Bin pencereden baksam görür müyüm?

KENT YAZILARI | ALPER ENDER FIRAT

Her şehir bir dünya, her kent bir film platosudur. Kader senaryomuzu oynadığımız, kendi dünyamızın film platosu. Evlerden, sokaklardan, meydanlardan, komşulardan, arkadaşlardan oluşmuş kendi başına bir dünya.

Günümüzü nerede, nasıl geçireceğimizle ilgili herkes için yazılmış bir senaryo vardır ve gün boyu onu oynarız. Belki birbirine benzer, ama her gün hatta her an için en ince ayrıntılarına kadar yazılmış bir kader senaryosu vardır. Şehir o senaryonun uygulandığı mekandır.

O yazgıda havanın yağmurlu, karlı ya da sıcak olacağı yaşadığınız şehre göre yazılmıştır. Çöl sıcaklığına, ekvator yağmurlarına, Sibirya soğuklarına ya da Norveç’in sürekli kapalı havasına maruz kalıp kalmayacağınız, yaşadığınız yere göre yazılmıştır. Hangi kentte yaşıyorsanız o kentin film platosunda oynarsınız hayat senaryonuzu.

Yeryüzündeki on binlerce şehrin her biri birer müstakil dünyadır aslında. Bu şehirlerde hayat bulan bir birinin içine geçmiş milyarlarca senaryo… Dünya diyorum nasıl muhteşem bir organizasyon. Ne dehşetli bir kurgu… Ve yeryüzü akıl melekelerimizi çatlatacak kadar muhteşem bir organizasyondur. İşte böyle bir kurguyu ancak kudreti sonsuz bir güç yapabilir.

Kader senaryomda bir günü Arnavutluk’ta, oranın Berat kentinde yaşamak da varmış. Berat’tayım ve elimde fotoğraf makinesi ile şehrin tepesinde bulunan kaleyi dolaşıyorum.

Berat kalesinin içindeki evinin önünde oturan, yaşlı bir Arnavut kadınından fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Deklanşörü gösterdiğim anda hemen başka bir moda geçiyor, yüzü biraz kasılıyor, kendine çeki düzen veriyor. Oysa ben onun o derin bakışını, en doğal halini fotoğraflamak istiyordum. İzin istemeden çekmeyi hakkına girmek gibi görmüş, doğru bulmamıştım ama şimdi o doğallık kayboldu. Her fotoğrafçının yaşadığı ikilemi yaşıyorum, kişi hakkına saygı göstermek mi yoksa fotoğrafın doğallığı mı? Böyle söylediğime bakmayın, kişi hakkına saygı göstermeme diye bir seçeneğim yok. 

Bu yaşlı kadının dilini bilmeyi ve onunla uzun uzun sohbet etmeyi ne çok isterdim. Ama ne o benim dediklerimi anlıyor, ne de ben onun söylediklerini çözebiliyorum. Bana tercümanlık yapacak kimse de yok. O taşlı sokakların, bin pencereli beyaz şehrin kimsenin bilmediği sıradan hayatlarını dinlemek ne paha biçilmez bir güzellik olurdu.

Belki daracık sokaklardan yukarı doğru çıkarken, Osum nehrine bakan beyaz badanalı evleri, her biri bir sanat eseri olan ev kapılarını ve o kapıların ardındaki saklı hayatları anlatırdı. Taş sokakların iki tarafında, duvar diplerindeki teneke kutulara ekilmiş çiçeklerin hikayelerinden bahsederdi belki de. Babasını, annesini, dedesini, muhtemelen onlardan dinlediği Osmanlı günlerini anlatsa, ben de yazsaydım. Beratın bin pencereli evlerinden baksam belki de bu karmaşık Balkan coğrafyasını çözebilirdim kim bilir?

Şehri ikiye bölen Osum nehrinin bir yakasının ismi Mangalem, diğer yakasının ismi Gorica. Kale ile birlikte bu iki yaka UNESCO tarafından dünya mirası listesine dahil edilmiş. İki yakayı 1780 yılında Osmanlı tarafından inşa edilmiş tarihi bir köprü bu iki yakayı birbirine bağlıyor.

Kalenin hemen altındaki Mangalem mahallesine uzaktan bakınca evler sanki birbirinin üzerinde gibi duruyor. Evlerin pencerelerinin hepsi güneşi görecek, yeterince istifade edilecek şekilde inşa edilmiş. İki katlı ve cumbalı insan yüzlü evler. İnsan yüzlü evlerin oluşturduğu insan yüzlü bu şehri, diktatör Enver Hoca bile yıkmaya kıyamamış.

Enver Hoca’nın iktidarda olduğu 1948 yılında devlet koruması altına alınıp müze kent ilan edilmiş edilmesine ama 1967 yılında başlattığı kültür devrimi adı altındaki yaptığı kültürel kıyımdan kendini güç bela kurtarabilmiş.

Bereket bugün UNESCO’nun gözetimi altında.

Yaşlı kadınla vedalaşıp güngörmüş taş sokaklardan, beyaz badanalı cumbalı evlerin kenarından, tenekelere ekilen çiçekleri koklayarak aşağıya, Osum nehrinin üzerindeki taş köprüye iniyorum. Birazdan yola çıkmamız lazım. Ohri bizi bekliyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin