Hesabını da görecek

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Derken, Mekkelilerin beklediği büyük gün gelmişti; haram ayların bitimiyle birlikte Hazreti Zeyd ile Hazreti Hubeyb’i aldı ve haram bölgenin dışına, Ten’im’e götürdüler.

Pul pul dökülseler de adamlarda elle tutulur bir taraf vardı; sürüm sürüm süründükleri yerde bile, yeri geliyor riayet ettikleri kurallarını hatırlıyor, örf ve geleneklerini ayaklar altına almıyor ve toplum değerlerine riayet edebiliyorlardı!

Dört ay sonra ilk defa birbirlerini gören iki kader arkadaşı, göz göze geldi ve uzaktan da olsa hasret giderdiler!

Zaten, insanlığın baş tâcı bir kıvamda idiler; zincirlere bağlı geçen hücre günleri onları, daha da olgunlaştırmış, mahz-ı nûr bir keyfiyete ulaştırmıştı!

Mü’min farkıydı bu; yolda kalmasını bekledikleri yerde o, cendereden daha bir güçlenerek çıkıyor, yarınları inşâ edecek güven veren bir kıvamın insanı olarak sahne alıyordu.

Mekke, tam kıvamında bir gidişe şahit olacaktı!

Duruşlarındaki asalet ve temkinle hâl dersi veriyor, birbirlerine de “sabır” ve “metanet” tavsiye ediyorlardı.

Diğer taraftan o gün Mekke, âdeta sel olmuş Ten’im’e akıyordu; çoluk-çocuk, kadın-erkek, köle-hür, hasta-sökel kim varsa, herkes geliyordu!

Bir farkla ki intikama susamış yüzlere akseden, sadece kin ve nefretten ibaretti!

Başka bir ifadeyle, işin keyfini çıkarmak için her şey, tam tekmildi!

Son bir arzusu vardı Hazreti Hubeyb’in (radıyallahu anh); “İki rek’at namaz kılmama müsaade eder misiniz?” dedi.

Şaşırabilirsiniz ama, müsaade ettiler!

Dedik ya, kin ve nefrette sınır tanımasalar da zaman zaman adamlarda, “adam” gibi bir damar nüksedebiliyordu!

O kadar içten kılıyordu ki âdeta namazlaşmıştı, Hazreti Hubeyb!

Sonra aklına, ölümden korktuğu için uzattığını düşünecekleri geldi ve Cennet’e girmişçesine haz aldığı namazını, değerlerine dil uzattırmamak için kestirme bir “selâm” ile bitiriverdi!

Hubeyb’in (radıyallahu anh) başlattığı bu güzel uygulamayı o gün Hazreti Zeyd de tekrarlamış ve daha sonraları, haksızlığa kurban giden herkesin, son amel olarak edâ edeceği bu namazı, hayranlık uyandıran bakışlar arasında o da kılmıştı.

Zâhire bakılınca, tarifi imkânsız bir vahşetin eşiğindelerdi ama işin diğer tarafında bu ikili, bütün Mekkelilerin teemmülle okuduğu birer kitaba dönüşmüştü!

Şüphesiz, şahit olanların dünyasında silinmez izler bırakan manzaralardı bunlar.

Gören, görüyordu!

Derken getirdi ve ikisini de uzunca ve sağlam birer kütüğe bağladılar.

Şimdi sırada, bambaşka bir imtihan vardı; suratlarını sahte maskelerle perdelemiş kin tüccarları, “Dininizden dönün, sizi serbest bırakalım!” diyorlardı!

Üç günlük dünyayı her şey görenler, dünyayı denîleştirmiş bir ebediyete kilitlenen hakikat erlerinden, ebedî hayatlarına mâl olacak sözde bir “taviz” istiyorlardı!

Sanki, dediklerini yapacak, verdikleri sözü yerine getireceklerdi!

Sermayesi yalan olanın, hangi vaadi gerçek olabilir ki?

Öte yandan, bilmiyorlardı ki hakikate gözü açılan aşkın bir yiğit, dünyasını put haline getirenlerin kıymet verdiği ne varsa getirip ayakları altına kaldırım taşları gibi döşeseler bile davasından vaz geçmez, hatta bunu, kendilerine yapılan en büyük hakaret telakki ederdi.

Hicretten bu yana solgun yüzlü Fârân dağlarına çarpıp gelen iki yankı vardı, Ten’im’de:

“Hayır! Vallahi, bütün dünya bana verilse de ben, dinimden asla dönmem!”

Bu, nasıl bir duruştu?

Allah’ın hoşnut olduğu, Resûlü’nün de sinesine bastığı bir kıvamdı bu.

Öyle ya, kıblesi belli bir mü’min, döneceği yere bir kere dönmüştü; onun için ötesi, basbayağı bir döneklikten ibaretti!

Şüphesiz bu, Ten’im’i temaşaya gelmiş kitlelere işleyen öylesine şok bir nakış idi ki izini silmeye kimsenin gücü yetmeyecekti!

Ancak, imtihanın ardı arkası kesilmiyordu. Belki de Allah (celle celâlühû), vahyinin gölgesinde ve Resûlü’nün de himayesinde yetişen bu iki yiğidin niteliğini, insan iradesinin zayıf düştüğü en kritik noktalarda, muhatap kıldığı üst üste imtihanlarla fark ettirmek, adam gibi bir “âdem” yüzü görmeye hasret Mekkelilere de göstermek istiyordu!

Üstelik, Medîne’nin bütünü, meleklerin gıptayla bakıp imrendiği Zeyd ve Hubeyb misal âdemlerle doluydu!

Her ikisine de sahte birer surat yaklaştı ve “Şu anda, senin yerine bedel burada Muhammed olsaydı ve sen de evinde oturuyor olsaydın, istemez miydin?” dediler.

O nasıl sözdü?

Yeryüzündeki en Sevgili ile imtihan, mihnetin en çetiniydi.

Hem, neyin itirafıydı bu?

Câhil ü cühelayı kandırıp kuru kalabalıkları arkasına almak haklılık gerekçesi olamazdı ve şimdi onlar, ne yaptığını bilerek adım atan zirve bu iki insanın şahsında, haklılığı müsellem ama zulme maruz kalmış bilge bir mü’ninin duruşundaki asalete şahit olacaklardı!

Halinden haklılık akan birer sadâ daha yükseldi, ardı ardına:

“Bırakın evimde oturmayı, Muhammed’in ayağına bir dikenin bile batıp O’nu incitmesini asla istemem!”

Mekke tarihi kadar kitap okusalardı, bu duruşun tesirince bir birikime sahip olamazlardı!

Öyle ya, dünyaya “eyvallahı” olmayan hangi babayiğit, üç kuruşa eyvallah ederdi?

Bir an önce sonuca gitmek, azgın heveslerini tatmin etmek istiyorlardı ve “Yoksa öldüreceğiz!” diyerek bunu defalarca tekrarladılar; ancak, halin dili keskin, gönlün şivesi de rasîndi!

“Allah yolunda bir Hubeyb gitmiş, Resûlü’nün yolunda bir Zeyd uçmuş, çok muydu?”

Dünya kadar başları olsaydı ve ardınca her birini kılıçla alsalardı bile onlar, buna “eyvallah” etmeyecek, zındıkaya teslim-i silah eylemeyeceklerdi.

Bilakis onlar, Sevgili’nin bir saç teline gelecek küçücük bir zarar ile dünyası kararan, mahbûbun ayağına batacak dikeni, kalbine işleyen bir mızrak iniltisiyle duyacak bir duyarlılığın kahramanlarıydı!

Dünden bu yana yalanın romanını yazan ve bunu, arkalarına taktıkları kuru kalabalıklara “destan” diye yutturanlar, “sevgili” nezdinde “Sevgili”nin yerini görüyor, Cânân için candan geçişin ne demek olduğuna ilk defa şahit oluyorlardı.

O kadar ki hâdiseye ilk elden şahit olan Ebû Süfyân’a, “Ben, arkadaşlarının Muhammed’i sevdiği kadar hiç kimsenin bir başkasını sevdiğini görmedim!” dedirtecek bir duruşun adıydı bu!

Evet, ya; gören görüyordu!

Vuslata yürürken, yüzünün kıbleye gelmesini bile kıskandı, Hubeyb’in başını çevirmek istediler; “Mü’min olarak öldükten sonra ne önemi var ki?” dedi. “Hangi tarafa yönelirseniz yönelin, Allah oradadır!”

Zerre taviz koparamayan adamlar, neredeyse hınçlarından kuduracaktı!

Kütüğe bağlı ellerini hareket ettiremese de kanlar içindeki başını Yüce Dergâh’a kaldırdı ve “Allah’ım!” dedi. “Burada, düşman yüzünden başka bir yüz göremiyorum; üstelik, Peygamberi’ne selamımı ulaştıracak kimse de yok!”

“Senin mesajını biz, ulaştırmamız gereken yerlere ulaştırdık; benim selamımı da Sen, Habîbi’ne ulaştır, Allah’ım!”

“Ayrıca, şu zâlimlerin hakkından Sen gel!”

“Birlik ve düzenlerini dağıt, hesaplarını da görüver, Allah’ım!”

Mazlûmun bedduasının ne anlama geldiğini bilenler o gün Ten’im’de kaçışmaya başlamıştı; o kadar ki aralarında, duymamak için kulağını tıkayanlar, kendini yerden yere atanlar ve korkusundan düşüp bayılanlar bile vardı!

Öte yandan Medîne’de Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy hali kaplamış, buram buram terlemeye başlamıştı ki kısa sürede hüzne bürünen Habîbullah’ın, “Ve aleyhi’s-selâm ve rahmetullâh!” dediği duyuldu.

Merakla bekleyen Sahâbe sordu:

“Kimin selâmına karşılık bir selâmdı bu, yâ Resûlallah?”

“Hubeyb’in!” buyurdu. “Bu gelen, Cibrîl idi ve Bana, kardeşiniz Hubeyb’in selâmını getirdi!”

Öyle ya, ayyuka çıkmış zulme, gözü kör kalpsizler kulak tıkasalar da Allah da Resûlullah da görüyordu.

Şüphesiz, hesabını da görecekti.

Ten’im’e dizilen gözü dönmüş kırk toy, ölüm emrini alır almaz hücum etti ve kütüğe bağlı Hazreti Hubeyb ile Hazreti Zeyd’i aynı anda nişan aldılar; Mekkelileri galeyana getirebilmek için kırk kasın savurduğu kırk mızrak, birlik olmuş iki şanlı sahâbinin üzerine âdeta tek hamle yapıyordu!

Alkış tufanının yükselmesi beklenen Ten’im, unutulmaz bir manzaraya daha şahit oldu; mızrakların üst üste saplandığı bedenin bağlı olduğu kütük yerinden oynamış ve Hazreti Hubeyb’in yüzü Kâbe cihetine çevrilmişti.

Gören, görmüştü!

Kelime-i şehadetin ardından son sözü, “Elhamdülillâh!” oldu. “Yüzümü, hem kendisi hem Peygamberi ve hem de mü’minler için hoşnut olduğu kıblesine çeviren Allah’a hamd olsun!”

İşin ilginç yanı, şehîdlerin bedenini darağacından indirmedi ve başına nöbetçiler koyarak “teşhir”e kalkıştılar; “Gelip geçenler görsün ve ibret alsın!” diyorlardı.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kırk gündür devam eden bu anlamsız hale son vermek üzere ashâbından bazılarını (Zübeyr İbn-i Avvâm ile Mikdâd İbn-i Esved veya Amr İbn-i Ümeyye ve Cebbâr İbn-i Sahr yahut Seleme İbn-i Eslem) tavzif ettiler ve bu sahâbîler, nöbetçilerin gafletinden istifade ederek Hazreti Hubeyb’in bedenini kütükten çözdü ve sırtlayıp Medîne’nin yolunu tuttular!

Mekke’nin sıcak ve bunaltan havasına rağmen ne bir çürüme ne de herhangi bir değişiklik vardı; buram buram misk kokuyordu!

Ancak, Mekkelilerin bunu fark etmesi çok sürmedi ve kitleler halinde peşlerine düştüler; sırtlanlar gibi geliyorlardı!

Kendilerini müdafaa ederken çaresiz kalan ashâb, omuzladığı bedeni bir yerde bırakmak zorunda kaldı; emin bir sığınağa gizlendi ve izlerini kaybettirdiler.

Sonra, ne mi oldu?

Hazreti Hubeyb’in bedenini, bir daha ne Sahâbe gördü ne de Mekkeliler!

Yer yarılmış, sarıp sarmaladığı Hazreti Hubeyb’i, sımsıcak sinesine basmıştı.

Bundan böyle Hazreti Hubeyb’e (radıyallahu anh), “yeryüzünün yuttuğu şehîd” anlamında “Belîu’l-Arz” denilecekti.

Durumdan haberdar edilen Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Hubeyb’i kastederek, “O, Cennet’te Benim komşumdur!” buyurdu.

Yaşanan her hâdise, Allah’ın hoşnutluğunu kazandığını haykırıyordu.

Şüphesiz bu, Resûlü’nün rızası demekti, aynı zamanda.

Üstelik, bir de Cennet vardı işin ucunda; hem de Allah Resûlü’ne ebedi komşuluk içinde!

Ten’im’de taşa tutulup haşlanan Hubeyb!

Şüphesiz ki Allah (celle celâlühû), her şeye nigehbân!

Ne mazlûmun iniltisini işittiğinde şüphe var ne de mağdûrun çektiğini gördüğünde endişe!

Hiç tereddüdün olmasın ki o Kudret, kurgulayanından figüranlığına soyunanına, göze girmek için birbirini ezeninden seyirci kalıp alkış tutanına kadar bütün zâlimlerin hesabını da görecektir!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin