“Dış güçler” söylemi, başarısızlıkların hesabını vermek istemeyen iktidarların sığındığı boş bir mazeret değildir; ancak asıl mesele bu güçleri etkili kılan içerideki zaaflardır. Bir ülkede siyasetçiler defolu, bürokratlar liyakatsiz, gazeteciler omurgasızsa, dış güçlerin onlarla irtibat kurmasına bile gerek kalmaz. Bu tipler güç odaklarını kendileri bulur, ülkeyi içten ve dıştan yağmaya açarlar. Bir toplumun en büyük zaafı, bu niteliksiz kadroları denetlememesi ve onlara prim vermeye devam etmesidir.
MAHMUT AKPINAR | YORUM
Öncelikle “dış güçler” diye belirsiz, müphem bir kavram üretip her olumsuzluğu onlara yıkmak, demokratik toplumların sığınacağı bir mazeret değildir. Akıllı toplumlar var olan problemleri, var olan sorumlularla eşleştirir; başarısızlıkların hesabını onlara sorar. Demokrasilerde yetki ve sorumluluk arasında denge vardır: Yetki verdiğiniz insanlara hesap sorarsınız, başarısızlığın açıklamasını istersiniz ve faturayı onlara kesersiniz.
Demokratik bilinci, adalet ve hukuk anlayışı yeterince gelişmemiş toplumlarda ise durum farklıdır. Onlara sürekli “dış güçler, falanlar, filanlar” diye üretilmiş, medyada şişirilmiş “düşmanlar” oluşturulur; başarısızlıklar ve problemler onlara yazılır. Böylece hesap vermesi gereken gerçek sorumlular –ülkeyi yönetenler, iktidar, siyasetçiler- topluma hesap vermez; sıkıntılı, problemli konular müphem, muğlak “düşmanlara” yıkılır, gerçek sorumlular elini yıkayıp kenara çekilir.
O halde “dış güç” söylemi altı boş uyduruk söylemden mi ibaret?
Uluslararası ilişkilerde global güçler, bölgesel güçler ve küçük devletler vardır. Global güçler, kendinden alttaki diğer güçleri yönetmek ve yönlendirmek ister. O devletlerin yapısı müsaitse, komut veren ve alan ilişki kurmaya, doğrudan talimat vermeye çalışır. Trump’ın Erdoğan’a yaptığı gibi: “Papazı vermezsen ülkeyi başına yıkarım” der ve sonuç alır. Ama genelde vesayetçi ülkeler, muhataplarının egemenliğine saygı gösteriyormuş görüntüsü altında, “eşit muhatap” gibi ve sözde “diplomatik” ilişki kurarlar.
Lakin o ülkelerde kullandıkları elemanlarla, enstrümanlarla, sahip oldukları ekonomik, siyasi, askerî avantajlarla aslında örtülü vesayet ilişkisi yürütürler. Çoğu zaman doğrudan emir vermelerine gerek kalmaz, kurdukları düzenekleri çalıştırırlar. Bu düzenekler genellikle bürokratik/siyasi elitlerden, gazetecilerden, kamuoyunu etkileme araçlarından oluşur.
Peki dış güçlerin etkisinde kalmamanın, dirençli durmanın yolu nedir?
Eğer bir halk ve devlet büyük güçlerin oyuncağı, şamar oğlanı olmak istemiyorsa, etkili konumlara ve makamlara liyakatli, dürüst ve defosuz insanları getirmek zorundadır. Gerçek manada bağımsız olmak, milli kalmak ve uydulaşmak istemeyen bir toplum kamusal kurumların ve yapıların işleyişine karşı duyarlı ve sorumludur.
Stratejik kurum ve konumlarda, şahsi çıkarlarını veya başka odakların taleplerini değil, ülkenin/halkın çıkarını önceleyen insanların bulunmasına özen gösterir. Ülkede karanlık, örtülü yapılara müsaade etmez, kamusal nitelikli tüm işlerin şeffaf, hesap verebilir olmasını talep eder. Parlamentonun kamu çıkarlarına duyarlı, dürüst ve nitelikli parlamenterlerden oluşmasına özen gösterir. Böylece halk parlamento üzerinden tüm kamusal faaliyetleri denetleyebilir, iç veya dış olumsuzluklarla etkili mücadele edebilir.
Bir ülkeyi zaafa uğratmanın, dış müdahalelere, iç yağmalara açmanın ilk adımı Erdoğan rejiminin yaptığı üzere parlamentonun itibarını bitirip, altını boşaltıp içini kirli, niteliksiz, muhteris kişilerle doldurmaktır. Bunu yaptığınızda otomatik olarak halkınız, ülkeniz, kurumlarınız, sınırlarınız, ekonomik kaynaklarınız, milli çıkarlarınız dış güçlerin ve içteki çakalların kullanımına açılmış olur.
Medya kontrol altına alındı, aydınlar sindirildi, muhalefet güdümlü hale geldiyse artık geçmiş olsun. Ülke içten ve dıştan hızla çökertilir.
‘Sözde’ demokrasi havarileri…
Savunma mekanizmaları çökmüş/çökertilmiş bir ülke her türlü dış gücün, global, bölgesel çıkar odaklarının, mafyatik yapıların iştahını kabartır. Kirli emeli olanlar, “dış güçler” ülke içindeki enstrümanlarını harekete geçirir; düzeneklerini çalıştırır, dengelerinizle oynar. İktidarı tehdit eder, parlamento, ordu, yargı üzerinden bile halka/ülkeye operasyon yapar. Zira ülkede her alanda ve konumda kullanılabilecek, satın alınabilecek, tehdide, şantaja açık yığınla “yetkili” vardır.
Maalesef kendisini “demokrasi havarisi” sayan bazı güçlü ülkeler “üçüncü dünya” olarak gördükleri ülkelerde veya kendi çıkar alanlarında demokrasinin gelişmesini, şeffaf, hesap verebilir ve liyakate dayalı yönetimlerin kurulmasını istemiyor. ABD Ankara Büyükelçisi ve Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrak bunu açıkça söyledi zaten.
Zira halkın denetiminin olduğu, liyakatli ve defosuz insanların yönettiği ülkelere baskı yapmak, denetim kurmak kolay olmuyor. Bu yüzden o ülkelerde, dilleri “demokrasi” dese de gerçekte demokratik, şeffaf yönetimler istemiyorlar. Maalesef Türkiye’deki darbelerin, demokrasiye ihanetlerin tamamı, “demokrasi havarisi” geçinen batılı güçlerin bilgisi ve onayıyla gerçekleşmiştir.
Emperyal hedefleri olan büyük güçler, sıkıntılı, defolu, problemli yöneticilerle ve siyasetçilerle çalışmayı tercih ediyor. Çünkü onların defoları sayesinde ülkelere şantaj yapabiliyor, tehdit edip, istediklerini alabiliyorlar. Hazırda böyle karakter yoksunu, şahsiyetsiz, kirli insanlar varsa ömrünü uzatıp tepe tepe kullanıyorlar. Ayrıca halkın seçtiği, teveccüh gösterdiği kimseleri şantaja, tehdide, kullanıma müsait hale getirmenin yollarını ararlar.
Vatanı üç kuşura satmak!
Liyakatin, adaletin yok olduğu, Kamu düzeni bozulmuş ülkelerde gönüllü ve çok ucuza, kullanılabilecek yığınla elverişli aparat vardır. Tuncay Özkan, Cem Küçük, Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimler bunun çarpıcı örnekleridir. Bunları kullanmak için bir ideoloji, siyasi görüş, çizgi vb gerekmez. Güçlü ve muktedir olmanız kafidir. Keza Doğu Perinçek, Abdurrahman Dilipak gibi tipler bunların “aydın” ve “ideolog” rolü yüklenmiş üst sürümleridir.
Defolu, muhteris, omurgasız, bir sürü açığı olan (kumar, alkol, çeşitli bağımlılıklar vb.) tipler kullanılmaktan elbette gocunmazlar ama çoğu zaman, kime hizmet ettiklerini de bilmezler, bununla çok da ilgilenmezler. Onlar için önemli olan elde ettikleri çıkar, şöhret ve medyatik güçtür. Bunları kim verirse onun borazanı olup ötmeye başlarlar. Zurnayı kimin üflediğiyle değil; çıkardıkları ses ve elde ettikleri tatminle meşguldürler.
Açık ve şeffaf yönetilmeyen, kirli idarecilerin, defolu insanların prim yaptığı; adaletin, dürüstlüğün, üretimin değil, gösterişin, hamasetin, günübirlik çıkarın öne çıktığı toplumlar/ülkeler harici etkilere, yönlendirmelere her daim açıktır ve her türlü manipülasyona müsaittir.
Parlamentosu onurlu, dürüst ve nitelikli milletvekillerinden; bürokrasisi kaliteli ve liyakatli insanlardan, gazetecileri bağımsız ve onurlu kişilerden oluşan ülkeler –küçük de olsalar– onurlarını koruyabilir, dış güçlere karşı daha dik durabilirler.
Dış güçler meselesini, filmlerdeki gibi “Siyah gözlüklü ajanlar talimat veriyor” şeklinde hayal etmenin anlamı yoktur. Eğer siyasetçileriniz zaaf içinde, bürokratlarınız liyakatsiz, aydınlarınız ve gazetecileriniz yüreksiz ise dış güçlerin onlarla irtibat kurmasına bile gerek kalmaz. Zira bu tipler zaten güç odaklarını ve güçlüleri kendileri bulup istenmeden yalakalık yaparlar. Vesayet kurmak isteyenler bunlar üzerinden, hiçbir riske girmeden kamuoyunu ve ülke siyasetini yönlendirebilirler.
‘Dış güçleri’ arıyorsanız, hırsız siyasetçilere bakın!
Ciddi sayıda ajan istihdam etmelerine gerek yoktur. Dilinden “vatan” “millet” düşmeyen bu liyakatsiz ve beceriksiz insanlar üzerinden “derenin kuşunu derenin taşıyla vurarak” büyük çıkarlar elde ederler. Böyle bir ülkede küçük hırsızlara küçük paylar, küçük adamlara küçük makamlar vererek kolayca ülkenin kaynaklarını soyarlar.
Bir ülkede dış güç arıyorsanız, ülkedeki niteliksiz, hırsız siyasetçilere; liyakatsiz, beceriksiz, yalaka bürokratlara ve başkaları için kolayca havlayacak kadar omurgasız gazetecilere, aydınlara odaklanın. Onlar sizi iç-dış bütün kirli yapılara ulaştırır. Çünkü bütün karanlık kesimlerin rahatça kullanabileceği, satın alabileceği tipler bunlardır. Bunların yönü, pusulası, ideolojisi de yoktur, rüzgâr gülü gibi kim güçlü ona dönerler. Ülkeyi Rusya güçlü olsa Rusya’ya, Amerika güçlü olsa Amerika’ya satarlar; hatta aynı anda ikisine birden satarlar.
Bir toplumun en büyük zaafı, defolu siyasetçiler ve yöneticilerdir; liyakatsiz bürokratlar ve niteliksiz, cesaretsiz, onursuz aydınlardır. Bunları denetleyecek olan halktır. Halk bu modellere prim verdiği, itibar ettiği sürece onlar hayatın her alanında etkili olurlar. Dış güçler veya her türlü kirli odak, bunları kullanarak milletin malına, zenginliğine çöker; adaleti yok eder, ülkenin huzuruna kasteder. Bunlara göz yumduğu, hesap sormadığı, şeffaf ve adil yönetimler talep etmediği için faturanın en büyüğünü bizzat halk öder.
Bu durumda, “Zarara rızasıyla girene acınmaz.” sözü geçerlidir.

Hayatı yalan söyleyip hırsızlık yapmakla geçmiş, sahte diplomalı cahil bir hırsızı yönetici seçen Türkiye, başına gelenleri ve gelecekleri hak etmiştir. Allah masumların, mazlumların yardımcısı olsun!
Sayın hocam, yine 12’den vurmuşsunuz, tebrikler!
Milli eğitim çocukları aptallaştırma üzerine kurulur, medya halkın beynini yıkama vazifesi görür, ordu ve emniyet kafası çalışanlara darbe ve operasyon yapar, siyaset halk gruplarını birbirine düşürür, ekonomi yönetimi halkı sefalet içinde yaşamaya iter, adalet kurumu zulmederse ve zulmü kolaylaştırırsa Tayyip de devlet başkanı olur.
Tayyip devlet başkanı olursa yukarıdaki kurumlar yukarıda bahsedilen şeyleri yapar. Bu bir kısır döngü olur.
Bu kısır döngüyü kırmak için Bediüzzaman’ın ve Hocaefendi’nin fikirlerinin okunmasına, anlaşılmasına ve realize edilmesine ihtiyaç vardır.
Mahmut Hocam,
Bence bugün toplumu kökten etkileyen alanlarda risk yönetimi kavramının, artık bir yönetim anlayışı olarak demokrasilere de entegre edilmesi gerekiyor. Sorunun önemli bir kısmı burada yatıyor.
Bugün demokrasiyi “yüzyılın hatası” olarak gören ciddi bir kesim var. Bunun nedeni de aslında sizin yazınızda değindiğiniz sorunlar. Herkesin kendi lehine yorumladığı, farklı güç odaklarının kendi çıkarına göre şekillendirebildiği bir yapıdan söz ediliyor. Oysa bana göre çözüm demokrasiden vazgeçmek değil; onun eksik kalan yönünü tamamlayacak yeni bir konsept eklemek.
İlginç olan şu: Devletler ve toplumlar hayatın hemen her alanında risk yönetimini kullanıyor. Bir şirket biraz büyüdüğünde kurumsal risk yönetimi devreye giriyor. Kişisel veri işliyorsa veri koruma düzenlemeleri geliyor. Dijitalleşiyorsa siber güvenlik ve kritik altyapı yükümlülükleri başlıyor. İş sürekliliği, dayanıklılık (resilience), kalite yönetimi, bilgi güvenliği, hizmet yönetimi… Bunların hepsinin merkezinde risk yönetimi var ve büyük ölçüde yasal zorunluluk hâline gelmiş durumda.
Fakat aynı devletler, konu kendi siyasal sistemleri olduğunda bu analitik yaklaşımı büyük ölçüde terk edip yalnızca geleneksel demokrasi araçlarına güveniyor. Oysa bugün yaşadığımız pek çok kriz, bu araçların tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.
Risk yönetiminin mantığı aslında oldukça basittir. Önce süreç tanımlanır. Daha sonra o süreçteki zafiyetler belirlenir. Bu zafiyetlerden yararlanabilecek tehditler analiz edilir. Tehdit gerçekleşirse oluşacak etkinin büyüklüğü ve gerçekleşme olasılığı değerlendirilir. Böylece ortaya ölçülebilir bir risk seviyesi çıkar.
Kabul edilebilir seviyenin üzerindeki riskler için de seçenekler bellidir: Riski azaltırsınız, kontrol altına alırsınız, transfer edersiniz, bilinçli şekilde kabul edersiniz veya tamamen ortadan kaldırırsınız. Üstelik süreç burada bitmez; riskler sürekli izlenir ve yeniden değerlendirilir.
Bugün dünyanın en büyük şirketleri tam da bu mantıkla yönetiliyor. Governance, Risk & Compliance (GRC), Business Continuity Management (BCM), Information Security Management Systems (ISMS), IT Service Management (ITSM), kalite yönetim sistemleri… İsimleri farklı olabilir ama kalpleri aynıdır: Risk yönetimi.
Benzer yaklaşımın siyaset bilimine de uyarlanabileceğini düşünüyorum.
Elbette “Bunun araçları zaten var.” denilebilir. Kuvvetler ayrılığı, yasama-yürütme-yargı dengesi, anayasal haklar, bağımsız medya, sivil toplum… Bunların tamamı demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak bunlar, risk yönetimi perspektifiyle çalışan dinamik bir sistem değildir. Daha çok yapısal güvencelerdir.
Oysa bunların üzerine risk yönetimi mantığı inşa edilse, birçok sorun daha ortaya çıkmadan izlenebilir, erken uyarılar üretilebilir ve büyümeden kontrol altına alınabilir. Risk yine gerçekleşirse etkisi azaltılır; sistemi aşacak boyuta ulaşırsa da önceden hazırlanmış kriz ve dayanıklılık planları devreye girer.
Bana göre mesele insanı değiştirmek değil. İnsan değişmeyecek; dolayısıyla insanların oluşturduğu toplumlar da her zaman zafiyetler, tehditler ve riskler üretecek. Bunu yok saymak yerine kabul etmek ve yönetmek daha gerçekçi bir yaklaşım olur.
Bu yüzden demokrasilerin tamamen terk edilmesi ya da sürekli “tamir edilmeye” çalışılması yerine, kurumsal dünyada yıllardır başarıyla uygulanan risk yönetimi yaklaşımının bir yönetim felsefesi olarak demokrasiye entegre edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Belki disiplinler arası bu bakış açısı, geleceğin demokrasileri için önemli bir çıkış yolu olabilir.