Kadim Bir Destanın Ardındaki Sorular…
Gılgamış Destanı, insanlığın ölüm, iktidar ve ölümsüzlük arayışına dair en eski metinlerden biridir; ancak onu yalnızca “efsane” kategorisine yerleştirmek fazlasıyla indirgemeci olur. Arkeolojik bulgular ilerledikçe, destanda tarif edilen şehir, kanal ve yapıların gerçeklikle kısmen örtüştüğü daha net ortaya çıkmaktadır. Eski Fırat yatağında tespit edilen ve destandaki mezar tarifine benzeyen yapı, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Keşfin gündeme gelmesiyle 2003 Irak Savaşı’nın başlaması arasındaki zamanlama ise “Tesadüf müydü?” sorusunu doğurdu. Mesele artık yalnızca arkeolojik değil; bilgi, otorite ve hakikat anlayışını sorgulayan kültürel bir tartışmaya dönüşmüş durumda.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Gılgamış Destanı, insanlığın ölüm, iktidar, bilgelik ve ölümsüzlük arayışına dair en eski metinlerden biridir. Metin dikkatle incelendiğinde, tufan anlatıları, “tanrısal varlıklarla” temas, yarı ilahi soylar, devasa fiziksel güçlere sahip figürler ve kayıp uygarlık hafızaları gibi birçok kadim motifi içinde barındırdığı görülür. Bu nedenle bazı araştırmacılar destanı sadece “efsane” kategorisine yerleştirmenin fazlasıyla indirgemeci olduğunu düşünür.
Gılgamış Destanı ile ilgili tabletler yaklaşık olarak MÖ 2100–1200 arasına tarihlendirilmektedir. En eski Sümerce şiir parçaları yaklaşık 4.000–4.200 yıl öncesine kadar giderken, bugün “standart” Gılgamış Destanı olarak bilinen Akadca versiyonunun büyük bölümü ise yaklaşık 2.700–3.200 yıllık kopyalar üzerinden bilinmektedir.
Yani elimizdeki tabletlerin bazı nüshaları fiziksel olarak yaklaşık 2.500–3.000 yıllık olsa da, anlattıkları hikâyenin kökeni yaklaşık 4.000 yıldan daha eski bir sözlü ve yazılı geleneğe dayanmaktadır. Bu da Gılgamış anlatısını insanlık tarihindeki en eski epik metinlerden biri hâline getirir.
Tufan, Nuh ve ortak hafıza
Özellikle Mezopotamya geleneğinin, Tevrat’taki bazı anlatılarla paralellik göstermesi dikkat çekicidir. Tufan hikâyesindeki Utnapiştim figürü ile Hz. Nuh anlatısı arasındaki benzerlikler, antik dünyanın ortak bir tarihsel hafıza taşıyıp taşımadığı sorusunu gündeme getirir.
Gılgamış’a ait olduğu düşünülen en önemli tasvirler, antik Sümer ve Babil dönemine ait silindir mühürler, taş kabartmalar ve çivi yazılı tabletlerde görülmektedir. Bu resim ve tabletlerde Gılgamış çoğu zaman normal insanlardan çok daha büyük, aslanlarla mücadele eden, doğaya hükmeden ve olağanüstü fiziksel güce sahip yarı ilahi bir kral olarak betimlenmiştir. Özellikle antik mühürlerdeki “aslanları tutan güçlü adam” figürü de birçok araştırmacı tarafından Gılgamış ile ilişkilendirilmektedir. Bu tasvirler onun kadim dünyada “tanrı-insan” veya “dev kahraman” olarak algılanan bir figür olduğunu göstermektedir.
Nefilimler, Hanok ve devler geleneği
Bu yönüyle Gılgamış figürü, Tevrat’taki Nefilimler ve kadim dünyadaki “devler” anlatılarıyla aynı düşünsel eksende değerlendirilen karakterlerden biri hâline gelmiştir. Nitekim Tevrat’ın Yaratılış Kitabı bölümünde, “Tanrı oğulları”nın insan kızlarıyla birleşmesinden sonra ortaya çıkan ve “eski çağların kudretli adamları” olarak tanımlanan Nefilimlerden söz edilir. Bu anlatı, özellikle Hanok Kitabı’nda çok daha ayrıntılı biçimde genişletilir. Hanok Kitabı’nda göksel varlıkların yeryüzüne inerek insan kadınlarla ilişki kurduğu, ortaya çıkan hibrit neslin ise devasa güce sahip “devler” olduğu anlatılır. Aynı metinlerde bu varlıkların insanlara savaş teknikleri, metal işçiliği, büyü ve göksel bilgiler öğrettiği de ifade edilir. Modern spekülatif yorumlarda Gılgamış’ın “üçte ikisi tanrı, üçte biri insan” olarak tasvir edilmesi, olağanüstü fiziksel gücü ve yarı ilahi köken anlatıları nedeniyle bu gelenekle ilişkilendirilmektedir. Her ne kadar bunların tarihsel gerçekliği akademik olarak kanıtlanmış olmasa da, Mezopotamya metinleri ile Tevrat ve Hanok geleneği arasında dikkat çekici tematik paralellikler bulunduğu açıktır.
Mitoloji mi, tarih mi?
Modern paradigma ise bu tür metinleri çoğu zaman otomatik biçimde “mitoloji” başlığı altında nötralize eder. Oysa “mit” kategorisi bazen, geçmiş toplumların anlamlandırmakta zorlandığı olağanüstü olayların sembolik aktarımı da olabilir. Antik insanlar bugün bizim kullandığımız bilimsel terminolojiye sahip değildi; gördükleri şeyleri kendi kavram dünyalarıyla anlatıyorlardı. Bu nedenle kadim metinleri değerlendirirken, onları ne tamamen literal okumak ne de peşinen masal saymak sağlıklı bir yöntemdir.
Nitekim Gılgamış anlatılarının tamamen “soyut mitoloji” olarak görülmesini zorlaştıran unsurlardan biri de, destanda tarif edilen bazı şehir, kanal ve mimari yapıların arkeolojik bulgularla kısmen örtüşmesidir. Özellikle Uruk’un gelişmiş su kanallarıyla birlikte ortaya çıkarılması, Mezopotamya uygarlığının sanıldığından çok daha sofistike olduğunu yeniden göstermiştir.
Daha da dikkat çekici olan ise, 29 Nisan 2003 tarihli BBC haberinde de ifade edildiği gibi, destanda tarif edilen mezar yapısına benzeyen bir alanın eski Fırat yatağında tespit edilmiş olmasıdır. Her ne kadar bunun doğrudan Gılgamış’ın mezarı olduğu kesin biçimde kanıtlanmış olmasa da, anlatının tamamen hayal ürünü olmadığını düşündüren önemli bir ayrıntıdır. Çünkü tarih boyunca birçok “efsane”, arkasında gerçek kişi, gerçek şehir veya gerçek olay çekirdeği barındırmıştır. Truva bunun en bilinen örneklerinden biridir. Uzun süre Homeros’un anlattıkları da sadece şiirsel kurgu sanılmıştı.
Buradaki temel sorun şudur: Modern dünya, antik metinleri değerlendirirken çoğu zaman “ya tamamen gerçek ya tamamen masal” gibi ikili bir kategori kullanmaktadır. Oysa kadim anlatılar çoğu zaman tarih, sembolizm, siyaset, kozmoloji ve kolektif hafızanın iç içe geçtiği hibrit metinlerdir. Gılgamış Destanı da muhtemelen böyledir.
Dolayısıyla mesele, “Destandaki her şey birebir doğru mudur?” sorusundan ziyade, “Bu anlatı hangi tarihsel çekirdeğin etrafında oluştu?” sorusudur. Ve görünen o ki, arkeoloji ilerledikçe Mezopotamya’ya dair birçok “mitolojik” unsurun arkasında somut bir uygarlık hafızası bulunduğu daha net ortaya çıkmaktadır.
Alman arkeologlar ve Fırat’ın altındaki mezar
Alman arkeolog Jörg Fassbinder’in açıklamaları, Gılgamış Destanı’nın tamamen hayal ürünü bir anlatı olmayabileceği yönündeki tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Fassbinder başkanlığındaki ekip, antik Uruk kentinde yaptıkları manyetik tarama çalışmalarında, destanda tarif edilen bazı yapı ve kanal sistemleriyle dikkat çekici benzerlikler taşıyan kalıntılar tespit ettiklerini açıklamıştır.
Özellikle eski Fırat Nehri yatağının ortasında bulunan ve destandaki mezar tarifine benzeyen yapı, kamuoyunda “Gılgamış’ın kayıp mezarı bulunmuş olabilir” yorumlarına yol açmıştır. Fassbinder ise temkinli davranarak, bunun kesin biçimde Gılgamış’a ait olduğunu söyleyemeyeceklerini, ancak destandaki anlatımla “çok benzer” göründüğünü ifade etmiştir.
Belki de burada asıl önemli olan şey, tek bir mezarın bulunup bulunmamasından ziyade, uzun süre yalnızca “mitolojik” kabul edilen bir metnin, arkeolojik gerçeklikle bazı noktalarda örtüşmeye başlamasıdır. Çünkü bu durum, antik dünyanın hafızasının modern insanın düşündüğünden daha fazla tarihsel veri taşıyor olabileceğini göstermektedir.
Irak savaşı ve spekülasyonların yükselişi
Bununla birlikte, Gılgamış’ın mezarının bulunduğuna dair haberlerin gündeme gelmesi ile 2003 Irak Savaşı’nın başlaması arasındaki zamanlama, yıllardır birçok spekülasyonun merkezinde yer almıştır. Özellikle Alman arkeolog Jörg Fassbinder ve ekibinin Uruk civarında yaptığı keşiflerin ardından ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, bazı çevrelerde “tesadüf müydü?” sorusunu doğurmuştur.
Bu noktadan sonra olay, akademik arkeolojinin sınırlarını aşarak popüler komplo teorileri, UFO anlatıları ve antik uygarlık spekülasyonlarıyla iç içe geçmektedir. Bazı iddialara göre ABD’nin Irak’a müdahalesinin arkasında yalnızca petrol veya jeopolitik hesaplar değil, Mezopotamya’da bulunan kadim eserler, antik teknolojiler ya da “insanlık tarihini değiştirebilecek bilgiler” de vardı. Özellikle Bağdat Müzesi’nin yağmalanması ve bazı eserlerin gizemli biçimde ortadan kaybolması bu teorileri daha da besledi.
Konuyla doğrudan ilgisi olup olmadığı bilinmemekle birlikte, Irak’tan çıkarılan Gılgamış’a ait bazı eserlerin yıllar sonra ABD tarafından iade edilmesi de dikkat çekici gelişmeler arasında yer aldı. Özellikle “Gılgamış Rüya Tableti” olarak bilinen ve Gılgamış Destanı’ndan bölümler içeren çivi yazılı tabletin, yasa dışı yollarla ABD’ye sokulduğunun ortaya çıkması sonrası Washington yönetimi eseri Irak’a geri verdi.
Bu gelişmeler, Irak Savaşı sonrası dönemde Mezopotamya’dan çıkan eserlerin akıbetine dair tartışmaları yeniden gündeme taşırken, bazı çevrelerde “Irak’tan gerçekte neler çıkarıldı?” sorusunun uzun süre gündemde kalmasına neden oldu.
Anunnaki, genetik ve gizli bilgi iddiaları
Nitekim bu olayın etrafında zamanla oluşan anlatılar, arkeolojik verilerin çok ötesine geçerek; Anunnaki spekülasyonları ve genetik mühendislik iddialarıyla birleşen geniş bir popüler kültür alanı oluşturdu. Anunnaki anlatısı, kökenini antik Sümer, Akad, Asur ve Babil metinlerinden alan kadim bir Mezopotamya geleneğidir. Bu metinlerde Anunnakiler, çoğu zaman “gökten gelen”, insanlardan üstün güçlere sahip ilahi varlıklar olarak tasvir edilir. Sümer kozmolojisinde onlar; düzen kuran, krallığı belirleyen, insan kaderine müdahale eden ve medeniyetin temel unsurlarıyla ilişkilendirilen yüksek varlıklardır. Bazı metinlerde insanlara tarım, şehirleşme, yazı, astronomi ve çeşitli teknik bilgiler öğrettikleri anlatılır.
Özellikle internet çağında yayılan bazı içeriklerde, Gılgamış’ın mezarının aslında “mühürlenmiş bir biyolojik yapı” olduğu, içeride olağanüstü korunmuş devasa bir bedenin bulunduğu, hatta insan DNA’sıyla bağlantılı sırlar keşfedildiği gibi iddialar öne sürülmüştür.
Fırat hadisi ve İslam eskatolojisi
Konunun İslam eskatolojisini ilgilendiren boyutu ise, Hz. Muhammed’in Fırat Nehri ile ilgili rivayet edilen meşhur hadislerinden biridir. Hadiste, Fırat’ın bir gün “altından bir dağı” ortaya çıkaracağı ve insanların bunun için büyük çatışmalara gireceği ifade edilir.
Hadis kaynaklarında geçen rivayetlerden birinde şöyle denir: “Fırat nehri, altından bir dağı açığa çıkarmadıkça kıyamet kopmaz. İnsanlar onun için savaşır; her yüz kişiden doksan dokuzu ölür…”
Nitekim Fırat sularının çekilmiş olduğu bölgede bulunduğu iddia edilen mezarın ardından başlayan Irak Savaşı’nın, bölgesel ve küresel ölçekte etkileri bugün hâlâ devam eden büyük kırılmaları tetiklediği de açıktır. Irak’ın işgaliyle birlikte milyonlarca insanın hayatı değişmiş, devlet yapıları çökmüş, mezhep çatışmaları derinleşmiş, terör örgütleri ortaya çıkmış ve Ortadoğu’nun jeopolitik dengesi kalıcı biçimde sarsılmıştır.
Elbette burada doğrudan “hadisteki hazine budur” şeklinde kesin bir yorum yapmak mümkün değildir. Ancak dikkat çekici olan nokta, hadisin merkezinde yine Fırat havzasının bulunması ve modern çağın en yıkıcı savaşlarından birinin de bu coğrafyada patlak vermiş olmasıdır. Bu nedenle bazı yorumcular, “altın” kavramının insanlık tarihini, siyaseti ve güç dengelerini değiştirecek stratejik veya sembolik bir değeri temsil ediyor olabileceğini düşünmektedir.
Sessizlik, videolar ve cevapsız sorular
İddiaları daha da güçlendiren unsur ise, Alman arkeologlar tarafından çekildiği öne sürülen bazı görüntülerin yıllar sonra YouTube’a yüklenmiş olmasıdır. Söz konusu videoların doğruluğu bağımsız biçimde teyit edilmiş değildir; ancak özellikle internet dünyasında Gılgamış tartışmalarını yeniden canlandırdığı açıktır. https://www.youtube.com/watch?v=5AhCfmGyGpA
Dikkat çekici olan bir diğer nokta da, Alman arkeolog Jörg Fassbinder’in 2003 yılında BBC’ye yaptığı açıklamalardan sonra konu hakkında kamuoyuna açık kapsamlı bir değerlendirme yapmamış olmasıdır. Aynı şekilde BBC’nin de böylesine sansasyonel bir keşif iddiasının ardından kapsamlı bir takip haberi yayımlamamış olması soru işaretlerini artırmıştır. http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/2982891.stm
Benzer şekilde, Fassbinder’e doğrudan yönelttiğim sorular da yanıtsız kalmıştır. Elbette bu durum tek başına herhangi bir iddiayı kanıtlamaz. Ancak böylesine büyük tarihsel ve arkeolojik önem taşıyan bir keşfin, kısa süreli bir medya görünürlüğünün ardından neredeyse tamamen sessizliğe gömülmesi, doğal olarak tartışmaların ve spekülasyonların devam etmesine yol açmaktadır.
Hillary Clinton e-postaları ve yeni spekülasyonlar
Bu anlatılar çoğu zaman gerçek arkeolojik keşiflerle bilim kurgu unsurlarını bilinçli biçimde iç içe geçirmektedir. Nitekim Hillary Clinton’ın kamuoyuna sızan e-posta arşivlerinde geçen bazı ifadeler de, Gılgamış etrafındaki spekülasyonların yeniden gündeme taşınmasına neden olmuştur. Özellikle FOIA kapsamında yayımlanan belgeler arasında “Gılgamış’ın diriliş odası”, “bedeninin bulunduğu yer” ve “gömülü Nefilimlerin lokasyonu” gibi ifadelerin geçtiği yazışmalar, internet dünyasında büyük yankı uyandırmıştır.
Paradigmaların ötesinde bir tartışma
Modern bilimin insanın kökenine dair yerleşik anlatılarını kökten sarsabilecek ölçekte bir keşif iddiasının, güvenlik kurumları tarafından gizlilik içinde tutulabileceği düşüncesi, bu tartışmaların merkezindeki temel varsayımlardan biridir. Özellikle ABD ordusu ve istihbarat kurumlarının UFO/UAP konularında onlarca yıl boyunca uyguladığı gizlilik politikaları düşünüldüğünde, bazı çevreler Gılgamış benzeri keşiflerin de benzer bir güvenlik paradigması içinde değerlendirilmiş olabileceğini ileri sürmektedir.
Yine de bütün bu tartışmaların önemli bir felsefi sonucu vardır: Bilimsel paradigmaların da tarih boyunca değişebilir olduğu gerçeği. Dün “efsane” sayılan bazı şehirlerin bugün arkeolojik gerçeklik olarak ortaya çıkması, insanlığın geçmişine dair hâlâ büyük bilinmezlikler bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle Gılgamış tartışması aynı zamanda modern insanın bilgi, otorite ve hakikat anlayışını sorgulayan kültürel bir tartışmaya dönüşmüş durumdadır.
