Ehl-i kıble tekfir edilebilir mi? (1)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Kimlerin küfre ve dalalete düşeceği hakkında varit olan naslara veya ulemanın konu etrafındaki açıklamalarına bakıldığında, meselenin teorisiyle pratiğinin titizlikle birbirinden ayrıldığı görülür. İslâm, bir taraftan insanı küfre düşürebilecek inanç ve fiilleri detaylı olarak açıklamak suretiyle mü’minleri bu konuda dikkatli ve temkinli olmaya çağırırken; diğer yandan mü’min kimselerin gelişigüzel tekfir edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Farklı bir tabirle İslâm, şahsıların değil, vasıfların üzerinde durmaya önem vermiştir. İman ve amele dair iyi-kötü vasıfları ortaya koymak suretiyle herkesin ders almasını amaçlamıştır.

Kur’ân’da Tekfir

Kur’ân’ın birçok ayetinde, iman esaslarını inkâr, Allah’a şirk koşma, teslise inanma, Allah ve Resûlüllah’a karşı muhalefette bulunma, haramları helâl helalleri haram sayma,  Allah’ın ayetleri ile alay etme, dilleriyle inandıklarını söyledikleri halde kalbleriyle inkâr etme gibi insanı küfre düşürecek ameller üzerinde durulur. Fakat bunun yanında mü’minleri küfürle itham etmeme konusunda da önemli ilkeler vazedilir.

Mesela bir ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Yeryüzünde Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, son derece dikkatli davranın. Size selam verene, dünya hayatının geçici ve az bir menfaatini elde etmek için: “Sen mümin değilsin” demeyin! Unutmayın ki Allah’ın yanında birçok ganimetler vardır. Önceden siz de böyle idiniz, Allah size lütfetti de imanla şereflendiniz. Öyleyse iyi anlayın, dinleyin çok dikkatli davranın. Muhakkak ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (en-Nisa, 4/94)

Bu ayet, tekfire yönelik çok önemli ilkeler ihtiva eder. İlk olarak Yüce Allah, mü’minlere, zahire göre hüküm vermelerini emreder. Eğer bir kimse selam verme gibi Müslümanlığın önemli bir alametini üzerinde taşıyorsa, onun mü’min olduğuna hükmedilir. Hiç kimse, böyle bir kişiye “Hayır, sen mü’min değil, kâfirsin” deme hakkına sahip değildir. Zira ayet, bunu açıkça yasaklamıştır.

Diğer taraftan ayetin başında ve sonunda iki defa “fetebeyyenû” emri tekrar edilir. Bunun anlamı, bir şey açıklığa kavuşuncaya kadar iyice araştırma yapmaktır. Bununla Cenab-ı Hak, önyargılarla ve zanla hüküm vermeyi yasaklamış; bir şahsın veya grubun iman veya küfür üzere olup olmadığını anlamak için onlara iyice araştırma ve inceleme yapmayı emretmiş; sağlam bir tahkikat yapılmaksızın insanlar hakkında olur olmaz bahanelerle aceleden verilen hükümlerin tehlikesine dikkat çekmiştir.

Ayrıca söz konusu ayet, “dünya hayatının geçici ve az bir menfaatini elde etmek için” ibaresiyle tekfirin arkasında yatan temel bir saike de dikkat çekmiştir. İktidarı ele geçirme, elde tutma, muhalifleri ezme, siyasi hesaplar peşinde koşma, bir gruba karşı kin ve düşmanlık besleme gibi maksatları da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Allah, asıl ganimet ve nimetlerin kendi katında olduğunu hatırlatmak suretiyle, mü’minleri bu tür basit hesaplar arkasında koşmaktan nehyetmiştir.

Ayetin devamında mü’minlere hitaben, “Önceden siz de mü’min değildiniz. Allah size lütfetti de imanla şereflendiniz.” hatırlatması yapılıyor. Bir yönüyle ayet, onları empati yapmaya ve insaflı olmaya çağırıyor. Demek istiyor ki, “Muhataplarınız gerçekten mü’min olmadıkları hâlde korktukları veya çıkar peşinde oldukları için kendilerini Müslüman gibi göstermiş de olabilirler. Fakat onların da bir gün hatalarından dönmeleri ve imanla şereflenmeleri mümkündür. Size düşen, bir kısım karinelerden hareketle hemen tekfire hükmetmek değil, zahire göre amel etmektir. Madem ki onlar, “selam verme” gibi mü’minlere ait bir şiarı ortaya koydular, siz de onlara mü’min muamelesi yapınız.” 

Son olarak Allah, “Muhakkak ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” buyuruyor. Allah, Habîr ismi gereğince her şeyden haberdar olduğuna, her şeyin iç yüzüne vâkıf bulunduğuna göre, tekfircilerin amel ve niyetlerine de vâkıftır. Fakat onlar, hiç kimsenin içini bilemezler. Niyet okuyarak hareket edemezler. Eğer geçici dünya menfaati için tekfire yönelirlerse de Allah onlardan bunun hesabını sorar.

Kur’ân-ı Kerim, Uhud günü Allah Resûlü’nün, “Gelin Allah yolunda savaşın.” çağrısını reddeden ve mü’minleri savaş meydanında bırakarak gerisin geriye dönen münafıklar hakkında şöyle buyurur: “Doğrusu o gün onlar imandan ziyade küfre yakın idiler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlardı.” (Âl-i İmran, 3/127) Bu ayetin de mü’minlere verdiği önemli dersler vardır. Cenab-ı Hak, ayetin başında bizzat “münafık” olarak isimlendirdiği kimseler için “kafir” dememiştir. Onların “küfre daha yakın” olduklarını ifade etmek suretiyle, imanla da alakalarını kurmuştur. Yani onların sadece dilleriyle söyledikleri sözlere bile bir kıymet atfetmiştir. Ayetin tekfir konusunda ihtiyatlı ve dikkatli olunması gerektiğine işaret ettiğinde şüphe yoktur.

Konuyla ilgili diğer bir ayet ise kalblerine iman girmediği halde dilleriyle mü’min olduklarını söyleyen bedeviler, İslâm dairesi içinde kabul edilmiştir. (el-Hucurât, 49/14) Ayetin devamında, “Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükafatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez.” buyrularak onlara hidayete giden yol gösterilmiştir. Kur’ân’ın bu üslubu, mü’minlere, dışlama ve ötekileştirmenin değil, kapsayıcı olma ve kucaklamanın önemini göstermektedir. 

“Mü’minler ancak kardeştirler.” (el-Hucurât, 49/10) ayeti de bu konuda çok temel bir İslamî ilke vaz eder. Mü’minlerin kardeşlerine art niyetle ve suizanla değil, iyi niyet ve ihsanla muamele etmelerini hatırlatır.

Bütün bunların yanı sıra Kur’an’ın yumuşak söz söylemeyi, hikmet ve güzel öğüdü, güzel muameleyi, ihsanı, adaleti, şefkat ve merhameti emreden; katılığı, zanna göre hüküm vermeyi, bilgimizin olmadığı şeylerin ardına düşmeyi yasaklayan beyanları da tekfir ve tadlil yoluyla insanları dışlamanın ve ötekileştirmenin doğru olmadığına delalet eder.

Sünnette Tekfir

Hadislerde bir kısım inanç, amel ve vasıflara sahip olmanın küfrü gerektireceği ifade edilse de, mü’minlerin veya mü’min görünen kimselerin küfre nispet edilmemesi gerektiği üzerinde ısrarla durulur. Mesela Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurur: “Her kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi de yerse işte o Allah’ın ve Resûlü’nün koruması altında olan Müslümandır. Dolayısıyla Allah’a hıyanet edip de sakın ona dokunmayın.” (Buharî, Salat 28) Bu hadiste Müslümanlığın alameti olan başlıca ameller sayılmak suretiyle, bu amelleri yerine getiren kimselerin tekfir edilemeyeceğine işaret edilmiştir.

Başka bir hadislerinde Allah Resûlü, “İmanın üç temel özelliğinden biri ‘La ilâhe illallah’ diyene dokunmamaktır. Biz ne bir günah sebebiyle onu tekfir ederiz, ne de bir amel yüzünden İslâm’dan çıkarırız.” (Ebu Dâvud, Cihad 33) şeklindeki beyanlarıyla kelime-i tevhidi söyleyen kimselerin kanlarının ve mallarının koruma altında olduğunu haber verir. Bu da zahire göre hükmetmenin dinde önemli bir asıl olduğunu gösterir. Buna göre kelime-i tevhidi söyleyen bir kişinin Müslüman kabul edilmesi gerekir. Efendimiz’in başka bir hadislerinde beyan ettiği üzere böyle bir kişinin içinde gizlediği şeylerin hesabını görmek, Allah’a aittir. (Buhari, İ’tisam 2; Müslim, İman 32)

Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, onun tatbikatının da zikredilen bu esaslara uygun olduğu görülür. Zira O, Allah’ın bildirmesiyle münafıkların kimler olduğunu biliyordu. Sahabeden bazılarına da bildirmişti. Fakat onlara Müslüman muamelesi yapıyordu. Öyle ki münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül vefat ettiğinde onun cenaze namazını kıldırmıştı. O, açıkça kâfirliğini ilân etmedikleri sürece hiçbir mü’min veya münafığı tekfir etmemiştir. Böyle bir tavrın, münafıkların samimi birer mü’min hâline gelmeleri adına önemli bir siyaset olduğunda şüphe yoktur. 

Bütün bunların yanı sıra Efendimiz’in (s.a.s), savaşta kelime-i tevhidi söylediği halde samimiyetine inanmayarak düşmanını öldüren bazı sahabilere göstermiş olduğu tepki de, mü’minleri tekfir etmeme ve zahire göre amel etme prensibinin bir neticesidir. Mesela Usame b. Zeyd, bir seriyye esnasında “La ilahe illallah” demesine aldırmadan yakaladığı bir düşmanı öldürür. Fakat yaptığı amelin doğruluğundan emin olamadığı için durumu Allah Resûlü’ne haber verir. Efendimiz, kelime-i tevhidi söyleyen bir kişiyi nasıl olup da öldürdüğünü sorunca Hz. Usame, adamın canını kurtarmak için bunu söylediğini ifade eder. Bunun üzerine Efendimiz, “Yarıp kalbine mi baktın!” der. Bu cümleyi o kadar peş peşe tekrar eder ki Hz. Usame, “Keşke böyle bir olay yaşanmadan önce Müslüman olsaydım!” temennisinde bulunur. (Müslim, İman 157)

Tekfiri yasaklayan en açık ve kesin delil ise şu hadis-i şeriftir: “Her kim Müslüman kardeşine ‘Ey kâfir’ derse, bu söz mutlaka ikisinden birine döner. Eğer muhatap gerçekten kâfirse ne âlâ, aksi takdirde söz kendisine döner.” (Müslim, İman 60; Buharî, Edeb 73) Buna benzer diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Bir kimse diğerini fasıklık veya kâfirlikle itham etmesin. Suçladığı kimse fasık veya kâfir değilse, bu sıfatlar kendisine döner.” (Buharî, Edeb, 44)

Bu hadisler, tekfire yeltenen mü’minler için büyük bir tehdit içerir. Yanlış ve haksız yere tekfirde bulunan bir kişinin kâfir olacağını bildirir. Bazı hadis şarihleri, haksız tekfirde bulunan kimsenin kafir olmayacağını, tekfir günahının kendisine döneceğini söylemişlerdir. Bazıları da buradaki asıl maksadın, mü’minleri tekfir ve tadlilden sakındırmak olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat bütün bunlar birer yorumdur. İşin hakikatini Allah bilir. Böyle bir hadis karşısında mü’minlere düşen vazife, diğer mü’minleri küfre, nifaka veya fıska nispet etmeme noktasında çok dikkatli olmalarıdır.

Allah Resûlü’nün yolunu takip eden sahabe de, ehl-i kıbleyi tekfir etmeme noktasında oldukça hassas davranmıştır. Mesela Hz. Ali, iç savaşların yaşandığı bir dönemde rakiplerini tekfir eden taraftarlarını ikaz etmiş, onların “kafir” değil, “kendilerine karşı haksızca isyan eden kardeşleri” olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla o, meşru devlet başkanına karşı ayaklanan ve sahabe kanı döken asilerin dahi mü’min kardeşleri olduğunu vurgulamıştır.

Bir sonraki yazımızda İslâm alimlerinin tekfir etrafında dile getirdikleri hükümleri ele almaya çalışacağız.

1 YORUM

  1. “Abdullah b. Übey b. Selül vefat ettiğinde onun cenaze namazını kıldırmıştı.” Şeklinde yazmışsınız ama bilinen Efendimiz Cenazenin üzeri için oğlunun isteği gömleğini vermiş Namazı kıldırmamıştır.
    kaynak nedir öğrenmek için soruyorum?
    Teşekkürler

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin