Bu dalga bizi boğar!

YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

Brezilya’nın yeni başkanı Jair Bolsonaro sadece ülkesinde değil dünyanın birçok yerinde gündem oldu.

‘Radikal fikirleri’ ve ‘pervasızlığı’ ile bilinen, bu yüzden de ‘Latin Trump’ olarak adlandırılan Bolsonaro’nun başkan seçilmesi tam anlamıyla küresel bir endişe kaynağına dönüştü.

Çünkü uzunca bir zamandır, özellikle de akademik çevrelerde devam eden ‘Demokrasi ölüyor mu ?’ tartışması Brezilya seçimleri ile yeni bir aşamaya geçti.

HUNTINGTON HAKLI MI ÇIKIYOR ?

Bilindiği gibi ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi ile bilinen Samuel Huntington demokratik süreçleri de ‘dalga’ metaforu ile açıklar. Ona göre demokrasi dalga gibidir, yükselir ve alçalır.

Huntington’un sınıflandırması ise şöyledir ;

1828 ile 1926 arası ilk ve uzun demokrasi dalgasıdır. Bu dönemde demokrasi yükselişe geçmiştir. ‘Karşı dalga’ ise 1926 ile 1942 arasındadır. 1943 ile 1962 arasında ikinci yükseliş dalgası yaşanmıştır.

1958-1974 ise yeni bir karşı dalganın yaşandığı dönemdir. Huntington’a göre üçüncü demokrasi dalgası 1974 Portekiz Karanfil Devrimi ile başlamıştır. İstatistiklere göre bu dönemde dünya genelinde demokrasi ile yönetilen ülke sayısı 46 iken 119’a yükselmiştir.

Freedom House verilerine göre 2006 ile birlikte demokrasi tüm dünyada duraklama ve hatta gerileme dönemine girdi. İstatistiklere göre 2006’den bu yana demokrasilerde bir artış yok. Arap Baharı ile ‘4.yükseliş dalgası mı ?’ tartışmaları başlamış fakat yaşananın bahar olmadığı görülünce tartışma tersine döndü.

Siyaset bilimcilere göre ‘salıncak devlet’ olarak kabul edilen -aralarında Türkiye’nin de bulunduğu- ülkelerde ciddi bir düşüş yaşanıyor. Dahası otoriter eğilimler büyük ve stratejik açıdan önemli ülkelerde derinleşmeye başladı.

Bu tabloyu daha da karamsar hale getiren ise başta ABD olmak üzere ‘köklü demokrasilerin’ giderek daha kötü performans sergilemesi.

‘LATİN TRUMP’ KÜRESEL ENDİŞE KAYNAĞI OLUYOR

Bu aşamada ‘demokrasi ölüyor mu?’ tartışmalarını alevlendiren Brezilya seçimlerine daha yakından bakmakta fayda var.

Bolsonaro son yıllarda ‘seçimlerle iş başına gelip hızla ülkelerini demokrasiden uzaklaştıran, yargı ve ifade özgürlüğünü rafa kaldıran, ‘check and balance’ diye bilinen kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakan, devlet imkanlarını sonuna kadar lehine kullanıp şaibeli seçimlerle kendine meşruiyet alanı açan popülist liderler’den.

Hatta ‘onların bir tık üstü’ denebilir.

Diğer popülist liderler gibi Bolsonaro’da ‘vatan-millet-sakarya’muhabbetini seviyor. Halkın korkularına oynamayı tercih ediyor. Mesela seçim kampanyası sırasında ‘Brezilya kimliğinin saldırı altında olduğunu’ savundu.

Azınlıklara, farklı din temsilcilerine ‘sıcak bakmıyor. Açıkça ‘benim gibi düşünmeyen herkes yabancı ve tehlikelidir’ diyor.

Hatta Brezilya’nın siyah kökenli vatandaşlarını ‘hayvanat bahçesine geri gönderilmesi gereken havyanlar’ olarak tanımlıyor. Ortadoğu kökenlileri ise ‘pislik tabakası’ olarak görüyor.

Bolsonaro herhangi bir şekilde muhalefeti kabul etmiyor.

Bunu da açıkça söylüyor. Nitekim kampanya sırasında rakibini ‘seçilince hapse attırmakla’ tehdit bile etti. Bir dönem Türkiye’de popüler olan ‘ya sev ya terk et’e benzer bir slogana sahip.

Doğrudan ‘beğenmiyorsanız ya cezaevine ya da yurt dışına gidin’ diyor.

Laiklikle problemli, ‘gayri Hıristiyan politikacı olamaz, burası bir Hıristiyan ülke’ şeklinde kampanya yürüttü. Azınlıkların da din değiştirmesi gerektiğini savundu.

Batı medyasında çok ses getiren ‘işkenceyi destekleyen açıklamaları’ ise Bolsonaro için rutin sayılıyor. Hatta Nazi Partisi’ne yeşil ışık yakıyor.

Bolsonaro’nun ‘radikal fikirleri’ bunlarla da sınırlı değil. Brezilya tarihinin en karanlık dönemlerinden olan 1964 darbesinin lideri Ustra’yı ‘ulusal kahraman’ olarak tanımlıyor. Hatta işkenceleri ile ünlü Ustra’nın ‘tek hatasının’ o dönemde ‘yeterince işkence etmemesi’ olduğunu savundu.

Diktatör Pinochet’i öven demeçler verirken çocuklarını arayan kayıp yakınları için “sadece köpekler sağda solda kemik arar” bile diyebildi.

Eğer ‘yok artık , bu kadarda olmaz’ diyenlerdenseniz daha bitmedi.

Bolsonaro ‘yargısız infaz’ taraftarı.

‘Suçluların görüldüğü yerde öldürülmesini’ savunuyor. Seçim kampanyası sırasında polisin silahlarını güçlendireceğini açıklamıştı.

Kadınlara karşı söylemleri de ülkedeki kadınların büyük tepkisini çekiyor. Mesela Brezilya İnsan Hakları Bakanından Maria Do Rosario’dan bahsederken ‘tecavüzü hak etmeyecek kadar çirkin’ dedi.

Brezilya’nın yeni başkanının eşcinsellerle ilgili de hayli ilginç değerlendirmeleri var.

Örnekleri uzatmak mümkün. Normal şartlarda bu lafları edebilen , iktidara gelirse bunları yapacağını vaad eden birinin Brezilya gibi bir ülkede yüzde 55 oy almaması gerekirdi.

Fakat oldu.

Tıpkı Trump’ın seçilmesinin beklenmemesi gibi. Bu arada hemen hatırlatalım, Bolsonaro’yu hemen arayıp tebrik eden lider Trump oldu. Trump, Bolsonaro ile ‘çok iyi çalışacağını’ açıkladı.

ALTERNATİF ‘OTORİTER MODERNLİK’ Mİ ?

Peki ama ne oluyor ? Bolsonaro gibi bir siyasetçinin seçimi kazanması ‘demokrasi ölüyor’ tezini teyit mi ediyor ?

Huntington’un ‘dalga’ metaforu doğruysa biz yeniden ‘otoriter bir dalga’ ile karşı karşıya mıyız ?

Bu ve benzeri sorular uzunca bir zamandır siyaset bilimi uzmanlarınca tartışılıyor. ‘Demokrasinin ölümü’ temalı sayısız kitap ve bilimsel makale yayınlandı.

Öne çıkan değerlendirmelerden kısa bir özet yapacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor ;

Demokrasi 1930’lardan bu yana en büyük krizini yaşıyor. Popülizm ve otoriterlik yükseliyor, ‘demokrasi ile otoriterlik’ arasında ‘melez bir sistem’ giderek yayılıyor ve demokrasiye inanç her geçen gün azalıyor.

Bazıları bu durumu Huntington gibi ‘tersine dalga’ olarak tanımlarken bazı akademisyenler daha da karamsarlar ve ‘demokrasi çağının sonunun geldiğini’ iddia ediyorlar.

Aslına bakılırsa endişeler yersiz değil. Zira yükselen popülizm düne kadar demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile populist liderleri iktidara taşıyor.

Kuvvetler ayrılığı dengesi bozulması, yürütmenin ‘başkanlaşması’, yargı ve bürokrasinin siyasallaşması, demokrasiye ‘yatay katılım kanallarının’ kapanması, basın ve ifade özgürlüğünün saldırı altında olması demokrasi tarihindeki en kapsamlı gerilemelerden birinin yaşandığı tezini destekliyor.

Endişeyi büyüten verilerden birisi de ‘demokrasi ile iktisadi gelişme arasındaki ilişki’ tezinin çökmesi. Siyaset teorisyenlerine göre ‘otoriter ülkeler ekonomik büyüme ile demokrasiye evrilir’. Fakat Freedom House kıstaslarına göre ‘özgür olmayan’ ülkelerin dünya gelirinden aldığı pay 1990’da yüzde 12 iken bu rakam 2018 itibariyle yüzde 33’e çıktı.

Projeksiyonlar yakın gelecekte bu rakamın yüzde 50’ye ulaşacağını öngörüyor. Yani ülkeler hem zenginleşip hem otoriter rejimlerle yaşayabiliyorlar.

‘MELEZ DEMOKRASİLER’ YÜKSELİYOR  

Siyaset bilimi teorisyenlerine göre melez bir model olarak ‘rekabetçi otoriter’ rejimler yükseliyor.

Türkiye örneğinde olduğu gibi; bu ülkelerde seçimler var, bir den fazla parti seçime giriyor ve bu yüzden ‘demokrasi’ olarak kabul ediliyorlar.

Ancak özgürlükler, hukukun üstünlüğü, rekabet ve katılım eşitliğinin olmaması, basın ve ifade özgürlüğünün sağlanamaması noktasında ‘otoriter’ rejimlerin özelliklerini gösteriyorlar.

İstatistikler bu yeni ‘melez rejim’in giderek yükseldiğini teyit ediyor.

Ürkütücü olan ise birbirine paralel süreçlerin yaşanıyor olması. Bir yandan otoriter rejimler güç kazanır, saygınlık görürken öbür taraftan ‘demokrasi’nin günümüz sorunlarına yeterince cevap veremediği fikri yaygınlaşıyor.

DALGA TERSİNE DÖNER Mİ ?

Huntington’un dalga teorisiyle toparlayacak olursak.

Veriler hiç parlak değil. Dünyanın her yerinde popülist liderler iktidara geliyor. Otoriter liderler adım adım demokratik değerleri aşındırıyorlar ve demokrasiye olan inanç her geçen gün azalıyor.

Bu trendin doğal sonucu olarak da özgürlük alanları daralıyor.

Dahası, Çin ve Rusya’nın başını çektiği ülkeler çok etkili bir şekilde rejim ihracı yapıyorlar. Bu tredi daha da tehlikeli hale getiren Trump’ın başkanlığı.

Hem siyasi hem ekonomi politikaları ile yükselen otoriter dalgaya gaz veren bir lider Trump.

Trump öyle laflar ediyor, öyle icraatlara imza atıyor ki, ABD’nin çıkıp başka bir ülkeye tavsiye de bulunma imkanı artık yok. Hatta Trump yargı ve basın özgürlüğü gibi demokrasinin olmazsa olmazı kurumları yıpratarak yükselen otoriter dalgaya destek veriyor.

Sonuç itibariyle; tablo pek parlak değil. Dünya da yükselen dalga demokratları, azınlıkları, fikir insanlarını ve dini grupları tehdit eder hale geliyor.

Bu yükselen dalga iktidarlara biat etmeyen herkesi boğacak gibi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin