Adalet, tecavüzcüleri neden korur?

YORUM | UĞUR TEZCAN 

Adalet’in tanımı, toplum nezdindeki kavranış biçimlerine ve beklentilerine, fertlerin sahip oldukları farklı felsefi bakış açılarına ve kültürel bazı dinamiklere göre değişkenlik arz edebilir.

Başlıkta kullandığım şekliyle adalet; olması gerektiği şekil ve düzeyde uygulanabilir olan ve belli bir olgunluk düzeyine ulaşarak akıl, mantık, vicdan, insaf dengesini yakalayabilmiş, sistemsel bir kimliğe bürünebilmiş bir yapıyı ifade ediyor. Bu da adaletin özü (mahiyeti) ile uygulanma şekli, yöntemi ve becerisi arasında birtakım farklar, noksanlıklar hatta kopmalar olabileceğine işaret eder.  

Yoksa özü itibari ile adalet, insan hayatının, devlet sistemlerinin ve hatta ilahi dinlerin esasını teşkil eder. Ünlü düşünür Konfüçyüs’ün dediği gibi adalet bir “kutup yıldızı gibidir… yerinde durur ve geri kalan her şey onun çevresinde döner.”

Bizimki gibi ahlaki normları, vicdani kaideleri ve en önemlisi de akli yöntem ve bulguları sistemleştirememiş cahil toplumlarda adaletin özü de pratiği de ciddi sistemsel krizler içinde çırpınıp durur. İlahî Adalet’i idealize ettiği veya etmiş göründüğü halde sürekli güce tapan, çıkar endeksli ve günübirlik yaşayan toplum bireyleri, hırsları ve çıkarları uğruna adaleti sadece kavram ve anlayış yönünden değil, sistemsel olarak da bükmeyi hiç ihmal etmezler. Adalet, öncelikle kutsanan bir devlet anlayışının elinde, ardından da doğal bir gelişme olarak, o gücü elinde tutan odaklar nezdinde hep suiistimal edilip durulur. Balzac belki de bu yüzden “Kanunlar örümcek ağları gibidir: Zayıflar ağa yakalanır, güçlülerse ağı delip geçer” demiştir. İşte böyle bir kısır döngüye girmiş olan toplumlarda ahlak sistemleşemiyor ve ahlaksızlık her boyutuyla toplumun dokularına nüfuz ediyor demektir. Montaigne’in, “adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur” demesi işte böyle bir süreci özetleyen bir serlevhadır.

Meseleyi şimdi Türkiye özeline, başlıktaki noktaya odaklayalım ve insanların konuşmaktan hep çekindikleri bir konuya parmak basalım. Çocukluk yıllarımdan beridir adalet sistemimizin sadece ‘güçlü’ insanları değil, daha başka birçok suçluyu ve özellikle de tecavüzcü, sapkın ve tacizci insanları koruma yönünde sergilediği ateşli refleksleri hep hayretle takip etmişimdir. ‘Ahlakına bu kadar düşkün!’ olan, ahlaki ve dini normları kutsallık boyutunda sembolleştiren bir toplumda adalet sisteminin bu kadar açık vermesi ve kusurlu hareket etmesi ne ile açıklanabilirdi?

Acaba liberal kesimlerin iddia ettikleri gibi toplum çok simgesel, ‘fuzuli’ birtakım muhafazakâr beklentiler içine giriyordu da ahlaki normlar mı abartılıyordu; yoksa feministlerin iddia ettikleri gibi erkek egemen toplum kadını hep ikinci sınıfa ittiği için mi oluyordu bunlar; veyahut muhafazakâr kesimlerin inandıkları gibi, seküler Kemalist rejim “din düşmanı” ve “ahlaksızlığı kamulaştıran” bir anlayışa sahip olduğu için mi meydana geliyordu bunlar?

Bu konular Türkiye’de, mezkûr kesimlerin bu tarz refleksleri noktasından bile hiçbir zaman sosyolojik olarak sağlıklı bir zeminde masaya yatırılıp incelenememiştir. Sadece siyasal partilerin ve gruplarının ürettikleri klişelerin, mevcut siyasi kamplaşma ve ayrışmaların kısır döngüleri içerisine hapsolmuş bir realitedir bu!

Bütün bunlar olurken de meselenin asıl gerçek sosyolojik boyutu hep göz ardı edilmiştir. O da yazının girişinde işaret ettiğim “adaletin sistemleşememesi”, böylece pratik hayatta uygulanış biçimlerinde görülmeye başlanan aksaklıklar ve bozukluklardır. Toplumun önemli ve etkin bir kesimi aslında bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilir; ancak artık o noktada durumu düzeltmekten ziyade o aksaklıklardan istifade etme yönünde refleksler sergiler. Rüşvet çarkları işlemeye; adalet, gücü elinde tutan kesimlerin elinde oyuncak olmaya çoktan başlamıştır o toplumda. Kanser vücuda işlemiş; hatta çoktan metastaza uğramıştır. Toplum yaraya neşter atmayı değil, durumdan istifade etmeyi; tabir caizse o karmaşada yolunu bulmayı tercih etmiştir.

Oysa böyle “ahlak abidesi!”, “ahlak kutsayıcısı!” ve “adalet menkıbecisi” bir toplumda bu durum çok büyük bir tenakuzdur. Yıllardır okuyoruz: Reşit olmayan kızlara tecavüz eden insanlar, karısını sokak ortasında canice öldüren adamlar, küçük kızlara tacizde bulunan insan bozmaları… Kimisi ceza almadan sudan bahanelerle salıveriliyor, kimisi mahkemede kravat taktığı için “iyi hal” indiriminden yararlanıyor, kimisi de “kızın gönlü vardı” veya “tahrik edici unsur vardı” denilerek cezai indirimlerden faydalandırılıyor. İndirimle girenlerin bir kısmı da zaten sonradan çıkan bir afla salıveriliyor. Yine, yaş sınırları on ikiye indirilerek tecavüze uğramış küçük kız çocuklarının tecavüzcüleri ile evlendirilmelerini teşvik edici yasalar çıkarılıyor; adeta reşit olmayanlara karşı işlenecek suçlar teşvik edilmiş oluyor… Ahlakın kutsanıyor gibi görüntü verdiği böyle bir toplumda idarede “İslamcı” bir parti olduğu halde o partiye yakın bir öğrenci yurdunda erkek çocuklarına tecavüz edilmiş olması ve bunun yargıdan kaçırılmış olması kınanmıyor ve toplumsal bir tepkiye dönüşemiyor.

Konuşul(a)mayan gerçek dedim!

İşte bunlar hep aslında kokuşmuş ve rayından çıkmış bir adalet sisteminin varlığına işaret ediyor. Tecavüzcüyü korumaya çalışan bir avukat, bir hâkim ve savcı belirli güç veya çıkar gruplarının koruyuculuğu altında hareket ederek rüşvet çarklarının döngüsü içerisinde sebep oluyorlar o saçmalıklara. Oğulları bu tarz tecavüz suçlarına veya ciddi boyutta başka suçlara bulaşmış olan insanların çoğu eğer gücü, parası ve çevresi yetiyor ise şayet; hemen bir “tanıdık” bulmaya çalışıyor o ‘ağ’ içerisinden. Bu tür manipülasyonlarda ustalaşmış birtakım avukatların veya etkili konumda bir tanıdığın bulunması ile başlayan süreç, etkili kişilerin desteği ve paranın verdiği rüzgârla birlikte rüşvet çarkı içerisindeki yoldan çıkmış “adalet” çalışanlarının denkleme dahil edilmesiyle birlikte gazetede okuduğunuzda bizlere sinirden saç baş yolduracak o haberlerini okumamızı sağlıyor.

Böylece mağdurlar tarihin gizli sayfalarına karışıp acılarının içine diri diri gömülürlerken; rüşvet çarklarından nemalanan insanların varlıkla şımarmış, vicdanları körelmiş ve ahlaken çökmüş şımarık çocukları ve sapkın fertleri de yollarına hiçbir şey olmamış gibi veya çok az bir hasarla devam ediyorlar.

Evet! Çok açıktan söyledim biliyorum; ancak gerçekte olan budur. Yargı sistemi içerisinde var olan birkaç çürük yumurta var demiyorum; çok daha büyük ve yaygın olan sistemsel krizden bahsediyorum. Adalet sistemimiz rüşvetçi, güce tapan, güce göre kendini senkronize eden, çıkarcı bir güruhun istilası altındadır. Bu ülkenin insanı, entelektüel geçinen aydını ve siyasetçisi bunun gerçek nedenini bilir; ancak o gücü karşısına almamak adına buna göz yumar. Hatta birçok oluşumun o denge içinde kendilerine ait alt dengesel yapıları mevcuttur. Bazen bu klikler arasında ya güç ilişkilerine ya kabilecilik anlayışına ya da rüşvet çarklarına dayanan alışverişler ve yardımlaşmalar olur. Kendi aralarında birbirlerinin sınırına çok dokunmamaya çalışan birtakım dengeler o sistem içerisinde konumlanmışlardır. Mesela; şaibeli isim Doğu Perinçek’in “yalnız MİT’te değil her yerde etkiliyiz” sözü, yine kendisinin “hukuk siyasetin köpeğidir” sözü ile okunduğunda meseleye bir ışık tutulmuş olur. Bu itiraflar sonrası ne bir savcının ne de mevcut Erdoğan hükümetinin tek bir söz dahi söyleyememiş olması ilginçtir!

İşte bu nedenlerden ötürü pis kokular yayan gelişmeler ve uygulamalar karşısında bile toplumun etkin kesimleri tarafından, kahvehane muhabbeti boyutunda bir iki hayıflanmada bulunma dışında, sorunu pratik alanda ve sistemsel boyutuyla çözecek adımlar asla atılmaz!

Çünkü bu gelişmelerin aslen; direk ve dolaylı sorumlusunun “derin devlet” denilen yapı olduğunu veya çok güçlenmiş bazı siyasi oluşumlar olduğunu çoğu insan bilir ve onları karşılarına almak istemezler. Başı bir şekilde belaya düşen çoğu insan, “adaletin kestiği parmak acımaz” demek yerine hemen “bir tanıdık var mı” diyerek bu çarkların içine kendisini salmaya çalışır.

Zaten Hizmet Hareketi gibi bir oluşuma karşı olunmasının, onun özellikle de adalet ve emniyet teşkilatlarından temizlenmeye çalışılmasının en büyük (dile getirilmeyen) sosyo-psikolojik boyutu budur. Yani ortada aslen ideolojik değil varoluşsal bir tepki ve endişe vardır. Bu da çıkar endeksli hareket eden ve siyaset libası giymiş olan sistemsel bir hırs ve güç dengesi olarak kendisini gösterir. Yani bu aslen ne “laiklik elden gidecek” şeklinde siyasi bir düşmanlığın gereğidir; ne de “aman efendim kadrolaştılar, başkalarından emir alıyorlar’… tarzında bir ‘öngörünün” tezahürüdür. Bunlar işin tali yolları, siyasi tezahürat, manipülasyon ve algı oluşturma boyutlarıdır.

Bu dinamiğin toplumun cahil fertleri üzerindeki radyoaktif serpintilerinin bu şekilde yansıyor olması asıl değil, neticedir; yani yok değildir, ama esas da değildir. Gerçek motivasyon; Hizmet Hareketi içinde yetişmiş insan prototipinin ve Hizmet felsefesinin yazıda gerekliliğine vurgu yaptığım “sistemsel dönüşümü” tetikleyebilecek ve tesis edebilecek en etkin ve potansiyel alternatif güç olması durumudur ve bu ihtimalin sebep olabileceği; hatta olmaya başladığı, “konum-çıkar-pozisyon-güç” kaybetme korkusu ve endişesidir. Yani ideolojik olmasının çok ötesinde doğasında barındırdığı ‘ekonomik çıkar’ dengelerini sarsma potansiyeli ve ihtimalidir. Korkunun temelinde de bugün “FETÖ” kavramı üzerinden yaşanan ve ‘kökten temizleyeceğiz’ şeklinde servis ve reklam edilen soykırımda da bu kadar azılmasının ve ileri gidilmesinin altında işte bu hırs ve korku yatmaktadır.

Bu yazı, son üç yazımız olan Rüşveti Yemediler @#$%&!, Fetö Diyerek Soyan Mafya-1 ve Fetö Diyerek Soyan Mafya-2 başlıklı yazılarımızla beraber okunursa daha faydalı olabilir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin