NEDİM HAZAR | YORUM
“Cân bula cânânını Bayrâm o bayrâm ola…”
Diyor merhum Alvarlı Efe… Bayramı, vuslatla tarif ediyor; kavuşmanın, affın, arınmanın günü olarak…
Öyle ya; insan insanı bulduğunda, gönül gönüle değdiğinde bayram olurdu. Bir eksik varsa, bir yara hâlâ kanıyorsa, bir ayrılık hâlâ dinmiyorsa, o günün adı bayram olsa ne yazar?
Yüz elli küsür yıl evvel yazılmış bu dizelerde, hicap perdesinin kalkacağından, hüzün ve kederin çekilip gideceğinden söz edilmesi enteresan değil mi?
İhtimal ki merhum Alvarlı çok iyi biliyordu, gerçek bayram neyin kapısında beklediğini. Ve biliyordu, günah affedilmedikçe, kul hakkı gözetilmedikçe, zalimler cezalandırılmadıkça hiçbir ay bayram, hiçbir gün mutlu ve huzurlu değildir. Alvarlı merhumun şiiri bir dua değil, bir tasavvur; bir iştiyak değil, bir teşhis aslında.
Ben on yıldır bayramları uzaktan izliyorum maalesef.
Uzaklık derken memleketime olan uzaklıktan bahsetmiyorum; o da var da gerçi ama sadece başka memlekette olmak değil sıkıntı.
Almanya’da, hüzünle boğum boğum kararmış bir göğün altında ekseriyetle. Bir sonbahar gülü gibi solan ülkeme bakıp, bir şeyler yapamamanın verdiği acıyla iki büklüm olarak. Evet takvimde bayram yazıyor ama içimde hep aynı eksiklik var, bir değil birçok şey…
Nicedir vatan kavramını zihnimde değiştirmiş biriyim ben. Vatan kutsal değil, hem neresidir vatan? Dün Kahire vatandı, Selanik de… Ya bugün?
Memleket dediğim artık sadece bir coğrafya değil; adaletin, huzurun, insanlığın adıydı bir zamanlar. Şimdi ise hatırladıkça ağırlaşan bir yük.
Her bayram sabahı aynı soru düşüyor içime: Gerçek bayram ne zaman?
Türkiye’den ayrıldığım gün, sadece başka bir ülkeye göçmedim. Birr hayatın kapısı kapandı ardımda. Tutuklanmak üzereyken çıktım; geride kalanların yüzlerini, yarım kalmış cümleleri, tamamlanamamış vedaları bırakarak.
O günden beri her bayram, eksik bir cümlenin başına dönmek gibi. Saray rejimi işimi, ekmeğimi, vatanımı elimden aldı. Kalmak sadece tehlikeli değil anlamsızdı da… Bir cehenneme dönüştürülen cennete veda etmiştim 10 sene önce.
Bugün uzaktan baktığım tam bir açık hava hapishanesi görüyorum.
Ve her yıl değil, neredeyse artık her sabah gelen haberlerle biraz daha ağırlaşıyor. Baskı artıyor, sesler daha çok kısılıyor, umutlar sönüyor. Siyaset yazan ve yorumlayanlardan ayrıntılarıyla takip ediyorsunuzdur zaten olan bitenleri.
Benim bugün peşine düştüğüm soru; peki gerçek bayram ne zaman?
Kesin cevabı bilemiyorum elbette, bilenin de olmadığını biliyorum. Ama bir tasvirim var bir tahayyül gelecek bayrama dair. Bir ülke düşünün ki, bayram sabahına bile korkuyla uyanıyor.
Böyle bir yerde bayram sevinci olur mu?
Kimsenin kimseyi ihbar etmediği, aksine derdine ortak olduğu gün bayram olacak! Komşunun kapısını çalarken korkmadığın, aksine “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorduğu gün bayram olacak.
Güçlünün zayıfa zulmetmediği, başkasının malına namusuna göz dikmediği, haramın sıradanlaşmadığı, insanın insana zarar vermediği gün bayram olacak. Adalet nefes aldığı gün gerçek bayram olacak.
Hiç istemiyordum ama kontrast olması için yazmak zorundayım. Şöylesi bir ülkede bayram gelse ne gelmese ne?
İhbar kültürü yoğunlaşmış, sabah vakti polis her en baskın yapıyor. Herkes her an hain olabilir. Ahlak, onur, akıl hepsi satılık. Erdem ayıp, rüşvet yememek aptallık olarak görülüyor. Saray eşe dosta ihale dağıtıyor, çıkarlar paylaşılıyor, rüşvet seylaplar halinde. Cehalet baş tacı, akıl lime lime. Okullar bitmiş, hastaneler bitmiş, adliyeler bitmiş. Ahlaki erozyon ülkeyi çöle döndürmüş adeta.
