Zor zamanlar, zor sorular – 2

YORUM | VEYSEL AYHAN

İlk yazıpsikolojik faktörlerin ve desteklerin ortadan kalkmasına veya ‘çöküşüne’ rağmen ayakta nasıl durulur?” konusunu anlatıyordu.

Bunun bir başka boyutu psikolojik “destekler”ime olan ölçüsüz muhabbetim.

Hz. Bediüzzaman’ın unutmamamız gereken önemli ikazı vardır:

“Hakikattar bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki (prensipler, kurallar), Cenâb-ı Hakkın mâsivâsından (Allah dışındaki her şey)  hiçbir şeyi, ona taabbüd (kulluk) edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten (İbadete layık olma) uzaklık noktasında müsâvi(eşit) oldukları gibi, mahlûkiyet (yaratılmış olma) nisbetinde de birdirler.” Bu ölçüyü daima hatırlamak lazım.

Beni elimden tutup bu işe yönlendiren ağabeyimi, öğretmenimi, rehberimi yani kendilerine güvendiğim insanları abartarak, aşırı ve dengesiz bir şekilde gözümde büyütürsem onlarla imtihan olurum.

“Sohbet-i Canan” eksenli olmayan abartılı sözlerim ve tavırlarım beni inhiraf ettirebilir. Her dönem insanı bu sorularla imtihan oldu. Biz de oluyoruz. Hz. Ömer’in, Halid b. Velid’i azl etmesinin bir sebebi de buydu. İnsanlar her mecliste oturup kalkıp sürekli Halid b. Velid’in deha ve kahramanlıklarını anlatmaya başlamıştı. Bir zafer elde ettiklerinde bazıları “Allah, Allah, Allah” diyeceklerine “Halid, Halid Halid” demeye başlamıştı. Başarı ve muvaffakiyetin kaynağını Halid b. Velid olarak görüyorlardı. Hz. Ömer, Allah’ın inayetiyle bu tehlikeyi görmüş, insanların şirke girmesine engel olmuştu.

“EKSERİYET ŞİRK KOŞMADAN İMAN ETMEZ”

Bu sebeple de “Onların ekserisi, şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” (Yusuf,106) ayetinden korkmak lazım.

Bu sebeple “Sizin içinizde şirk, karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir!” hadisinden ürkmek lazım.

Yüreğimden “Allah bes bâki (geri kalan) heves” demediğim sürece, muvaffakiyetleri tamamen Allah’tan bilmediğim sürece dayandığım desteklerimle acı acı imtihan olurum.

Vesilelere saygılı olmak ve vefa göstermek ayrı bir konu. Hidayet Allah’tandır. Beni hidayete erdiren Allah’tır.

Ben veya biz veya tüm arkadaşlarımız, bulunduğumuz noktaya kendimizin veya bazılarımızın zekâ, deha ve becerisiyle geldiğimizi düşünürsek yanılırız ve bu itikadımızla kaybederiz. En kötüsü de bir ömür soruları doğru çözdükten sonra bu son soruyla yıkılmak olur.

Esbabı vasıta yapıp Hizmet’i inkişaf ettiren Allah’tır. Dilerse bugünden sonra da götürecek olan odur. Vesile ve sebeb hükmündeki insanlara aşırı ümit bağlamak yanlış olduğu gibi onlara, onların tavırlarına veya tavırsızlıklarına bakıp moral bozmak yanlıştır.

İmtihanın bu safhasında esbabı aşamayanlar, Allah’la irtibatı güçlü olmayanlar zorlanır. İnsanlar “Acaba yanlış mı yaptık?”, “Acaba yanlış insanların mı ardına düştük”, “Acaba aldatıldık mı” diye vesvese ve vehimlerle imtihan olurlar.

İmtihanın bu kısmı olmasaydı iman ve itikadları “konjonktürel faktörlerle” ve “kitle psikolojisiyle” kaim olanların elenmesi mümkün olmazdı.

Yusuf suresinde önemli ve kritik bir ayet var. Bu ayete Türkçe meal verenlerin çoğu yaklaşık şu ifadelerle veriyor: “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.” (12/110)

Mealcilerin çoğu ilk kısmındaki “ümitlerini kesmek” ve “yalanlandıklarını düşünmek” fiillerinin öznesi olarak peygamberleri gösterir. Sadece Prof. Dr. Suat Yıldırım farklı bir meal veriyor. Onun meali şöyle:

O müşrikler kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur, dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vâdede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.” (12/110)

KIRAATTEKİ İNCE NÜANS!

Yıldırım Hoca’nın mealinde “ümitlerini kesmek” fiilinin öznesi peygamberlerdir. Ama “yalanlandıklarını düşünenler” fiilinin öznesi o peygamberlerin takipçileridir. Yani takipçiler “Acaba kandırıldık mı diye?” düşünmeye başlar. Bu farklılığı ifade eden nüansı iki büyük tefsir daha teyit eder. Biri, ayetleri sahabelerden gelen rivayetler ışığında açıklayan Taberî’nin tefsiridir.

Taberî’de tabiinin önde gelenlerinde Said ibn Cübeyr’in rivayeti aktarılır: “Yalanlanma kelimesi ‘kuzibû’ şeklinde okunduğunda yalanlanma zannının peygamberlere değil kavimlerine ait olduğu anlaşılır” der. Sonra yine tabiinin imamlarında Mücahid İbn Cebr’in de “kuzibû” şeklinde kıraat ettiği aktarılır. O da şöyledir: “O kavimler peygamberlerinin kendilerine yalan söylediklerini zannettiler.” Aynı nüansı Fahruddin er-Râzî de tefsirinde teyid eder: “Peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümit kestiklerinde, kavimleri o peygamberlerin, vaat olundukları yardım ve muzafferiyet hususunda yalancı durumuna düşürüldüklerini zannettiler.” Yani nusret o kadar ‘gecikir ki’ o peygamberlerin ümmetleri “Acaba biz yanlış yolda mıyız? Acaba peygamber bizi kandırdı mı?” diye vesveselere şüphelere düşer.

“Şüphe, endişe ve sorgulamalarla” dolu bu dönem, Allah’tan yardım geleceği zamanın arefesinde olmayı da ifade eder. Ayetteki “işte o zaman” önemli bir eşiktir. Müjde içerir.

Bıçağın kemiğe dayandığı bu noktada yıkılmadan durabilmek; her türlü “vesile”yi aşmaya bağlıdır. O nedenle imanını Allah’la irtibatla takviye etmeyenlerin ve fiilen işin bir ucundan tutmayanların savrulmaması oldukça zor.

ZAN VE EVHAMLAR FIRTINASI

Hadiseler ve olumsuzluklar beni bir kenara savurduysa, elimi eteğimi her işten çektiysem şöyle bir tehlike de önüme çıkabilir. “İstidraç”ı” çok iyi ifade eden, kaynağı İsrailiyat olan bir hikâye var.

“Firavun: “Haman! benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebillir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım.” (40/36) ayetinin tefsirinde yer alır.

Firavun, kendisine bir kule yaptırılmasını ister. Yüksek kulenin tepesine çıkacak ve Musa’nın Allah’ını okla vuracaktır. Kule bitince çıkar ve bir ok atar. Ok bulutların ardından kanlanmış olarak geri düşer. Allah, Firavun’un azgınlığını artırması için bir melek vasıtasıyla okun uçuna bir balık veya kuş isabet ettirmiştir. Böylece Firavun haklı olduğunu sanır ve kuleden iner “Ey halkım, bakın Musa’nın ilahını öldürdüm” der.

– Teşbihte hata olmasın- Bu dönemde başkalarından duyduğumuz iddiaları, okuduğumuz bilgileri, kendi zanlarımızı “mutlak doğru” kabul edersek kendimizi fasit bir daireye hapsetmiş oluruz. “Güzel görüp güzel düşünmediğimiz” için “kader” bu yalan-yanlış zanlarımızı destekleyen yeni yalan ve yanlış bilgi, zan ve evhamları önümüze çıkarır. Biz de yalanlara bir başka yalanla iyice inanırız, “iman” ederiz.

Ahirette mahcup olmamanın en önemli yolu yüzde yüz emin olmadan insanları suçlamamaktır. Yanlışlarla itham edilenleri dinlemeden hüküm vermek çok tehlikelidir. Yanlış zanlar, yeni yanlış zanlara davetçidir, dua yerine geçer. Su-i zan, su-i zanlara davetçidir.

Sonra ne olur?

-Allah muhafaza buyursun- Kader gözümüzün ve basiretimizin kapanmasına hükmedebilir. Sonra da gözümünüz önünü kapatan aklanmış kirpikleri hilal sanırız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin