Anayasa Mahkemesi diktatörlüğün kapılarını kapatabilir mi?

ERMAN YALAZ-HABER ANALİZ

Başlıktaki soruyu şöyle soralım bir de “Anayasa Mahkemesi diktatörlüğün, tek adam rejiminin, hukuksuzluk ve antidemokratik yönetimin kapılarını kapatabilir mi?” Hayır! Şu ana kadar gösterdiği performans, karar ve hukuki yaklaşımlarına göre kapatamaz. Cevabı belli bir konu ise Anayasa Mahkemesi (AYM) tartışılmayı hak ediyor mu? Evet. Konuyu farklı boyutlarıyla tartışmak gerekiyor. Olayın bir boyutu askeri ve sivil vesayet dönemlerinde AYM ‘nin tavırları; diğer boyutu toplumsal ve bireysel hukuku ilgilendiren ihlallerdeki sessizlik ya da tavırları. Sırayla ele alalım.

AB, AİHM VE ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN MUHATAP AYM

nayasa spotAvrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne, batı dünyasına, ileri demokrasilere, muasır medeniyet ülkelerine karşı sorumlu kurumu ve muhatap yapısı hali hazırda Anayasa Mahkemesi’dir. Aldığı kararlarla tartışılan bu yapı ve üyelerinin hukuk ve demokrasi kalitesi ve ısrarı ülkenin geçmişini etkilediği gibi geleceğini etkilemeye devam edecektir. 16 Nisan 2017’de yapılacak ‘başkanlık oylaması’, rejim değişikliği sonrasında AYM’nin sıfırlanacağını kendileri de yakından görüyorlar sanırım. Karadeniz sahillerinde tek adamla çay toplama manzaraları bize yüksek yargının Tayyip Erdoğan ve AKP rejimine teslim olduğunu göstermişti. İyi ama objektif normlara, evrensel hukuka, yarım yamalak da olsa mevcut Anayasanın demokratik hukuk devleti ilkelerine sahip çıkması gereken AYM neden bu anlayışa teslim oluyor? Koltuk ve makamlardan dolayı mı? AYM üyeleri ve aileleri tehdit edildiğinden mi? Bilmiyorum.

İLK İMTİHAN 367 KRİZİ

Bilinen verileri ve yaşananları yine de hatırlatmak istiyorum. Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye gündemine ilk girdiği tarih 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önceydi. Tarihe adı ‘367 krizi’ olarak geçen ve 27 Nisan e-muhtırası ile sonuçlanan süreçte, dönemin iktidar partisinin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylamasına nitelikli çoğunluğun (367 milletvekili) katılmadığı gerekçesiyle seçimler iptal edildi.

GENELKURMAY’DAN E-MUHTIRA

Eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 26 Aralık 2006’da Cumhuriyet gazetesindeki yazısında anayasada belirtilen 367 şartının sadece seçilme değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğu tezini ortaya atmıştı. 27 Nisan günü Meclis cumhurbaşkanlığı yarışına sahne oldu. İlk tur oylamada 361 oy kullanılırken, Gül 357 oy aldı. CHP, 367 iddiasını AYM’ye taşıdı. Aynı gün akşam Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitesinde verilen e-muhtıra ile gerilim zirveye çıktı.

1 Mayıs’ta AYM 367 iddiasını kabul ederek 1. tur oylamayı iptal etti. Son iki oylamada da katılım değişmedi. Cumhurbaşkanı Mecliste seçilemedi.  O günün vesayeti, bir puan kazandı. Arada Cumhurbaşkanını halkın seçmesi fikri ortaya atıldı ve yasalaştı. Türkiye seçime gitti. Ancak 29 Ağustos’ta Abdullah Gül’ün 11. Cumhurbaşkanı olarak seçilmesiyle sonuçlanan bir demokrasi imtihanı millet eliyle aşılabildi.  Ancak AYM, millet karşısında vesayetle imtihanını kaybetti.

BAŞÖRTÜSÜ SERBESTİSİ VE KAPATMA DAVASI

Dönemin AYM yapısı içinde vesayetle ikinci büyük imtihan AK Parti kapatma davası ve 9 Şubat 2008 tarihli üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliğinin  5 Haziran 2008’de iptal edilmesiydi. Başörtüsüne özgürlük kararının iptali, kapatmaya delil olacaktı. Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği gerekçesiyle  71 kişiye siyasi yasak ve AK Partinin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın açtığı kapatma davası 31 Mart 2008’de kabul edildi. 30 Temmuz 2008’de AYM kararı açıkladığında yürekler ağızdaydı. AYM Başkanvekili Haşim Kılıç’ın ‘partinin temelli kapatılmadığı hazine yardımından mahrum bırakma kararı alındığını’ açıklaması derin bir nefes aldırdı. Başörtüsü ile ilgili imtihanı veremeyen AYM, kapatma davasında kısmen çözüm üretebilmişti.

