Dert babası: Marko Paşa!

PORTRE | M. NEDİM HAZAR 

“Marko Paşa” Türk halkı arasında oldukça iyi bilinen bir kahraman. Tahmin edilenin aksine bir sanal ve farazi kahraman da değil.

Yine sanılanın aksine Marko Paşa aslında hukukçu da değil, bilgili ve tanınmış bir hekim. Hayatına baktığımızda, kısa süren yaşamı boyunca en önemli özelliklerinin hazır cevap, mizahı seven ve yardımsever biri olduğunu görüyoruz.

Tıp fakültesi zaman zaman çok renkli insan yetiştirmiştir. Bunlardan biri de şüphesiz Marko Paşa adıyla müsemma Marko Apostolidis’tir. Halk arasında yanlış inanışların tesiriyle, bir zamanlar yaşamış devletin önemli mevkiindeki bir yönetici ya da hukukçuymuş gibi bilinmesine karşın aslında o, bir döneme imzasını atmış hekimlerimizden.

Marko Paşa ismi yalnız kullanılmaz, deyim haline gelmiş bir meşhur cümle içinde kullanılır: “Anlat derdini Marko Paşa’ya!”

Seyriadem – Türkiye'nin En Zengin Mizah Dergisi Arşividir.

Öte yandan bu deyim, son bir asırda birçok yazara, çizere, oyuncuya ve sanatçıya ilham kaynağı olagelmiş. Gerek basın tarihimizde, gerekse de Türk film ve tiyatro tarihi için birbirinden kıymetli eserler bu deyimden ilham alarak üretildi.

Önce Marko Paşa’nın hayatına kısaca bir göz atalım.

Yunanistan’a ait Sira (Siros) adasında 1824 yılında doğdu. Daha sonra ailesi ile birlikte gittiği İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhane’yi (Askeri Tıbbiye) Tabip Miralay rütbesiyle bitirdi.

Mezun olduğu yıl aynı okulda Cerrahi Kliniği Şefliğine atandı. İyi bir hekim olmasından ötürü Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltilen ilk hekim olma hakkını kazandı. 1861’de Sultan Abdülaziz’in hekimbaşılığına getirildi. Bu görevini sürdürürken 1871 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhane’nin Nazırlığına (dekan) atandığında Ferik (Korgeneral) rütbesindeydi.

Ölünceye kadar bu okuldaki yöneticilik görevini layıkıyla yerine getirdi. 1878’de Meclis-i Âyan üyeliğine seçildi. Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin (Bugünkü adıyla Kızılay Derneği) Kırımlı Aziz Bey ile birlikte kurucularından birisi ve ilk başkanıydı. 1888 yılında İstanbul Burgaz adasındaki evinde vefat etti..

Marko Paşa ılımlı davranışlar sergileyen, zarif, nazik, zeki bir insandı. Geniş bir fes giyer, yakasını açık bırakır, daima belinde kılıç, elinde şemsiye ile gezerdi. Alâyişi (gösterişi) sevmezdi.

Zamanına göre çok kuvvetli cerrahi bilgisi olan ve tıbbi bitkiler konusunda da eğitimli ve deneyimli bir hekimdi. Dr. Celal Muhtar, ile Dr. Akil Muhtar’ın babası olan Muhtar Efendinin dirayeti sayesinde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’deki Nazırlık görevi pek parlak geçmiştir.

Eski harfleri sadece imzasının atacak kadar bilir ve onu da tersten başlayarak yazardı.

Hürriyetperver gençliğin kaynağı olarak bilinen Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin idareciliğini üstlendiğinde, bu gençliğin tepki almaması için çoğu kez onları saraya karşı korumak durumunda kalmıştır. Marko Paşa hem hekim, hem de okul yöneticisi olunca karşılaştığı çoğu kişinin derdini dinlemek zorunda kalır ve çoğu zaman dinlediği dertlere çözüm getirememenin sıkıntısını çekerdi.

Öncelikle kendisine geleni büyük bir dikkatle dinler, dertli konuşmasını bitirince sanki konuşmamasını anlamamış gibi kendine özgü Rum şivesiyle hemen sorardı: -Anladık, ama ne? Şikayetçi bir kez daha uzun uzun konuyu anlattıktan sonra Marko Paşa yine sorardı:

-Anladık, ama ne?

Bu cevap karşısında dertli kişi büsbütün dertlenerek devasını bulamamanın sıkıntısı içerisinde Paşa’nın yanını terk ederdi.

Eğer ziyaretçi Marko Paşa’dan daha baskın çıkarsa, o zaman da Marko Paşa sağ kolu olan Başkatip Muhtar Efendi’yi çağırarak, şikayetçinin duymayacağı bir tarzda:

-Zanım (Canım) Efendi, yaz buna bir sudan kalafat!

Böyle diyerek bir ev sahibi maharetiyle dertliyi atlatıverirdi. Marko Paşa’ya dert anlatmanın imkân ve ihtimali yokmuş diye bilinirdi. İşte, bu huyu halk arasında yayılınca, bir türlü çaresini bulmada başarılı olunamayan dertler için “Derdini Marko Paşaya anlat…” tabiri buradan ortaya çıkmıştır.

Pek çok mizah yayınına ilham ve doğrudan isim babası olan Marko Paşa, Türk medya tarihinde de önemli bir marka olmuştur.

Seyriadem – Türkiye'nin En Zengin Mizah Dergisi Arşividir.

Bunlardan ilki, Sabahattin Ali’nin 25 Kasım 1946’da yayımlamaya başladığı Marko Paşa isimli mizah dergisi oldu. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi isimlerin yazdığı, Mustafa Mim Uykusuz’un çizimlerini yaptığı Marko Paşa, tek parti döneminde bir ana muhalefet vazifesi gördü. Derginin defalarca toplatılmasına, yazarlarının tutuklanmasına rağmen Marko Paşa, devrinin en büyük gazetelerinin tirajı elli bine ulaşmazken altmış-yetmiş binlik tirajları gördü ve Türk basın tarihinde unutulmayacak bir isim bıraktı. 1967 yılında ise Hulki Saner’in yazıp yönettiği ve başrollerini Sadri Alışık, Çolpan İlhan ve Mualla Sürer’in paylaştığı Marko Paşa isimli komedi filmi vizyona girdi. Ünlü mizah ustası Nejat Uygur da bu deyime kayıtsız kalamayarak yıllarca büyük ses getiren Marko Paşa oyununu sahneledi.

Marko Pasa (1967) - IMDb

Marko Paşa, devrinde Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri tarafından da sevilen ve takdir edilen bir isimdi. Rivayet edildiğine göre Mekteb-i Tıbbiye sınırları içerisinde her türlü özgürlüğü veren Marko Paşa, öğrencileri Sultan Abdülhamid’in istibdadına karşı koruyor ve her türlü özgürlükçü fikrin yeşermesine müsaade ediyordu. Osmanlı sanat tarihi açısından son derece önemli bir isim ve aynı zamanda bir hekim olan Süheyl Ünver de Marko Paşa’dan bahsederken, tıbbiye sınavlarında da müfettişlik yapan Paşa’nın tüm öğrencilere karşı son derece hoşgörülü ve eşit davrandığını yazmakta ve Paşa’nın kişiliğinden övgüyle söz etmektedir. Tıbbiye Tarihi isimli bir eser kaleme alan Binbaşı Elhaç Rıza Tahsin Bey ise Marko Paşa hakkında şunları yazıyordu:

“Marko Paşa bütün manası ile özgür, bağımsız mizaçtan anlar, hak sever, adil, eşsiz bir nazır idi. Nazırlığı sırasında özgür idaresi ve düşünceleri sayesinde Tıbbiye Mektebi tüm bağımsızlığını mükemmel bir şekilde korumuş, o verimli muhit içinde serbestçe gelişen özgürlük tohumu kolay kolay etrafa kol salmaya muvaffak olmuştu. Sultan Abdülhamid’in her tarafı yakan kavuran istibdat darbeleri bunca mesaiye rağmen o metin bağımsızlık kalesine dokunamıyor, kirli eller, çirkin emeller hiçbir şekilde o temiz muhite nüfuz edemiyordu. Marko Paşa’nın vefatından sonra, çok sürmeden, Tıbbiye Mektebi de Zeki Paşa’nın idaresinin pençesine geçmiş ve takip edilen sapkın muameleler, özgürlüğü kırıcı kanunlarla alevleri söndürülen o muhteşem özgürlük ocağı, artık için için yanmaya mahkûm olmuştu.”

Her ne kadar şahitlikler Marko Paşa’nın Sultan Abdülhamid devri istibdadına karşı olduğunu söyleseler de Sultan Abdülaziz’den başka Sultan Abdülhamid’e de yakın bir isim olan Paşa, 1876 yılında Meclis-i Mebusan açılınca padişah tarafından ayan azası yani senatör atandı. Meclis’in daha sonra tatil edilmesine rağmen Paşa, vefatına kadar bu unvanını da elinde tutabildi. Yine o sırada Marko Paşa, Padişah’ın annesi Perestu Valide Sultan tarafından da elmaslı bir enfiye kutusu ile taltif edildi. Ayrıca Marko Paşa, Sultan Abdülhamid döneminin ilk yıllarında, Sultan Abdülaziz cinayeti nedeniyle adından sıkça söz edilen bir isim ve 19. yüzyıl Osmanlı’sının belki de en önemli davası olan Yıldız Mahkemesi’nde şahit olarak bulunmuştu.

Sultan Abdülaziz’in bir askerî darbe ile tahttan indirilip Sultan Murad’ın tahta çıkarıldığı 1876 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en meşhur cerrahlardan bir tanesi Marko Paşa’ydı. Sultan Abdülaziz, tahttan indirildikten sonra önce Topkapı Sarayı’na, sonrasında ise Feriye Sarayı’na nakledildi. 4 Haziran 1876 günü ise sultan, iki bileği kesik bir şekilde Feriye Sarayı’ndaki odasında kanlar içinde bulundu. Hâlâ hayatta olan Sultan Abdülaziz, perdelere sarılarak Feriye Karakolu’na taşınmış ve burada can vermişti. Daha sonra bir ölüm raporu hazırlanması için karakola çağrılan heyetin başında ise Marko Paşa vardı. Fakat Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren darbe liderlerinden Serasker Hüseyin Avni Paşa, doktorların Padişah’ın vücudunu muayene etmelerine müsaade etmeyerek orada hazır bulunan isimlere Padişah’ın intihar ettiğine dair bir ölüm raporunu zorla imzalattırdı.

Bu olaydan tam beş sene sonra, 27-29 Haziran 1881’de ise Sultan Abdülhamid, amcası Sultan Abdülaziz’in ölümünü araştırmak ve darbecileri yargılatmak üzere Yıldız Sarayı’nda hususi bir mahkeme kurdurttu. Mahkemede, doktorlara zorla imzalattırılan bu rapor da konu edilmiş, dahası Marko Paşa, Sultan Abdülaziz’in bir cinayete kurban gittiğini savunarak davanın bir numaralı şahidi haline gelmiş, hatta Padişah’ı katleden canileri kendi gözleriyle gördüğünü söylemişti.

Marko Paşa Köşkü
Marko Paşa Köşkü

Marko Paşa’nın, Feriye Sarayı’ndaki bir odada işlenen cinayetten bu kadar emin olması ve olayın görgü şahidi haline gelmesinin nedeni ise Paşa’nın o sırada Kuzguncuk’taki köşkünde bulunuyor olmasıydı. Marko Paşa’nın Kuzguncuk’taki köşkünün ön cephesi Feriye Sarayı’na bakıyordu. Sultan Abdülaziz’in katledildiği gün de Marko Paşa pencereden Feriye Sarayı’na doğru bakarken Padişah’ın bulunduğu daireden önce birisinin aşağıya atladığını, sonrasında ise bir başkasının Padişah’ın dairesinin penceresinden başka bir pencereye indiğini görmüştü. Bu nedenle hem Marko Paşa, hem de Kuzguncuk’taki köşkü aylarca tüm dünyanın gündemi haline gelmişti. Nitekim bugün dahi Türkiye’deki birçok insan Marko Paşa’nın Kuzguncuk’taki köşkünü yakından bilir. Zira başrolünü Perran Kutman’ın oynadığı ve 2003-2006 yılları boyunca dört sezon yayınlanan ‘Hayat Bilgisi’ isimli dizinin de çekildiği ana mekân, Marko Paşa Köşkü, yani bugünkü adıyla Kuzguncuk İlköğretim Okulu olmuştur.

Kuzguncuk, Baba Nakkaş Sokağı’nın köşesinde yer alan, Boğaz’a hakim dört katlı kagir köşkün hangi tarihte yapıldığı ve mimarının kim olduğu belli değildir. Marko Paşa ve ailesi Paşa’nın tüm hayatı boyunca bu konakta yaşamışlar, Paşa’nın vefatından sonra ise mirasçılar konağı ellerinden çıkarmışlardır. Yapıyı bin altın liraya ilk satın alan Konya Valisi Derviş Ali Kemali, Paşa’nın oğlu ve son Harbiye Nazırı olan Süleyman Şefik Paşa’dır. Daha sonra yüz elliliklerden olan ve sürgüne giden Süleyman Şefik Paşa, afla beraber İstanbul’a döndüğünde yine bu konakta yaşamını sürdürmüş ve burada vefat etmiştir. Paşa’nın vefatının ardından ise mirasçılar tarafından konak satışa çıkarılmış ve birçok el değiştirdikten sonra nihayetinde Maarif Vekaleti yani bugünkü Milli Eğitim Bakanlığı tarafından satın alınarak bugünkü hali ile Kuzguncuk İlköğretim Okulu olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Marko Paşa’nın kış aylarını geçirdiği Kuzguncuk’taki bu konağından başka bir de Anadolukavağı’nda bir köşkü bulunuyordu. Bu yapının da yapım tarihi ve mimarı bilinmemekle birlikte özgün bir mimarî tarza sahip olan köşk, on dokuzuncu yüzyıl mimarisinin çok dışındadır. Marko Paşa’nın vefatının ardından bu köşk de Paşa’nın vârisleri tarafından elden çıkartılmış ve çeşitli devlet kurumları tarafından kullanıldıktan sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na devredilmiştir. Yapı, bugün de Boğaz Komutanlığı bünyesinde bulunmakta ve Deniz Kuvvetleri tarafından kullanılmaktadır.

Kış aylarında Kuzguncuk’taki konağında ve Anadolukavağı’ndaki köşkünde kalan Marko Paşa, yaz aylarını ise Burgazada’daki ahşap köşkünde geçiriyordu. Ömrünün son yıllarını hastalıklarla geçiren ve bu nedenle daha çok her şeyden uzakta Burgazada’daki köşkünde yaşamayı isteyen Marko Paşa, 2 Kasım 1888 günü Mezarlık Sokağı’nda bulunan bu köşkte vefat etti. 3 Kasım 1888 günü ise fırtına olması ve geminin batma tehlikesine karşı Bahriye Nezareti’ne mensup bir heyet, Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen hekimleri, Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri, eczacılar ve Marko Paşa’nın dostlarından oluşan kalabalık bir heyet, Paşa’nın naaşını teslim almak üzere Burgazada’ya gittiler. Burgazada sokaklarında büyük bir ihtiram ve sevgi gösterileri altında gezdirilen Marko Paşa’nın tabutu daha sonra Rum Kilisesi’ne getirilerek burada cenaze töreni gerçekleştirildi. Aynı gemi ile Kuzguncuk’taki köşküne getirilen Paşa’nın naaşı burada düzenlenen bir törenin ardından Kuzguncuk Rum Mezarlığı’na defnedildi.

İlk Türk Mikrobiyolog - Mustafa Bilal Alkan
Zoeros Paşa (önde)

Mezarı başında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Dahiliye hocalarından Mirliva Dr. Alexender Zoeros Paşa, Dr. Marko Paşa’nın hayatı ve kişiliği üzerine katılanları kederlendirecek Fransızca bir konuşma yaptı:

“Bu mezarda ilelebed kalmak üzere defn olunan zâta Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne tarafından son ihtiramâtı ifa etmek isterim. Sözü uzatmayacağım bu anda hisseylediğim heyecan ve âlâmdan dolayı uzun uzadıya söz söylemeye iktidarım yoktur.  Efendiler! Yirmibeş seneden beri hasb el-meslek reisim bulunup hayli zamanlardan beri kavî bir râbıta-i meveddet-kârâne [sevgi bağı] ile merbut bulunduğum bir zâttan ebedi bir surette müfarekât etmek [ayrılmak] benim için tahammülgüzar bir şey olmadığını elbette takdir edersiniz.

Marko Paşa faaliyet ve zekâvet ve mahareti sayesinde az zaman zarfında o kadar terakki eylemiştir ki, şehrimizde bilcümle etıbbadan ziyade şöhret kazanmıştır. Marko Paşa’nın ihraz eylediği [kazandığı] şöhret-i hâzıkâne cümlenin malûmudur.”

Marko Pasha! | The Bulletin

Kabri hâlâ ölüm yıldönümlerinde kurucusu olduğu Kızılay ve Ekümenik Patrikhane tarafından ziyaret edilip Marko Paşa anılmakta ve “Anlat derdini Marko Paşa’ya” deyimi hâlâ dilden dile dolaşmaktadır. Marko Paşa’nın uzun yıllar daha İstanbul’da yaşamaya devam eden ailesi ise 1964‘te Rumlara karşı uygulanan baskılara ve sürgünlere daha fazla dayanamayarak Yunanistan’a göçmüştür.

2 YORUMLAR

  1. Güzel bir yazı olmuş. Tebrikler.
    Ama aluntilarda tutarsizliklar var gibi.
    Örneğin Kuzguncuk’ta ( Boğaz’ın Anadolu yakasi) oturan Paşa’nın Feriye’deki (BoğazinAvrupa yakası) cinayeti görmesi çok mantıklı gözükmüyor. Yıl 1876.
    Neyse ayrıntıya bakmak lâzım.

    • Feriye Sarayı, İstanbul Ortaköy’de, şimdiki Kabataş Lisesi’nin bahçesindedir. Yani arada sadece boğaz vardır ve net şekilde görünür. Feriye semtiyle karıştırmamak lazım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin