Dört duvar arasına mektup – Yazan: Kemal Ay

Sevgili Büşra Abla,

Herkesin içinde sana ‘abla’ dedim diye hemen kızma. Yaşına değil, tecrübene hürmeten söylüyorum.

Şimdi sana doğrudan bir mektup göndersem, nasılsa ‘GÖRÜLDÜ’ mührü vuracaklar, hapishane yetkilileri de okuyacak. Devletin memurunun bildiğini, vatandaştan niye saklayayım?

Umarım iyisindir. Yaşadığın şartlarda ne anlama gelir pek fikrim yok ama yine de ‘iyi’ olmanı umuyorum.

Eskiden kendimi ’empati yapabilen birisi’ olarak görürdüm.

Bir gün çok sevdiğim bir arkadaşımın aynı hafta içinde önce trafik kazasında abisi hayatını kaybetti, ardından kanser tedavisi gören ve tedavisi iyi gittiği hâlde oğlunun ölümüyle kendini bırakan babası ahirete göçtü.

O gün, “Allah sabır versin” demenin bile çok kaba kaçabileceğini düşündüm. Tarifsiz acılar karşısında empati adına ne yaparsam yapayım, yolda kalıyordum.

“Allah,” dedim arkadaşıma cesaretimi toplayınca, “gönlünün neye ihtiyacı varsa, onu lütfeylesin.”

Aynı sebepten, o talihsiz kazada canın gibi sevdiğini bildiğim yeğenin can verdiğinde, sana hakkıyla baş sağlığı dileyememiştim.

Uzun lafın kısası, ‘içeride’ hayat nasıldır bilmiyorum. Kendimi oraya koyamıyorum bir türlü. Yaşanan sıkıntıları gazetelerde okuyorum, eşten dosttan dinliyorum ama her defasında, hissiz bir biçimde kalakalıyorum öyle.

***

büşra erdalSana bir sır vereyim mi? Babam kalp krizi geçirdiğinde küçüktüm. Okula gidememiştim o gün. Ama canım yanıyordu ve evde de durmak istemiyordum. Atlayıp bisikletime kilometrelerce uzaktaki okula vardım yine de. Yalnız kalmamak için.

O sıralarda bir söz okumuştum, “İnsan arkadaşlarıyla üzüntüsünü paylaşır ama sadece dostunun omzunda ağlar” diye.

Okula gidince bütün sınıfla tek tek teselli kabilinden kucaklaştık. O sıralar çok yakın dost olduğumu hissettiğim bir arkadaşım vardı. Ona gelince sıra, kendimi koyvermiştim.

Acaba bu sözü okuduğum için mi kendimi şartlandırmıştım yoksa bu söz gerçekten de doğru muydu? Sanırım asla bilemeyeceğim.

Ama babası kapalı görüşte “Kızım öpücük gönder bakayım” dediğinde, “Baba ama cam var arada” deyip ağlayan, eve gittiğinde de günlerce huysuzlaşan küçük bir çocuk tanıyorum mesela. Belki de, diyorum, o küçük çocuğun kalbi gibidir kalbim, hissediyordur ama söyleyemiyordur.

Böyle zamanlarda, suçsuzluğun, yaşanan haksızlığın hem hüzün, hem de sevinç olmasına hayret ediyorum bazen. Hüzün; çünkü insanların hayatları çarçur ediliyor, vakitleri çalınıyor, alınlarına yaftalar yapıştırılıyor. Canları yanıyor. Sevinç; çünkü Sokrates’in, “Seni haksız yere asacaklar” diyen karısına, “Ne yani, bir de haklı yere mi öldürülseydim?” demesine benziyor durum. Öylesine absürt ve bu absürtlüğü sebebiyle kalıcı değil.

Bilemiyorum, belki de ‘rahatta’ olduğumdan böyle düşünüyorum ama bu karanlıklarla ancak alay edilir gibi geliyor bana.

***

Sen aslında iyisindir bu işlerde. Hayat dal budak bırakmamış olabilir ama evinin terasındaki çiçeklerin nasıl mücadeleler sonrasında hayatta kaldıklarını bütün Twitter takipçilerin olarak iyi biliyoruz.

Fotoğraflarında hep gözlerinin içi güler. Hukuk ve gazetecilik gibi iki ciddi mesleği birden icra etmene rağmen, oturup dalganı geçebilirsin de o ciddiyetle.

Tamam, çok ağladığını da gördüm. Gazetemize polisler geldiğinde mesela, o kalabalığın içinde, geçmiş hatıraları düşünüp ağlamıştın çok.

Bazen, şehir şehir gezip tanıdığın ağzı dualı teyzelerin sana çok dua ettiklerini söylerdin. Yaşadığın zorluklara, canını sıkan gelişmelere, bazen takıştığın kimselere bunun için katlanabiliyordun belki de.

Ama dedim ya, her şeye rağmen gülerdin. Düştüğün yerden kalkar, devam ederdin. ‘Car car’ konuşur, sessiz sedasız ortamlara hayat katardın.

İçinde ne fırtınalar kopuyordu kim bilir. Ama hatırlar mısın, bilmiyorum, ‘rol modeller’ üzerinden konuşmuştuk. Şimdiki gençlerin doğru rol modellerine ihtiyaçları olduğunu tartışmıştık. Özellikle de dindar genç kızların, önlerinde gerçekten de örnek alabilecekleri başarılı, düzgün, iyi kadınlar görmelerinin ne kadar önemli olduğunu, söylemiştik.

***

İşte şimdi bu mektubu neden yazdığıma geldi sıra.

Dedim ya, ben empati yapmayı beceremiyorum. 15 Temmuz’dan sonra hemen herkesten haber almaya çalıştım ama kimseyi arayıp sormak içimden gelmedi uzunca bir süre.

Hele içeridekiler… Naziler Yahudileri kamplara göndermeye başlamadan önce Almanya’yı terk edebilen Yahudilerin bir kısmı, hayatları boyunca aynı travmayı yaşamışlar. Sanki hak edilmemiş bir hayatı sürdürüyor gibi hissetmişler hep.

Onlar kadar yürekli değilim galiba. Kelepçeli fotoğraflarınıza bakınca hissedemediğim şeyleri, ortak bir dostumuzun, “Yahu daha bir ay evvel oturup çay içmiştik” demesiyle hissedebildim ancak. İnce ince, yavaş yavaş içe işleyen bir şey.

Evet, şartlar birlikte güldüğümüz, birlikte ağladığımız, birlikte yemek yediğimiz, çay içtiğimiz, yürüdüğümüz, konuştuğumuz, öfkelendiğimiz, sustuğumuz insanları çekip aldı bir anda elimizden. Ama geçici bu da her şey gibi. Ölüm için bile, kitaplarda, ‘muvakkat bir ayrılık’ yazılı.

Her şeye rağmen, küskünlük oluyor insanın içinde. Ülkesine küsüyor, insanına küsüyor, eşine dostuna küsüyor…

O kelepçelerin sana ağır geldiğini düşünüyorum. Karşındaki acemi savcı, hukuku katlederken, içinden bir şeylerin kopmuş olabileceğini seziyorum nedense. İçinden, “Bu hikâye böyle bitmemeliydi!” demiş olabileceğini tahmin ediyorum…

Evet, bir şeyden korktuğum için yazıyorum bu mektubu. Senin de küsmüş olmandan korktuğum için. Artık gözlerinin gülmeyeceğine dair karamsar bir his uyandığı için içimde.

Sadece sen de değil, Büşra Abla, herkese ağır geliyordur eminim. Dışarıdan göründüğü gibi olmaz hiçbir şey. Kimilerini dualar bir koza gibi sarmış olsa da, o kozanın içinde neler olup bittiğini bilmek mümkün değil.

Ama hani yalvarmak mümkün olsa, sana ve diğer herkese, dizlerimin üstüne çöküp içten gele gele yalvarabilecek olsam, gözlerinizin içindeki o gülüşü kaybetmeyin n’olur Allahaşkına, diye haykırmak isterdim.

O umudu, karanlıkla alay etme iştahını, çocukça bir saflıkla iyilerin kötülere hep galip geleceğine dair inancı ve senin Büşra Abla, bugüne kadar hep inatçı olduğun şeyler için yarın daha çok inatçı olabilmeni çok isterim.

Hani babasını sadece camın arkasından görebilen o küçük kız çocuğu var ya mesela, büyüdüğünde kendisine örnek olsun diye birilerini arayacak ya hani, işte onun baktığı ufukta, senin ve senin gibi bugün hakikaten zor şartlar altında olanların parıldamasını çok isterim.

***

Babam kalp krizi geçirdiği zaman, yoğun bakımdan normal hastane odasına alındığında onu ziyarete gidecektik ve ilk kez görecektik krizden sonra. Annem bana, “Biraz komik şeyler söyle, neşesi yerine gelsin” demişti. Benim hayat hikâyem orada düğümlendi.

Mektubumu bitirirken sana, seni güldürecek bir şeyler söyleyebilsem iyi olurdu. Ama dedim ya, dışarıdan bakıp da görülemiyor içerisi.

Yine de eski bir Sovyet fıkrası anlatarak bitireyim.

Malum Stalin döneminde ‘gulag’ adı verilen ve muhaliflerin gönderildiği, acımasız çalışma kampları meşhurdu. O sıralarda Ermeni Radyosuna bir vatandaş sorar: “Çalışma kamplarında şartların çok iyi olduğu doğru mu?” Ermeni Radyosu cevap verir: “Kesinlikle doğru. Beş yıl önce bir dinleyicimiz de aynı soruyu sormuştu. Öğrendik ki, konuyu araştırması için oraya gönderilmiş. Henüz dönmedi; orayı sevdiğini söylediler.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin