Bir dönüşümün kahramanı

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

Geçtiğimiz hafta İkrime’nin dönüşümünü yazmaya çalışmıştım; bugün ise bu dönüşümün kahramanı Ümmü Hakîm’i (radıyallahu anhâ) anlatmaya çalışacağım.

Ebû Cehil’in ana-baba bir kardeşi Hâris İbn-i Hişâm’ın kızıydı, Ümmü Hakîm.

Anne tarafı da farklı değildi; Abdulmuttalib zamanından bu yana ana muhalefetin birinci adamı Velîd İbn-i Muğîre’nin kızı Fâtıma Bint-i Velîd’den doğmuştu. Tabii olarak annesi Fâtıma, Hâlid İbn-i Velîd’in de (radıyallahu anh) kız kardeşi oluyordu.

Babası Hâris İbn-i Hişâm, Mekke fethine kadar Ebû Cehil’den farksız birisiydi.

Ebû Cehil, öz amcasıydı ve babasının burnundan düşmüş bir isimle, amca oğlu İkrime ile evlenmişti.

Dolayısıyla hem anne hem de baba tarafından aristokrat bir sınıfın ferdiydi; Ümmü Cemîl ve Hind gibi Mekke önde gelenleriyle oturup kalkar, öyle herkese iltifat etmez, konuşmaya bile tenezzül etmezdi.

Mekke fethine kadar İslâm, Kur’ân ve Peygamber adına müspet anlamda hiçbir şey duymamıştı. Bilakis kin ve nefretin merkez üssünde bulunuyor, her gecenin gününe ayrı bir şartlanmışlıkla uyanıyordu. Ne de olsa, küfre merkez bir evin ferdiydi; soluduğu hava cehâlet, yudumladığı su kin ve nefret, yutkunduğu her lokma da düşmanlıktan ibaretti. 

Mekke ordusuyla birlikte Uhud’a gelen ve bir tarafta savaş devam ederken diğer yanda cepheye inip de şehidlerin uzuvlarını paramparça eden kadınlar arasında o da bu­lunuyordu.

Günler gelip de fethe dayandığında onun için de çok şey değişmişti. Dünkü cinayetlerinden dolayı hem babası Hâris İbn-i Hişâm hem de kocası ve amca oğlu İkrime hakkında ölüm fermanı olmasına rağmen fetih günü, Mekke aristokrasisinin arasında Ebû Cehil’in kızı Cüveyriye ile birlikte gelmiş, Safâ tepesinde o da huzûra ermişti.

Ancak bir derdi vardı; o güne kadar çok can yakan kocası İkrime, canından korkmuş ve kaçmıştı; aynı yastığa baş koyduğu hayat yoldaşı, ebedî bir yokluğa yelken açmış ve kendini, bir daha yan yana gelemeyecekleri meçhul bir sahile atmıştı.

Seviyordu.

Aynı zamanda bir vefa insanıydı.

İlk defa tattığı bu huzûra, onun da ermesini istiyordu.

Hem, o gün kimler affedilmemişti ki?

Hakkında idam kararı olan Hind gibi bir kadının dönüşümünün canlı şahidi olmuş, Süheyl İbn-i Amr ve Safvân İbn-i Ümeyye gibi dünün amansız düşmanlarını da kurtarabilmek için yaşanan çırpınışları o da duymuştu. 

Dolayısıyla, dünden bu yana teraküm etmiş bütün buzları eriten o engin Şefkat karşısında o da ümitlenmişti; herkese açık bu sinede, İkrime’ye de bir yer vardı!

Safâ tepesinde dakikalar süren huzûr seline kendini kaptırıp gitmedi ve bu dakikaları değerlendirip kocası İkrime için de ‘emân’ istedi.

Sonuç, beklediği gibiydi; Ebû Cehil’in oğlu İkrime için de ‘emân’ verilmişti!

Hiç vakit kaybetmedi ve insibağdan nasibini almış bir coşkunlukla hemen yola koyuldu; kendini kurtaran her adanmış gibi o da ‘kurtarmaya’ gidiyordu!

Halbuki, böyle bir tercihte bulunmasaydı, elini güçlendirecek çok mazereti vardı:

Her şeyden önce, o gün kabuk değiştiren Mekke’nin her dakikası ayrı bir heyecan, bambaşka bir bayramdı; kendisini bu coşkuya kaptırabilir ve bırakıp gitmeyi aklından bile geçirmeyebilirdi! 

‘Bu kadar cinayet işlemeseydi!’ diyebilirdi.

‘Kadın başıma ben ne yapabilirim ki!’ mazeretine sığınabilirdi. Üstelik, yerden göğe kadar da haklıydı! Çünkü o günün şartların­da, bir kadının evinden dışarı çıkması, tehlikeyle burun buruna gelmesi demekti. Hele, şehirler arası yolculuğu, o gün hiçbir kadın aklından geçiremezdi; erkekler bile tek başlarına yola çıkamaz, tuzak kuran eşkıyaya yem olurdu!  

‘Onun gibi bir adamı, hangi argümanla ve nasıl ikna edebilirim?’ diye de düşünebilirdi. Hiç kimse onu ayıplamaz, attığı adımı, yaptığı tercihi de makul karşılardı. Zira henüz İslâm adına ne bir âyet öğrenmiş ne de bir hadîs talim etmiş­ti? Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile kaç dakikalık muârefesi olmuştu ki? İlmi de yoktu!

Hatta, henüz Kur’ân’ın kapağını bile kaldırmamıştı! Demek ki bil­mek başka, yaşamak ise bambaşka bir şeydi ve o, henüz sâiklerini bilemediği bir heyecan sarmalı içindeydi.

Her şeyi göze almıştı; Yemen’e gidiyordu!

Bu yolculukta yanına, kendini koruması ve yol boyunca ses olması için Bizans asıllı kölesini de almıştı. Ne var ki ilk sıkıntıyı bu köleden gördü; olmadık taleplerde bulunuyor ve Ümmü Hakîm’i (radıyallahu anhâ) taciz ediyordu!

Kas gücüyle karşı koyamayacağı açıktı ve zekasıyla onu oyalayıp zaman kazandı; yolunun kesiştiği Ukel kabilesinden destek istedi ve bu bâdireyi, ancak onlardan aldığı destekle atlatabildi.

Nihayet, gitti ve buldu İkrime’yi. Dilini konuşturmuş, duygularını koymuştu ortaya; Mekke’de olup bitenleri anlattı, bir bir; ışığa koşan kelebekler gibi Kâbe’ye yönelişler­den, Mekke’de tecelli eden engin hoşgörü ve şefkat meltemlerin­den, kendisi gibi kaçıp da yolunu kaybettirmek isteyenlerin arkasından giden adanmışlardan, geri geldiklerinde kaçkınların bile nasıl el üstünde tutulduklarından bahisler açtı.

Anlata anlata bitiremiyordu!

Bu samimiyete, kendisi için hayatını ortaya koyan bu iradeye, kurtarmak için kendini tehlikeler sarmalına atan bu fedakarlığa duyarsız kalınamazdı.  

Başta da ifade ettiğim gibi işin İkrime’ye bakan yönünü bir önceki yazıya havale ediyorum; burada dikkat kesilmemiz gereken bir yer daha var:

Hatırlanacağı üzere gözünü budaktan sakınmayan, gemileri yakıp gitmiş bir isim ve granit gibi sert bir karakter olan İkrime, hiç problem çıkarmadan ve işi zora sokmadan bir kabul yaşamıştı.   

Şüphe yok ki bu kabulün arkasındaki kahraman da yine Ümmü Hakîm (radıyallahu anhâ) idi; Yemen’den geleceği âna kadar o sertlerden sert adamı yumuşatmış, tatlı dil ve kadife yüreğini ortaya koyarak onu, âdeta avucundaki balmumuna çevirmiş ve imanı kabul keyfiyetine ulaştırmıştı.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün söylediği söz, Ümmü Hakîm (radıyallahu anhâ) için de geçerliydi; şüphesiz o da dünü gibi günü de nitelikli bir madendi!

O günden sonra da hiç ayrılmadı, İkrime’den. Yermük’te şehâdetle kanatlanırken de yine yanındaydı.

Sonraki günleri de aynı çizgideydi, Ümmü Hakîm’in (radıyallahu anhâ).

İkrime’nin şehâdetinden sonra, ilk Müslümanlardan ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy katipliğini de yapan Hâlid İbn-i Saîd (radıyallahu anh) ile evlendi, Ümmü Hakîm (radıyallahu anhâ). Bu esnada yine cephedeydi; nikahları kıyılmış ve zifaf için de bir çadır kurulmuş olmasına rağmen fırsat bulup da bir araya gelememişlerdi! Savaşın durulduğu haberiyle birlikte bir haber daha aldı o gün, Ümmü Hakîm (radıyallahu anhâ). Evliliğe adım attığı kocası Hâlid İbn-i Saîd de (radıyallahu anh) şehîd olmuştu.

Aldığı haberin şokuyla, eline aldığı çadır direği ile meydana daldı ve kadın başına, kocasını şehîd eden yedi veya dokuz Bizanslının hakkından geldi.

Söz konusu çadırın yanındaki köprü, o günden sonra Ümmü Hakîm köprüsü olarak anılacaktı.

Daha sonra Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile evlendi ve O’ndan, Fâtıma adında bir kızı oldu. Ve çok geçmeden (hicrî 14), o da ruhunun ufkuna yürüdü.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin