CEMİL TOKPINAR | YORUM
Ömrünü Allah’ın adını cihana yaymaya adamış hizmet erlerinin hayatında envaiçeşit imtihan olur. Özellikle celal ve cemal tecellilerinin yansıması olan kabz ve bast hallerinde halden hale girerler. Kabz halinin imtihanlarında şevksizlik, tembellik ve nasıl hizmet edeceğine karar verememek gibi olumsuzluklar olur.
Bilhassa kurulu düzeni bozulan, çevresi değişen veya hizmet şartları ağırlaşan bir hizmet kahramanı, “nasıl hizmet edeceği” konusunda gönülsüz, isteksiz, kararsız, hatta ümitsiz olabilir. Hangi hizmet aklından geçse bir bahane uyduran nefis ve şeytan onu “konumunun hakkını vermek” hususunda başarısız yapabilir.
İşte böyle bir durumda tarihin en olumsuz şartlarında bile hizmet eden kahramanları hatırlamalı, hayatlarını okumalı ve onları örnek almalıyız.
Bu alanda örnek kahramanlardan birisi, okuma yazması bile olmadığı halde Risale-i Nur’un tanıtılması için muazzam hizmetler yapan Kürt Bekir Ağa’dır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri onun hakkında, “Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye (Kur’an’ın sırlarına) karşı Isparta’nın intibahına (uyanmasına) sebep olan, Âdilcevazlı Bekir Ağa…” diyerek takdir etmiştir.
Doğudan sürgün edildi
Kürt Bekir Ağa, 1869’da Bitlis’in Âdilcevaz ilçesinde doğdu. Üstad’dan dokuz yaş büyüktür. Nüfustaki ismi Bekir Çelik’tir. Abdülcelil Oğullarındandır. Babasının ismi Emrullah’tır.
1925 yılında Şeyh Said Hadisesinden sonra Van’dan Isparta’ya sürgün edildi. İhtiyar bir hanımı ve engelli dilsiz bir kızı vardı. Geçimini sağlamak için çerçilik yapar, Isparta’nın köylerini dolaşarak at üzerinde bakkaliye ve tuhafiye ürünleri satardı.
Lâhika mektuplarında adı “Bekir Ağa, Bekir Bey, Kürt Bekir Bey” şeklinde geçer.
Üstad Hazretlerini 1926 yılında Barla’da ziyaret etti. Üstad kendisine henüz yeni yazdığı Haşir Risalesinden okudu. Bekir Ağa dinlediklerine hayran oldu. Üstad ona elle yazılmış bir Haşir Risalesi verdi. “Sen bu eserleri hem oku hem etrafına dağıt.” dedi. Ancak Bekir Ağa, “Ben okuma yazma bilmiyorum.” diye cevap verince Üstad da “Okuma yazma bilen birisine okut.” tavsiyesinde bulundu.
Nur postacısı oldu
Bekir Ağa risaleyi alıp köylere gitti. Özellikle imam ve öğretmen gibi okuma yazma bilenleri buldu. Kendisinin okuma yazma bilmediğini belirterek elindeki kitabı okumalarını istedi. Kim okumaya başlamışsa hayran oldu.
“Nereden aldın bu kitabı? Bende kalabilir mi?” diye sordular.
Bekir Ağa da “Kalabilir!” diyordu. Çünkü çerçi olduğu için başka köylere de gidecek ve dönerken gelip alabilecekti.
“Ben de yazıp dağıtayım mı?” diye soranlara ise şu cevabı veriyordu:
“Olabilir ama yazdıktan sonra Üstad’a götürüp tashih ettirmemiz lâzım.”
Çünkü Üstad yazdıklarını nur postacıları vasıtasıyla talebelerine ulaştırır, onlar kendilerine bir nüsha yazar, sonra Üstada gönderir veya ziyaret edip getirir, Üstad da onu düzeltir, tekrar yazana gönderirdi. Böylece Üstad yanlış veya eksik bir nüshanın yayılmasını engellemiş oluyordu.
Silahların gölgesinde hizmet
Bütün bunları Nur Postacıları yapardı. Abdullah Çavuş, Mehmet Gülırmak, Ali Savran gibi nur talebeleri bunlardandı. Bazıları da dilenci veya deli kılığına girer, bu hizmeti yerine getirirlerdi. Bilhassa geceleri, polis ve jandarmanın olmadığı zamanları kollarlardı.
Bediüzzaman’ın talebelerinden olan ve “Nur Postacısı” ünvanını alan Abdullah Çavuş bu posta ağının işleyişini şöyle anlatır: “İslamköy’den akşamleyin çıkardım. Mektup torbasını sırtıma atar, köylere uğrayarak şafakla birlikte Barla’ya Üstada ulaştırırdım. Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder, ondan sonra yatardım. Böylece ertesi gün Üstad’dan tashih edilen nüshaları alır, Barla’yı geceleyin terk eder, İslamköy’deki Hafız Ali’ye müsveddelerini (karalamalarını, yani ilk nüshalarını) ulaştırmak üzere dönerdim.”
Hafız Ali ve Hüsrev Abilere Risale-i Nur’u tanıttı
İşte Bekir Ağa da bu kahramanlardandı. Onun risaleleri ulaştırdığı kimseler risale yazıp Üstad’ı ziyarete giderler, ondan aldıkları aşk, şevk, dua ve feyizle hizmet aşkıyla yanıp tutuşurlardı.
Bekir Ağa’nın risaleleri tanımalarına vesile oldukları kimseler arasında Hafız Ali Abi ve Hüsrev Abi de vardır. Üstadın şevk veren tabiriyle bunların ilki ‘Nur Fabrikası’ diğeri de Gül Fabrikası sahibiydi.
Vesile olan yapan gibidir. Bekir Ağa da nice dağ gibi kametlerin risaleleri tanımalarına vesile olarak büyük bir hizmet yapmıştır.
Demek ki hizmet için mal mülk, ilim, imkân, olağanüstü yetenekler şart değildir. İhlas, samimiyet, istek ve gayret hepsinden önemlidir. Maddî ve manevî hiçbir bahane hizmete engel olamaz. Her zaman ve zeminde hizmet için mutlaka bir yol yöntem bulunur.
Eskişehir Hapishanesi’ne girdi
Bekir Ağa 1935’de Üstad ve talebeleriyle birlikte Eskişehir Hapishanesi’nde de altı ay kalmıştır. Çünkü bu yolun kaderinde hapis, sürgün, çile ve mahrumiyet vardır.
Eskişehir Hapishanesi çok ağır ızdırapların olduğu bir imtihan yeridir. Nur talebelerini 12 gün tuvalete bile çıkarmazlar. Aralarına fitne atmak için dindar görünümlü casuslar kullanırlar. Üstad idamla yargılanır, yaptığı müdafaalar muhteşemdir, ancak 11 ay ceza alır.
Bekir Ağa yıllarca Isparta’da Bediüzzaman’ın postacısı olarak hizmet etti. Bu sebeple özellikle Barla Lâhikası’nın pek çok yerinde adı geçer.
Üstad Bediüzzaman onun hakkında niçin, “Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibahına sebep olan Âdilcevazlı Bekir Ağa…” demiştir?
Çünkü din adına hemen her şeyin yasaklandığı o yıllarda allâmelerin yapması gereken hizmeti o yapmıştır. Kendi mesleği sayesinde yüzlerce köyü gezme ve insanlarla görüşme imkanı vardır. Üstelik hiç de dikkat çekmemiştir. Çünkü at sırtına koyduğu sepetin en altında risaleler, üstünde ise bakkaliye ve tuhafiye eşyaları bulunmaktadır. Bir köye bir hoca gelse hemen dikkat çeker ve takibe maruz kalır. Ancak o çerçi olduğu için hiç dikkat çekmemiştir.
Geylanî’nin ihbar ve iltifatı
Ayrıca Barla Lâhikası’nda geçen bir başka mektupta, “Başta, Gavs-ı Âzam’ın tâbiriyle Bekir Bey, bizim tâbirimizle Bekir Ağa…” ifadesiyle Üstad, onun Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’nin bir kasidesinde ihlasına binaen haber verdiği talebelerinden birisi olduğunu ifade etmiştir.
Okuma yazma bile bilmeyen birisinin kutupların ve mücedditlerin iltifatına mazhar olması hayallerin üzerinde bir mazhariyettir.
Bekir Ağa 1950 yılında çıkarılan sürgün affıyla Üstad’dan izin alarak memleketi olan Adilcevaz’a döner. Orada ayakkabıcı dükkânı açar. Daha sonra ayakkabıcılığı bırakıp hayvancılık ve çiftçilikle uğraşır. 1961’de 91 yaşında vefat eder.
Hizmet ehli mürettebat gibidir
Bu hatıralar ışığında kendi konumumuzu belirlemek için öncelikle konumun ne olduğuna bakalım. Bir kimsenin maddî ve manevî varlıkları, imkanları, mesleği, akıl, zekâ ve özel yetenekleriyle makamı, şöhreti, etkinliği ve Allah’ın istihdam fırsatı gibi hizmete vesile olabilecek bütün imkanların oluşturduğu duruma “konum” diyebiliriz.
Ayrıca insanların nezdinde olumlu izlenim oluşturmuş, kendisine hüsn-ü zan edilen ve kendisinden hizmet beklenen kimselerin konumu önemlidir ve vazifesi ağırdır.
Üstad konumumuzu İhlas Risalesinde şöyle ifade eder: “Ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.” (Lemalar, 21. Lema)
Buna göre hizmet ehlinin konumu gemideki mürettebat gibidir ki, vazifesini yapması büyük bir hizmet, görevini ihmal etmesi ise konuma ihanettir.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Fütüvvetin Nurlu Yolu kitabının ilk makalesinde “Konumun Hakkından” bahsediyor. 2019 Nisan’ında yaptığı ‘Konuma İhanet’ başlıklı Bamteli sohbetinde çok ağır hususlara değiniyor ve yaptığı nefis muhasebesiyle bizlere örnek oluyor.
Eğer bizde bir tembellik, şevksizlik, dünyaya ve rahata düşkünlük, isteksizlik, hatta ümitsizlik baş gösteriyorsa hemen silkinmek, titremek ve konumunun hakkını veren kahramanların hayatlarına bakmak gerekir.
Melekler alkışlıyor
Başta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabeler olmak üzere selef-i salihinin, Üstad ve talebelerinin, Fethullah Gülen Hocaefendi ve hizmet erlerinin hayatlarına bakıp yine yeniden hizmete sarılmamız gerekir.
Bütün çile ve ıztıraplara karşı hizmetini bırakmayanları takdir eden Üstad Hazretleri onları şöyle müjdeliyor: “Bu eski (Eskişehir) ve yeni (Denizli) iki medrese-i Yusufiyedeki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme (saldırıya) karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakikat ve nesl-i âti (gelecek nesil) alkışlayacakları gibi, melâike ve ruhâniler dahi alkışlıyorlar diye kanaatim var.” (Şualar, 13. Şua)

Hocam emeğinize kaleminize sağlık.Bir solukta okudum.Bu tarz yazılarınızı her zaman bekliyoruz. Allah ebeden razı olsun.
Kışta gelen kahramanlar Allah hepsinden razı olsun. Onları bize anlatan ve yazan dan da