Gündem kahinleri: Ahir zaman maydanozları! Melâhim Çağı! (15)

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Çıkan kısmın özeti: Kehanet  inanılmaz çekiciliği olan bir girdap. Meraklılarını da kahinlerini de kendi içine öylesine alıyor ki, eğer şansı yaver gitmezse kahinin, tarihin çöplüğüne atılıveriyor. Kehanet ile ilgili çok boyutlu yaptığımız okumalarda güncele geldik ve post modern kahinlerden bazılarının hikayesine bakacağız. 

Bazen insanın ağzından bir çıkan bir cümle çevresinde o kadar geniş yankı uyandırır ki, sonucunu kimsenin kestiremeyeceği noktalara savurabilir sahibini. Özellikle afet, büyük belalar ve musibetler anında çıkışsız kalan kalabalıklar için böylesi durumlar hiç ıskalanmaz ve anlık kahramanlar, kahinler ortaya çıkar. 

Bunun en çarpıcı örneği olarak 1999 depremiyle başlayan ve Deprem Kahinleri diyebileceğimiz bir grubun oluşmasıyla neticelenen süreci gösterebiliriz. O güne kadar ülkenin adını sanını duymadığı pek çok isim bir anda medyatik olmuştu. Olayın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen şöhretini hala o depreme borçlu olan isimlerin bulunması Andy Warhol’un “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” cümlesiyle açıklanacak gibi değildir. 

Televizyon için belgesel çekimleri yaptığım bir dönemde hayata geçiremediğim projelerimden biri de “Bilmiyorum” isimli bir röportaj-belgesel programıydı. Yapılan bir araştırmaya göre Türklerin en az kullandığı kelimelerden biriydi “Bilmiyorum”. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Ne sorarsanız sorun mutlaka bir cevap alıyordunuz Türk milletinden. Bu meselede bir fikrim yok, çünkü bilgim yok diyebilen insan neredeyse hiç yoktu. 

Onlarca kanalda her gün yapılan yüze yakın tartışma ve stüdyo programında bugüne kadar daha bir kişinin bile, “Çok haklısınız, ben konuda bilgisizmişim, aydınlattığınız için teşekkür ederim” diyeni ne gördüm, ne de duydum. 

İlginç bir anımı anlatayım. 

Aktüel Dergisi’nin 20 Mayıs 1993’te hazırladığı ‘Medya Maydanozları’ başlıklı dosya yayınlanmıştı. Dergi, söz konusu dosya haberde, olmayan bir hastalık üretmişti: Etnodertin… ‘Etnik’ ve ‘dert’ kelimelerinin bileşkesinden oluşan bu “uyduruk” hastalıkla ilgili dönemin yazarlarına fikirleri sorulmuştu ve inanılmaz geri dönüşler alınmıştı.

“Medya maydanozları” diye isimlendirilen ve tongaya düşen kişiler arasında Abdurrahman Dilipak da bulunuyordu. Dilipak’ın cevabı oldukça ilginçti.

“Çevre faktörleriyle, ozon tabakasının delinmesinin psikolojik faktörlerle birleşmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Güneydoğu’da görülmemesinin sebebi, burada terörle bunun dışa vuruluyor olması. Ancak, Karadeniz’de zaten nataşa sendromu var. İnsanlar içine kapanıyor. Bu yüzden deri hastalığı olarak dışa vuruyor. Kızılderililer hakkında okuduğum kitaplarda bu hastalıktan bahsediliyordu.”

Dergi, Dilipak’ın acil olarak seyahate çıktığından dolayı aceleyle cevap verdiği için içine sinmediğini ve gittiği Zürih’ten konuyla ilgili açıklamayı faksla tamamladığını yazıyordu. Şöyle diyordu Zürih’ten yolladığı faksta Dilipak: “Etnodertin sorunu, dünyada ilk kez karşılaşılan bir sorun değil, Afrika’da Amerika’da, Asya’da, kara, kızıl ve sarı ırk bu sorunu büyük ölçüde yaşadı. Sorun psikosomatik öğeler taşıyor. Sorunun bu şekilde alerjik nitelikli tezahürünü hazırlayan başka faktörler söz konusu. Hastalığın Güneydoğu’da değil de Karadeniz’de, kadınlar arasında tezahürü, tamamlayıcı şartlar açısından önem taşıyor. Mesela, Çernobil ya da ozon tabakası, ekolojik faktörler, Nataşa sendromu, beslenme bozukluğu, hormonal faktörler, biyokimyasal sebepler bu süreci ajite etmiş olabilir.”

Bunu Zaman Gazetesi’nde yazdıktan sonra Abdurrahman Dilipak’tan bir mail almıştım. Dilipak olayın iç yüzünü bilmediğimi ve kendisinin uluslararası bir komploya kurban gittiğini, derginin haberi yazan bayan muhabirinin kendisini arayıp bunu söyleyerek özür dilediğini yazdı. 

İyi ama bu haberi hazırlayan kişi bir bayan değildi ki, aksine haberi yapan kişinin kendisinin iyi tanıdığı,  son dönemde AKP ve Davutoğlu çevresine danışmanlıklarıyla bilinen Atılgan Bayar olduğunu unutmuş, yine boşa sallamıştı Dilipak!

Türk medyası Tayyip Erdoğan döneminde yüzde 95 iktidara bağımlı bir hale geldikten sonra ekranlarda konu ne olursa olsun her konuda fikri olan bir grup uzman türemesiyle tarihe geçecek bir dönem yaşadı. 

Bir hafta önce Silahlı kuvvetlerin Suriye’ye asker çıkarmasını, hava harp stratejilerini konuşan aynı isimler, bir hafta sonra deprem uzmanı kesiliyorlardı. Aynı ekip koronavirüs günlerinde birdenbire mikrobiyolog ve virüs uzmanı kesilmişti. Kendini Ergenekon’a maşa etmekten başka hiçbir özelliği olmayanlardan tutun da, bu olağanüstü süreçte aldığı hukuk eğitimini paspas eden akademisyene kadar onlarca her konunun uzmanı gün aşırı ekranlarda hala cirit atmakta. 

14 Mart 2020 akşamı Habertürk televizyonu ekranlarında her konunu uzmanları yerlerini almış koronavirüsünü tartışıyorlardı. Kanalın kadrolu her konunun uzmanı isimler yerlerini almıştı. Bu kez yayıncı kuruluş bir değişikliğe gitmiş ve gerçekten işin uzmanı bir bilim insanını da çağırmıştı: Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan. Stüdyoda bu işin uzmanı yokmuş gibi sözü alan sınırsız bir şekilde atıp tutuyor, doğru yanlış iç içe izleyiciyi zihin fesadına sürüklüyordu ki Programda tartışılan konunun kendi kendi uzmanlık alanı olduğunu belirten Ceyhan, programda yanlış bilgiler aktarıldığını söyleyen Mehmet Ceyhan Hoca artık dayanamadı ve söze girdi: 

“Bu ortamda tartışmayı doğru bulmuyorum, herkesin fikri kendinedir. Onkolojiyle ilgili bir konu tartışılsaydı ben gelmezdim” diyen Ceyhan, şu ifadeleri kullandı: 

“Yazın ilaç çıkacağını söylediniz, bunu söylemek mümkün değil. Farmakoloji uzmanı olmanız haziranda ilaç çıkacak demenizi kolaylaştıracak bir şey değil. İnsanları yanlış şeyler söyleyip ümitlendirmek yanlış. Konuşulan konu sadece benim alanım. Yanlış şeyler söylendi.Bu şekilde bir tartışma ortamı olduğunu bilmediğim için geldim. Ben buraya söylenen gazete haberlerini düzeltmek için gelmedim. Bir programda ya da bir konferansta alınabilecek mesaj sayısı maksimum beştir. Koronavirüs salgını için 6 kişiden biri olacaksam zaten gelmem. Bu yeni çıkan bir virüs, gripten farklı olarak bu önlemler alınıyor. Kusura bakmayın bu ortamda tartışmayacağım gidiyorum. Siz bu enfeksiyon salgınını farklı yönlerle tartışmaya devam edin.” diyerek yayını terk etti. 

Yoksa Darwin haklı mıydı?

Medya meşhuru olmanın enteresan bir etkisi var insanda. Son derece aklı başında adamlar bir süre sonra ekranın verdiği o sihirli ruh haliyle kendileri olmaktan çıkıp bambaşka birine dönüşebiliyorlar. Söz konusu durum bir felaket ise uzman kişi ister istemez bir kahine dönüştürülüyor. 

Koronavirüs süreci irili ufaklı onlarca nevzuhur kâhin üretti. Halbuki bu isimler süreçten önce son derece aklı başında ve kendi halinde insanlardı. 

Önce şu tespiti yapmak elzem; bilim insanı ya da uzman yahut doktor… Herkes her şeyi bilecek diye bir durum yok şüphesiz. Burada bahsini ettiğimiz insanlar, ekranın ve kamuoyunun cazibesine kapılmadan önce hepsi aklı başında işinde gücünde biliminde insandı şüphesiz. Ancak ekran nasıl bir şeyse sanki tersine bir Darwin Teorisi gerçekleşiyor ve koca koca ciddi adamları birer ekran şebeğine çeviriyordu. 

Korona kahinleri!

Şüphesiz yeryüzündeki hiç kimse birkaç ay önce sorulsa böylesine büyük bir salgın ve bela ile karşılaşacağımızı bilemezdi. Salgın ile beraber sadece halk değil, medya, hatta sağlık sektörü bile hazırlıksız ve dehşetli bir şaşkınlık ile karşıladı. 

Bu sebeple önce Canan Karatay gibi klasik anlamda medyatik olan ama dişe dokunur bilimsel bir yönü olmayan popüler isimler ile başladılar bu sürecin kehanetlerini oluşturmakta. 

Sonra yeni yeni isimler ekranda belirmeye başları. 

Bazı eski isimler de akademik titrlerini riske etme pahasına saçma sapan kehanetlerde bulundular. 

Bunlardan biri mesela Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta idi. 

Sosyal medyada Fransa’da yaşayan İranlı bir aktriste (Golshifteh Farahani) ait olduğu söylenen bir ses kaydı dolaştı. Gerçi ünlü oyuncu o sesin kendisine ait olmadığını açıkladı ama artık sanal ortamda dolaşıma girmişti bile. Ses kaydında koronavirüse karşı bir doktorun “burnunuza kurutma makinasıyla sıcak hava tutarsanız virüs ölür” dediği söyleniyordu. Prof. Küçükusta bu dedikoduyu önemsedi ve bu konuda bir yazı yazdı. Doğruluğunun ispatlanmadığını ama yanlışlığının da kanıtlanmadığını söyleyerek, denenebileceğini ima etti Küçükusta. 

Bu yazıdan sonra insanlar burunlarına sıcak hava tuttular mı bilinmez ama bilimin popülizm uğruna insanı getirdiği nokta açısından ibretlikti. 

Medyada ne olursa olsun görünme bağımlılığının kurbanlarından biri de kanser uzmanı Doç. Dr. Yavuz Dizdar oldu. Dizdar geçtiğimiz yıllarda kanser ile ilgili yaptığı sivri açıklamalarla “Mesleğine ihanet ediyor” suçlamasına muhatap olmuştu. 

Koronavirüsü dolayısıyla kamera karşısına geçti ve epey alaycı bir üslupla, mesleğine biraz da tiyatroculuk ekleyerek “Neymiş efendim… yarasa çorbası yapılmış, virüs bulaşmış hahhahhay!..” diye görüş bildirdi. Dizdar’a göre sadece Türkiye değil, bütün dünya koronavirüs meselesini çok abartıyordu. Bu kaydı yaptığından birkaç gün (6 Mart 2020) sonra yine benzer bir şekilde “bu virüs ciddi bir şey değildir” içerikli bir konuşma ile kendinden alabildiğince emin bir üslupla açıklamalarda bulundu. 

Ancak işin rengi öyle değildi ve dünyanın tamamı karantinaya gitmeye başlayınca Yavuz Hoca da ufaktan çark etmeye başlamıştı. Nihayet 28 Mart 2020’de durumun çok ciddi olduğunu ve herkesin dikkat etmesi gerektiğini açıkladı ama artık ona inanacak pek kimse kalmamıştı açıkçası. Bilim insanı ile kahinlik arasındaki o şeffaf eşiği aşmış ve maalesef bunun bedelini unutulmaya terkedilerek görmüştü. 

Bu satırların yazarı için en büyük hayal kırıklığı ise gencecik bir doktor olan Doç. Dr. Oytun Erbaş oldu. Medyada yer aldığı ilk videolarında kendinden emin bir şekilde bilimsel konuşan, akla ve verilere göre görüş bildiren Doç. Erbaş, bir süre sonra konuşmalarında “babacım, abicimli” samimiyet içeren ifadelerle koronavirüsü en küçümseyen insanlardan biri oldu. 

Önüne uzatılan her mikrofona çekinmeden konuşan Oytun Erbaş bir süre sonra son dönemin en popüler medya maydanozlarından olmuştu. 5 Mart’ta medyaya yaptığı açıklama mesleki kariyeri açısından bir kırılma anıydı. 

Şöyle diyordu fizyoloji uzmanı Doç. Oytun Erbaş; “Koronavirüsün şu ana kadar yayılım bölgesi Vuhan ve çevresi yani Çin. Bu bölgedeki genetik kökeni ortak insanları yakalıyor. Bunlar daha çok sarı ırk ve kısa boylu insanlar. Yapılan çalışmalarda virüsün akciğerde tutunduğu protein Asya ırkında daha fazla. Beyaz ve siyah ırklarda ise 6’da 1 oranında daha az. Onun için buralarda görülse bile çok daha az görülecektir ve hafif geçecektir. Koronavirüs Türkiye’ye de gelebilir ama asla Çin’deki gibi salgın yapmaz.”

Hızını alamayıp vaka sayısı kehanetinde de bulunan Erbaş,  asla bir hızlı yayılım beklemediğini Türkiye’nin çok az etkileneceğini düşündüğünü söyledikten sonra “en fazla 10 ya da 20 vaka olabilir” tahmininde bulunmuştu. 

Şu andaki durum ise malum. 

Son gelişmelerden sonra sosyal medyadaki tüm paylaşımlarını silen Doç. Dr. Oytun Erbaş da sessizliğe gömüldü. Medyanın baş döndürücü cazibesine kapılmış ve kehanetiyle kendini bitirmişti…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin