AHMET KURUCAN | YORUM
İnsanlık tarihinin en sarsıcı sahnelerinden biridir. 40 yaşındaki Hz. Muhammed (sas), Hira Mağarası’ndan titreyerek inmektedir. Birkaç saat öncesine kadar Mekke’nin “el-Emîn” diye tanıdığı güvenilir insan, artık vahyin muhatabıdır. Cebrâil’in “Oku!” emriyle başlayan bu büyük buluşma, ruhunda tarif edilemez bir heyecan ve aynı zamanda ağır bir sorumluluk meydana getirmiştir.
Eve gelir gelmez söyleyebildiği tek cümle şudur: “Beni örtün! Beni örtün!”
Hz. Hatice validemiz onu sakinleştirir ve ardından insanlık tarihinin en anlamlı şahitliklerinden birini yapar: “Hayır! Allah’a yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman mahcup etmez. Çünkü sen akrabanı gözetirsin; doğru konuşursun; zorda kalanın yardımına koşarsın; fakire ihsanda bulunursun; misafiri ağırlarsın; musibete uğrayanların yaralarını sarar ve onlara destek olursun.”
Bu sözleri, ilk defa böylesine sarsıcı bir tecrübe yaşayan eşini teskin etmek için söylenmiş birkaç teselli cümlesi olarak okumak eksik olur. Bana göre bu cümleler aynı zamanda Efendimizin (sas) 40 yıllık hayatının özeti; peygamberlik öncesi karakterinin ilâhî misyona nasıl bir zemin hazırladığının ilanıdır.
Dikkat edilirse Hz. Hatice’nin saydığı özelliklerin tamamı insanlarla kurulan ilişkilere dairdir. Hiçbiri ferdî ibadetlerden söz etmez. Hepsi sosyal ahlâkı, toplumsal sorumluluğu ve özellikle de zor durumda kalan insanlara el uzatmayı merkeze alır.
İşte üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken nokta da burasıdır. Biz bu hasletleri çoğu zaman sadece bireysel faziletler olarak okuruz. Elbette doğruluk, sıla-i rahim, misafirperverlik ve yardımseverlik güzel ahlâkın vazgeçilmez parçalarıdır. Ancak mesele bundan ibaret değildir.
Bu özellikler aynı zamanda sağlıklı bir toplum inşa etmenin, hatta bir medeniyet kurmanın temel ilkeleridir. Dolayısıyla onları sadece bireysel davranışlar olarak değil, toplumsal ölçekte nasıl hayata geçirileceği üzerinde de düşünmek gerekir.
Dünyanın problemi; yalnızlık!
Mesela “Akrabanı gözetirsin!” ifadesini ele alalım. Bugün dünyanın en büyük problemlerinden biri yalnızlıktır. Büyük şehirlerde insanlar komşularını tanımıyor; aynı apartmanda yaşayanlar birbirlerinin isimlerini bilmiyor. Dijital iletişim arttıkça gerçek ilişkiler zayıflıyor. Böyle bir dünyada bu ilkeyi sadece sıla-i rahim yapmak şeklinde anlamak yeterli değildir.
“Akrabanı gözetmek”, insanları yeniden birbirine bağlayan sosyal ağlar kurmak; güven üreten ilişkiler geliştirmek; aileyi, komşuluğu, mahalleyi ve sivil toplumu güçlendirmek; farklı dinlerden, kültürlerden ve etnik kökenlerden insanları ortak iyiliklerde buluşturmak anlamına da gelir. Kısacası bu ifadeyi sadece bayram ziyaretlerine indirgememek gerekir. Kaldı ki onu bile hakkıyla yerine getirdiğimiz söylenemez.
“Doğru konuşursun.”
İlk akla gelen, insanların birbirine yalan söylememesidir. Peki bunun kurumsal karşılığı yok mudur? Hakikati çarpıtmamak, bilgiyi manipüle etmemek, şeffaf olmak, hesap verebilmek… Bugün güven krizinin yaşandığı bir dünyada doğruluk sadece bireysel bir fazilet değildir; kurumların da en büyük sermayesidir. Devletler, hükümetler, siyasi partiler, şirketler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler…
Hangisine tam anlamıyla güvenebiliyoruz? Öyleyse güven inşa eden kurumlar oluşturabilmek de Hz. Hatice’nin bu cümlesinin günümüzdeki kurumsal karşılığıdır.
“Zorda kalanın yardımına koşarsın; fakire ihsanda bulunursun.”
Bunu sadece sadaka vermek olarak okumak da eksik olur. İnsanın onurunu koruyacak imkanlar üretmek, eğitim projeleri geliştirmek, insanlara meslek kazandırmak, göçmenlere rehberlik etmek, afetzedelerin yaralarını sarmak, psikolojik destek sunmak… Asıl hedef, insanları sürekli yardım alan kişiler hâline getirmek değil; yeniden kendi ayakları üzerinde durabilecek duruma ulaştırmaktır.
“Misafiri ağırlarsın.”
Bugünün dünyasında misafirperverlik yalnızca eve gelen konuğa ikram etmek değildir. Topluma yeni katılan insana gönlünü açabilmektir. Dünya büyük bir göç çağından geçiyor. Milyonlarca insan savaş, baskı, ekonomik sıkıntılar ve iklim krizleri sebebiyle yer değiştirmek zorunda kalıyor. Üniversite için başka ülkelere gelen gençler, mülteciler, sığınmacılar, yalnız yaşayan insanlar… Onlara hem bireysel hem kurumsal düzeyde sahip çıkabilmek, Peygamber (sas) ahlâkının bugünkü en canlı tezahürlerinden biridir.
Toplumsal sorunlara doğru çözümler üretmek…
Burada şu soruyu sormadan edemiyorum: Allah Resûlü (sas) bugün yaşasaydı, bu hasletleri hangi projelerle, hangi kurumlarla ve hangi faaliyetlerle hayata geçirirdi?
Kanaatimce velâyet, muâhât veya o günün diğer sosyal kurumlarını aynen yeniden kurmazdı. Fakat onların temsil ettiği değerleri mutlaka yaşatırdı. Çünkü sünnetin özü araçlarda değil, amaçlardadır. Hz. Peygamber (sas) yaşadığı toplumun ihtiyaçlarını doğru okuyor ve o ihtiyaçlara uygun çözümler üretiyordu. Bugün yaşasaydı muhtemelen yalnızlık, ruh sağlığı, aile çözülmesi, dijital bağımlılık, göç, gelir adaletsizliği, kutuplaşma, çevre krizi ve yapay zekânın doğurduğu etik problemler gibi insanlığın kanayan yaralarına yoğunlaşırdı.
İşte tam bu noktada Hizmet Hareketi olarak kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz dünün kurumlarını yaşatmaya mı çalışıyoruz; yoksa Hz. Hatice annemizin tarif ettiği insan modelini bugünün dünyasında yeniden üretmeye mi?
Bu ikisi aynı şey değildir. Okullar, yurtlar, dershaneler, diyalog merkezleri, kültür merkezleri… Bunların hiçbiri kendi başına kutsal değildir. Bunlar belli bir dönemin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere geliştirilmiş araçlardır. Bugün de aynı ihtiyacı karşılıyorlarsa elbette devam etmelidirler. Fakat ihtiyaç değişmişse araçlar da değişebilir, hatta değişmelidir.
Değişmemesi gereken, o araçların taşıdığı ruhtur.
Belki bugün yalnızlaşan gençlere umut olacak merkezler kurmak; göçmen ailelerin topluma uyumunu kolaylaştıracak projeler geliştirmek; yapay zekâ çağının ahlak problemleri üzerinde çalışacak enstitüler açmak; aileyi güçlendirecek danışmanlık merkezleri oluşturmak ve toplumun farklı kesimlerini güven zemininde buluşturacak platformlar inşa etmek daha öncelikli hâle gelmiştir.
Hz. Hatice’nin şahitliği bize çok önemli bir hakikati öğretmektedir: Allah’ın yardımına mazhar olan insanlar, önce insanların yükünü hafifleten insanlardır. Belki de Hira’dan bugüne ulaşan en büyük mesaj budur.