Ve ben 10 yıldır her geçen gün biraz daha kararan, biraz daha ufunetli bu tabloya uzaktan bakmanın acısını yaşıyorum. Ki tam da bu anlarda Alvarlı Efe yetişiyor imdadıma.
Ve bugün bayramlar tatsız, bayramlar kekremsi.
Ve fakat…
Zalimler defolup gittiğinde bize bayram olacak. Korkunun değil, vicdanın hüküm sürdüğü gün bize bayram olacak. İnsanların birbirine düşman değil, yoldaş olduğu gün herkese bayram olacak. Bir çocuk hapiste büyüdüğünde değil, geleceği düşünürken korkmadığında bayram olacak.
Hapiste bir tek masum insan kalmadığında bayram olacak. Komşusunu ihbar eden değil, onunla dertlenen, onun derdiyle ağlayan dostlar geri geldiğinde bayram olacak. Birbirinin malına göz dikmeyen, harama bakmayan, kendi menfaati için her şeyi yapmayan insanlar çoğaldığında bayram olacak.
Cahillik baş tacı edilmediğinde, kul hakkı gözetildiğinde bayram olacak. Hırsızlar utandığında, alçaklar saklandığında, gaddarların eli kolu bağlandığında bayram olacak.
Evet, dediğim gibi, bunlar ne zaman olur bilmiyorum ama bir gün mutlaka olacak çok iyi biliyorum.
Yarın size bu konuda daha hüzünlü bir yazı yazacağım.

huzunlu yazini yaz yarin ama bir de o huzunlu yazini okuyup, kalp kirikligi ile muhtemekl kabule karin bir dua ekle..
Nedim Bey,
Bazı yazarlar acıyı taşıyabilmek için yazar… Sizi okurken ben bu tarafınızı fark ediyorum ya da en azından hissediyorum. Yazdıklarınızda bir yaranın unutulmaması isteği var. Kurguyu da bu amaca yönelik inşa ediyorsunuz.
Bu yüzden metinlerinizdeki duygu çok sahici geliyor. Siz sadece bir yazı yazmıyorsunuz; aynı zamanda bir zulmün, bir kırılmanın, bir toplumsal acının hafızasını taşımaya çalışıyorsunuz. Böyle bir yerde zaten “edebi gösteriş” doğal olarak biraz geri çekiliyor.
Ama tam da bu yüzden şunu düşündüm: Belki sizin taşıdığınız o acı, biraz daha evrensel insan tarafına açıldığında çok daha geniş kitlelere ulaşabilir. Çünkü bazen dışarıdan bir okur, o dünyanın iç kodlarını bilmediği için metne yaklaşmakta zorlanabiliyor. Halbuki acı, kayıp, korku, özlem… bunlar aslında herkesin anlayabileceği şeyler.
Bu noktada aklıma şu geliyor: Karamazov Kardeşler özünde çok güçlü bir Rus ruhu, çok belirgin bir ideolojik ve kültürel arka plan taşır. Ama buna rağmen bugün dünyanın her yerinde okunabiliyorsa, bunun nedeni sadece anlattığı fikirler değil; insanın iç çatışmasını evrensel bir düzleme taşıyabilmesidir. Yani metin, köklerinden kopmadan insanın tamamına açılabilmiştir.
Ve açık söylemek gerekirse, sizde de bunu kurabilecek güçlü bir dil olduğunu düşünüyorum. Çünkü duygu aktarımınız kuvvetli. Zaten Nedim Bey, hoş siz defalarca kalp ameliyatı olmuş bir insansınız; hüzün zaten bünyede abonelik sistemine geçmiş gibi 🙂 İnsan bazı cümleleri okuyunca “bu kadar duygu normal yollarla birikmiş olamaz” diyor.
Size dair asıl mesele, taşıdığınız hafızanın daha fazla insana değebilmesi. Bazı metinler sadece kendi çevresine konuşur, bazıları ise hiç tanımadığı insanların bile içine dokunur. Sizde ikinci ihtimalin potansiyeli var gibi hissediyorum.
Şunun da farkındayız aslında… belki siz hayattayken kıymeti tam olarak bilinmeyecek; hatta böyle bir eser yazarsanız bile ihtimal kulak ardı edilebilecek. Ama sonrasında, mutlaka başka bir zaman katmanında karşılığını bulacaktır. O yüzden bugünden bakınca; “ben, sen, o, biz, siz, onlar” dediğimiz bu dönemin tüm fertlerinin göçüp gittiği, yerine yeni bir insanlık hâlinin geldiği bir zamanı düşünerek yazmak, belki anlatıyı daha da evrensel bir yere taşıyabilir. Hoş, okur bunu ister; yazar ne der bilemiyorum.
Bunu bir eleştiri olarak değil, gerçekten yazdıklarınızın daha geniş bir insanlık alanına ulaşmasını isteyen bir okurun içten düşüncesi olarak yazıyorum.
İyi bayramlar… Keyifle okuyoruz sizi.