıları Londra sokaklarında karşılıklı gösteri düzenliyor; içinde yaşadıkları toplumun hiçbir sorununa hiçbir çözüm iradesi sunmaksızın, akşam seyrettiği Aksaray televizyonunun güneşli hava durumu tahminine itimaden Brüksel yağmurlarında şemsiyesiz dolaşmaya çıkmış göçmenin halini andırır bir anakronizm sergiliyorlar.
Avrupa’nın tarihi benim tarihim, mimarisi benim mimarim, sorunları benim sorunum, geleceği benim geleceğimdir diyen bir bakış açısını hakim kılmadıkça, sadece Müslüman annelerin doğurganlık oranlarına bağlanan “Yakında Avrupa’nın dörtte biri Müslümandır!” avuntusunun ertelettiği sorunlarımızı çözemeyeceğiz. Müslümanların göç, entegrasyon, yüksek kültür üretimi, anadil aşınması, çifte aidiyet duygusu gibi konularda fikir, araştırma, rapor, politika önerisi, yasa teklifi üreten düşünce kuruluşları olacak ki o dörtte bir, sorunun değil çözümün parçası olsun.
İnsanın bilmediğine düşman olduğu hikmetli sözü, insanın bildiğine asla düşman olmayacağını söylemiyor. Eksik bilgi, yanlış maruziyet, düşmanlığı körükleyebiliyor da… İçinde yaşadıkları gayr-i Müslim ve çoğunluk lâdinî toplumu sokaklara, meydanlara taşan bayram namazlarıyla tanıştırıp, onları bayramlaşmalarına davet etmeyen Müslümanların dostluk tohumu ekmedikleri ortada… Avrupa mimarisiyle tezat teşkil eden mabet mimarisinde ısrar edip, o mimarinin kalbi olan huzur atmosferine ziyaretçi kabul etmeyenlerin muhataplarına verdikleri mesaj net…
Evet ırkçılık bir toplumsal hastalıktır; ama tedavisini hastalanmış unsurlardan bekleyemeyiz. Selim kafa uzun süreli bir strateji ortaya koymazsa, hele de soykırım ölçeğinde zulümleri “bu vesileyle İslam’a ilgi arttı” avuntularıyla rasyonalize ederek tepkisizlik özendirilmeye devam edilirse, Allah’ın her şerri bir veya belki bin hayra davetiye yapabileceği gerçeği şerre rıza çizgisine çekilirse gelecek kuşaklar bugünün hak ihlallerini rahmetle yâd etmek zorunda kalabilirler.
Ahir zaman alametlerine bakan hadisler sadece ümit kamçılamak için varid olmuş, gayretlerimizin kamçılanması da hedeflenmemiş olsaydı, En Hikmetli Konuşan Aleyhisselam sadece o kırk yıllık — kesretten kinayedir, bin yıl isteriz — vicdan kültürü hakimiyetinden bahseder, melahim hadisleriyle bizleri endişeye, tedbir ve temkine, aksiyon ve stratejiye davet etmezdi.