12 Eylül 2010’da 26 maddelik anayasa değişikliği referandumu ile değiştirilen maddelerden biri çokça tartışılmıştı. HSYK, Yargıtay ve Danıştay’a üye seçimlerinde her yargı mensubu 1 kez oy kullanabilecekti. Ancak AYM ‘1 oy kullanma kuralını’ iptal etti. Bazı hukukçuların eleştirisiyle çoğulculuğa engel olundu, ancak çoğunlukçu bir yapı oluşturulmuş oldu. Bugün ‘Cemaat HSYK’sı’, ‘AKP HSYK’sı’ diye tartışılan ve yargıyı siyasetin göbeğine iten tartışmanın başladığı yerlerden biri de burasıydı. 12 Eylül referandumundan sonra AYM ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapıları köklü şekilde değiştirildi. Sistemin askeri vesayet baskısıyla tıkanmasına neden olan o günkü yapılar değişti. Ancak imtihan bitmedi.

İKİNCİ VESAYET DÖNEMİ İMTİHANLARI VE ERDOĞANİZM İNŞA EDİLİRKEN…

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının ortaya çıkarttığı gerçeklerin üstü örtülemiyordu. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın talimatları ile önce soruşturmayı yürüten kolluk güçlerine sonra hakim ve savcılara yönelik siyasi adımlar atıldı. Binlerce polis sürgün edildi. Adli Kolluk Yönetmeliği iptal edildi. Savcı ve hakimlerin yürüttüğü soruşturmalara siyasi iradenin seçtiği vali ve emniyet müdürlerinden izin zorunluluğu getirildi. Görünüşte sivil bu talep, siyasetin kendi suçlarını örtmekten başka bir anlam taşımıyordu. Yolsuzluk alenileşti,  antidemokratik uygulamalar derinleşti. AKP ve Erdoğan yeni sivil vesayeti inşaa ederken, hukuk adım adım devre dışı bırakıldı. Uçakta gazetecilere verdiği bir röportajında Hizmet Hareketi’ni doğrudan hedef alan Erdoğan’ın ‘Bir proje geliştiriyoruz. Bu işin alt yapısını oluşturuyoruz’ sözleri  ikinci vesayet dönemini kalıcı hale getirilecek adımlardan en önemlisinin atıldığını gösteriyordu.

YASSIADA YA DA İSTİKLAL MAHKEMELERİNİN KARDEŞİ SULH CEZA HAKİMLİKLERİ

Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonları olarak anılan adli süreç çarçabuk akameti uğratılmıştı. Ancak Erdoğan ve çevresinin ‘darbe’ ‘paralel yapı’ söylemleriyle başlattığı nefret operasyonlarının altyapısı oluşturulmak üzere çok köklü bir değişiklik kararı alındı. Haziran 2014’te Sulh Ceza Hakimlikleri kuruldu. Tabi hakimlik ilkesine aykırı, tek hakim kararına dayanan tutuklama, gözaltı, dinleme-teknik takip kararları alınması imkanına kavuşan sulh ceza hakimleri, Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk’un tabiriyle 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada mahkemelerine, tek parti döneminin İstiklal Mahkemeleri’ne benziyordu. Hatta durum daha kötüydü. Kararlar tek hakimin elinde çıkıyor. Onun kararı yine seçilmiş bir başka tek hakime temyize götürülüyordu. Hakimleri kimin seçtiği ise malum…

PROJE MAHKEMELERİN HUKUK KATLİAMLARI BAŞLIYOR

Sulh ceza hakimlikleri AKP’nin eliyle dizayn edilmiş, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok ilde kurulmuştu. Seçilen (!) hakimler hukuktan ziyade parti politikaları ve talimatlı operasyon ve kararlarıyla gündem oldu. Kopenhag kriterleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa defalarca çiğnendi. Sulh Ceza Hakiminin verdiği bir karar bir başka sulh ceza hakimine temyize gidiyordu. Kapalı sistem bir yargı yapısı oluşturuldu. Erdoğan’ın ‘projesi’ hayata geçmişti.  Sulh Ceza hakimliği  (SCH) ihdas edildiğinde ilk operasyonlar, yolsuzlukları ortaya çıkaran polislere yapıldı. 22 Temmuz sahur operasyonları bu yönüyle tarihe maloldu. Mahkemeler yeni siyaseti vesayetin intikam mevzisinden ilk top atışlarını yapmaya başlamıştı. Bir yıldan az zamanda hukuk devleti, yargı toz duman oldu. Siyasallaşmanın zirvesine çıktı.

AYM, KAPALI DEVRE YARGIYA KÖR-SAĞIR

AYM’ye CHP eliyle sınırlı sayıdaki hâkimlikler vasıtasıyla yargının siyasi iktidarın inisiyatifine bırakıldığı, bunun hukuk devleti ilkesi, hak arama hürriyeti, kişi güvenliği ve özgürlüğü ile yargı bağımsızlığı ve doğal hâkim ilkelerini ihlal ettiği yönünde başvuru yapıldı.

Önce dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Sulh Cezaların kuruluş kanununa onay vererek ‘sivil vesayet’in önünü açmıştı. AYM’nın bu yolu kapayıp hukuk devletine dönüşü sağlama fırsatı vardı. Ancak 22 Mayıs 2015 tarihli karar ve açıklama tam bir hayal kırıklığı oldu.

Sulh Ceza Hakimliklerini hukuka uygun diyen AYM’nin iki tartışmalı ve komik gerekçesi akıllarda kaldı. Mahkemeye göre, sulh cezalar özgürlük hakimliklerinin yerine kurulmuştu. İkincisi kamu yararına aykırılık yoktu. Sulh cezaların tutukladığı 2-2.5 senede iddianameleri ve davaları derdest edilemeyen yüzlerce bürokrat, kapalı devre yargı sistemi, siyasetin tam güdümündeki hakimler AYM’yi çok da ilgilendirmiyordu anlaşılan.

ÖZGÜRLÜK HAKİMİYMİŞ, HERKESİ ÖZGÜR BIRAKTI!

Oysa AKP ve Erdoğan, yolsuzluk soruşturmalarının kapatılmasıyla başlayan kararları bugün bütün muhaliflerin tutuklanmasına susturulmasına, muhalefet partilerinin kongrelerinin engellenmesine kadar bir dizi hukuksuzluğu sulh ceza hakimlikleri eliyle  inşa etti. Etmeye devam ediyor. 15 Temmuz’dan sonra 100 binden fazla gözaltı kararı, 45 bini aşkın tutuklama; ihraçlar, işkenceler, kötü muameleler, el koyma ve gasp kararları, basın ve ifade özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırılması gibi hukuksuzluklar, sulh ceza hakimliklerinin kararlarıyla ve oluşturduğu ‘parti yargısı’ marifetiyle hayata geçiriliyor.  AYM, bu yapı için ‘özgürlük hakimliği yerine kuruldu’ demişti. Başka bir açıdan doğruymuş tespitleri. Sulh cezalar alternatif düşünen herkesin, her kesimin özgürlüğünü elinden aldı!

MİT’İN SUÇLARINI ÖRTTÜ, SANSÜRE ONAY VERDİ;  MUHABERAT DEVLETİNE HOŞ GELDİNİZ!

Bir başka tartışmalı karar kamuoyunda ‘internete sansür yasası’ olarak nitelenen 6518 sayılı kanundaki değişikliklerdi. Anayasa Mahkemesi (AYM), Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) hakim karar olmaksızın erişim engelleme yetkisi veren düzenlemenin iptali istemini Aralık 2015’te reddetti. Mahkeme, TİB’in talep ettiği bilgileri teslim etme ve yer sağlayıcıya yer sağladığı hizmetlere ilişkin trafik bilgilerini saklama yükümlülüğü getiren maddeleri iptal etti. Ancak TİB’in mahkeme karar olmaksızın erişim engelleme yetkisi ‘yasal‘ buldu. Oysa bu yetki daha önceki internet düzenlemesinde AYM’den dönmüştü.

Erdoğan’ın politik gücünü artıran ve kitlesel Twitter, Youtube yasakları; binlerce sitenin, haberin erişimine tek bir tuşla, başbakanın talimatıyla izin veren yolları AYM açtı. Yine Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) yetkilerini genişleten, geçmiş günahlarını ve kanunsuzluklarını örten kanun değişikliğindeki ikircikli tavır ve kararı Türkiye’ye ağır bedeller ödetti. Adım adım istihbarat devleti kurulurken, sivil vesayetin kapıları adeta AYM ve korku içinde verdikleri kararlarla açıldı.

15 TEMMUZ’DA KENDİ ÜYELERİNİ TESLİM EDEN AYM

15 Temmuz sonrası AYM’nin vesayetçi yapıya hizmetleri daha da pekişti. Anayasa Mahkemesi üyesi 2 isim subjektif gerekçelerle ihraç edildi, sulh cezalar eliyle hapsedildi. Yargının üçte birinin ihraç edildiği HSYK kararları, hapsedilmiş 4 bine yakın hakim savcı, tutuklu 347 avukat, kapatılan hukuk derneklerine ses çıkaramadı ‘Yüksek Mahkeme’ Olağanüstü Hal kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile anayasa, hukuk devleti ilkesi, AİHS sözleşmesi ve evrensel hukuk aleni şekilde ihlal edilirken, KHK’lar iptal edilmedi. HSYK’nın ihraç kararlarına ilişkin yapılan hakim başvuruları, gazetecilerin tutukluluk itirazları (Can Dündar-Erdem Gül kısmi kararı hariç), bekletilen on binlerce bireysel hak ihlali başvuruları AYM’nin günah sepetinde duruyor hala.

BU HUKUKSUZLUĞUN ÜSTÜNÜ ÖRTECEK KOMİSYON YOK!

AYM başkanı Zühtü Arslan, mahkemeye yapılan bireysel hak ihlali başvurusunu Aralık’ta 80 bin olarak açıklamıştı. Başkanvekili Engin Yıldırım ise mahkemenin bu yükü kaldıramayacağı, sayının 100 bini geçeceği değerlendirmesi yapmıştı. Yeni çıkan KHK’lar eliyle Son Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulması kararlaştırıldı.  Hükümet henüz bu komisyonun üyelerini bile atamadı. AYM, komisyon kuruluyor deyip yine top çevirecekti. Üstü örtülecek hukuksuzlar o kadar büyük ki, hukukçu Kerem Altıparmak’ın tabiriyle ‘hukuka ve AİHM’e ulaşmayı engelleme komisyonu’nu bile oluşturmadı iktidar.

Son olarak Şubat ayında itibaren Avrupa Konseyi, AİHM ve Venedik Komisyonu gibi anayasa ve evrensel hukuk açısından Türkiye’yi bağlayıcı kararlar almaya başlayan uluslararası kurumların tavır ve kararlarıyla karşı karşıyayız.

DEMOKRASİ LİGİNDEN DÜŞMENİN FATURASI KİME KESİLECEK?

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Strasbourg’ta olduğu günlerde, Anayasa Mahkemesi’nin mağdurlar konusunda işlevini yapmaması durumunda devre dışı kalacağı uyarısında bulunması büyük uyarı, ültimatomdu. Aylardır tutuklu olarak hapiste kalan kişilerin durumunun kritikliği Jagland ve AB penceresinde gözüküyor ve bunu AYM ve üyeleri görmüyor mu? Gördükleri kesin. Türk demokrasisinin başına çorap ördükleri de kesin. Geçmişte askeri vesayetin bugün Erdoğan tek adamlığı ve sivil vesayetinin taşlarını döşeyen kararları maalesef AYM aldı.  Ve bugün gelinen son noktada, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin denetim komisyonu Türkiye’yi tekrar denetim sürecine düşürme noktasına geldi. 13 yıl aradan sonra demokrasi liginde bir alt kümeye düştük.

Evet soru hala ortada duruyor:  AYM diktatörlüğün ve hukuksuzluğun kapılarını kapatabilir mi? Emsalleri ve kararları bunun zor olduğunu gösteriyor. Tarih, demokrasiyi yok eden ikinci AKP dönemi ve Erdoğan rejiminin kaydederken, faturanın büyüklerinden birini Anayasa Mahkemesi’ne kesecek. Biz yine de AYM’ye yönünü evrensel hukuka ve AB çevirmesi, aynayı kendine cesurca tutması çağrısı yapalım. Hiç değilse bekleyen binlerce bireysel başvuru ve hak ihlallerinde cesur kararlar almayı oturup tartışsınlar.

nayasa spot1

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin