Zorba yönetimler ve müsadere (2)

YORUM | YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Önceki yazımızda İslâm’ın mal dokunulmazlığı ve mülkiyete müdahale hakkı konusundaki hükümlerini ele almış, sonrasında da müsadereyle ilgili ahkâmı incelemeye başlamıştık. Bu yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz:

  1. c) Suç Aletlerinin Müsaderesi

Günümüz anayasalarının müsadereyle ilgili düzenlemeleri, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan, suçun işlenmesine tahsis edilen veya suçtan meydana gelen eşyalara el konulması etrafında döner. Günümüz hukukçuları arasında müsadereden anlaşılan öncelikli mana da budur.

Müsaderenin uygulanabilmesi için öncelikle ortada kasıtlı işlenen bir suçun olması gerekir. Taksirle işlenen suçlarda müsadere mümkün değildir. Aynı şekilde suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşyanın da kamu güvenliği açısından tehdit oluşturmadıkça müsadere edilemeyeceği belirtilir. Müsadereyle ilgili ileri sürülen diğer bir şart da “orantılılık” kuralına riayet edilmesidir. Buna göre suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesi, işlenen suça nispetle daha ağır sonuçlar doğurmamalı, yani müsadere adalet ve hakkaniyete uygun olmalıdır.

Suç âletlerinin müsadere edilmesinin amacı, suç işlemenin bir kazanç kaynağı olarak görülmesinin, suçların yaygınlaşmasının ve suç âletlerinin tehlike teşkil etmeye devam etmesinin önüne geçmektir.

Müsadereyle ilgili negatif yaklaşımın bir neticesi olarak suç aletlerinin müsadere edilmesi meselesi, fıkıh kitaplarında ağırlıklı olarak üzerinde durulan bir konu değildir. Fakat modern çalışmalarda, getirilen bir kısım delillerle bunun caiz olduğu belirtilir. Bu konuda Kur’ân’dan getirilen delil, Mescid-i Dırar’ın yıkılmasını emreden âyet-i kerimedir. (et-Tevbe, 9/107) Bizzat âyetin ifadesiyle bu mescidin inşa edilme amacı, Müslümanların birlik ve bütünlüğünü bozmaktır. Bu sebeple Allah Resulü, âyetin emri gereğince bu mescidi yıktırmıştır. Aynı şekilde Hz. Ömer’in de içine su katılmış sütü döktüğü ve içki satılan bir yeri yıktırdığı rivayet edilir. (İbn Ferhun, et-Tebsıratü’l-hükkâm, 2/220)

İçki satışı, kahinlik, fuhuş, kumar, faiz gibi haram yollardan kazanılmış paraların müsadere edilmesi de konu etrafında yapılan tartışmalar arasındadır. Bu tür malların müsaderesini caiz görenler, gulûlle ilgili hadisleri delil getirir. Âlimler, ilgili hadislerden yola çıkarak genel itibarıyla çalınan ganimet malının yakılmasına veya tekrar geri iade edilmesine hükmetmişlerdir. Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte, Allah Resûlü’nün, Hz. Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in ganimet malına hıyanet eden kimsenin eşyasını yaktırdıkları ve sahibini de cezalandırdıkları rivayet edilmiştir. (Ebû Dâvud, Cihad 135)

Ne var ki Hanefi, Maliki ve Şafiî âlimleriyle günümüz araştırmacıları, söz konusu hadisin senedinin zayıf olduğunu ileri sürerek, daha başka hadislerle istidlalde bulunarak ve İslâm’da mal israfının ve itlafının yasaklanmasını gerekçe göstererek, eşyanın yakılmasının ve itlaf edilmesinin caiz olmadığına hükmetmiştir.

  1. d) Para Temini Maksadıyla Yapılan Müsadereler

Tarihte savaşlar sebebiyle devletin mala ihtiyaç duyması, sık sık müsadereye başvurulmasına sebep olmuştur. Mesela Osmanlı’nın son dönemlerinde devam eden uzun süreli savaşlar sebebiyle birçok kez zenginlerin malları müsadere edilmiştir. Tabi ki bu durum fıkhî tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bazı şeyhülislamlar zaruret durumlarında ve belirli şartlar çerçevesinde müsadereye fetva verseler de, fakihlerin çoğunluğu yapılan bu uygulamalara itiraz etmiştir.

Mesela bunlardan birisi olan Sadrazam Lütfi Paşa (ö. 1564), Asafname isimli eserinde küçük bahanelerle insanların mallarını almaktan ve bu konuda vebale girmekten kaçınılması gerektiğini belirtmiştir. “Halkın mallarını, padişahın mallarına dahil etmek -neuzu billah- devletin fena bulmasına delildir.” diyerek, devlet ricalini haksızlık ve zulümlere karşı ikaz etmiştir.

Aynı şekilde Osmanlı şeyhülislamlarından birisi olan Esad Efendi (ö. 1753), “İslam beldelerinde ikamet eden ve kazancını devlet üzerinden sağlamayan, bilakis ticaret ile mal kazanan zenginlerin ellerinde bulunan mallardan, herhangi bir zaruret bulunmaksızın, savaşlara malî destek sağlamak maksadıyla, rızaları olmaksızın mallarının alınarak beytü’l-male aktarılması şer’an caiz midir?” şeklindeki bir soruyu, “Hayır, caiz değildir.” diyerek cevaplamıştır.

Bunlardan ayrı olarak Ahmed Cevdet Paşa, “madde-i müstekreh” dediği döneminin müsadere uygulamasını şiddetle eleştirmiş ve bunun İslamî kurallara uymadığını belirtmiştir. Aynı şekilde Mısırlı İslam hukukçusu Tahtavî de (1816), “Bila sebeb-i şer’î bir kimsenin malını ahz yoktur.” kuralını zikrederek, yöneticilerin kendi nefisleri veya betü’l-mal için mal müsaderesine başvurmalarını reddetmiştir. Halkın mallarına küçük bahanelerle el konulmasını eleştiren, müsadere konusunda yapılan zulüm ve haksızlıkların devletin yok olmasına yol açabileceği uyarısını yapan diğer bir devlet adamı da Defterdar Sarı Mehmet Paşa’dır.

Devletin savaş gibi sebeplerden ötürü müsadereye başvurması sadece Osmanlılara has bir uygulama değildir. Bilakis tarihte birçok devletin başvurduğu bir uygulama olmuştur. Büyük Şafiî hukukçusu İmam Nevevî’nin başından geçen şu olay da konumuza ışık tutar:

Tatarların h. 658. tarihinde Filistin’e kadar gelip Şam’a saldırıya hazırlanmaları üzerine Sultan Baybars, orduyu teçhiz etmek için halkın mallarına ihtiyaç duyduğunu belirtir ve müsadere için âlimlerden fetva ister. Fakat İmam Nevevî, fetva vermez. Bu tutumunun gerekçesini de şu sözleriyle açıklar: “Sen buraya geldiğinde bir köleydin ve hiçbir şeye sahip değildin. Ben şu anda senin yanında birçok bağ ve bahçelerin, köle ve cariyelerin, altın ve gümüşlerin olduğunu görüyorum. Şayet sen öncelikle bunları cihat için satar ve hâlâ paraya ihtiyaç duyarsan, ben de sana cihatta kullanmak üzere halkın malını alman için fetva veririm.”

  1. e) Siyasi Suçlardan Ötürü Yapılan Müsadereler

Fıkıh kitaplarında neredeyse hiç rastlanmayan fakat zorba yönetimlerin hâkim olduğu devletlerde hiç eksik olmayan müsadere türü, siyasi suçlu olarak ilân edilen kimselere karşı uygulanan müsaderedir. Daha Emeviler döneminde müsadere, hasımlardan intikam almanın önemli vesilelerinden biri hâline gelmiştir. Muhalif ve hasımları tehdit etme, susturma ve bazen de ezme adına bir silah olarak kullanılmıştır. Mesela Muaviye Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in, Haccac b. Yusuf da Abdullah b. Zübeyr’in terekesine el koymuşlardır.

Müsadere asıl kötü yüzünü Abbasiler döneminde göstermiştir. Öncekilerden farklı olarak müsadere politikasıyla ilgili özel düzenlemeler yapılmış, vezir başkanlığında müstakil divanlar (divanü’l-müsadere) tesis edilmiştir. Abbasiler başa geçer geçmez Beni Ümeyye’den ele geçirdikleri kimselerin mallarını müsadere etmiş ve sonraki yıllarda da farklı gerekçe ve bahanelerle bu uygulamayı devam ettirmişlerdir. Zengin tüccarlar maruz kaldıkları zorbalık ve müsadereden dolayı ciddi sıkıntılar çekmiştir.

Eyyübiler, Memlükler, Fatımiler, Selçuklular ve Osmanlılar gibi sonraki İslâm devletlerinde de müsadere uygulaması sadece kamu görevlilerinin mallarıyla, suç aletlerine el konulmasıyla veya savaş durumlarında ekstra vergiler alınmasıyla sınırlı kalmamış; siyasi sebeplerden ötürü birçok kimsenin malvarlığına el konulmuştur. Özellikle Memlük sultanları, kendileri açısından rakip olabilecek emirlerin mallarını müsadere etmek suretiyle, onların güçlerini zayıflatmayı hedeflemişlerdir. (Bkz. el-Beyyûmî İslamil Şirbînî, Musâdaratu’l-emlâk fi’d-devleti’l-İslâmiyye)

Hususiyle istibdat ve zorbalığın arttığı dönemlerde, sultanlar çıkarlarına ters düşen, otoritesi açısından tehdit oluşturan veya isyan girişiminde bulunan kişi veya toplulukların mallarına el koymuşlardır. Müsadereyi bir silah olarak kullanmak suretiyle rakiplerini tasfiye etmeye çalışmışlardır. Hatta yer yer müsadere, suç işlediği düşünülen şahıslarla da sınırlı kalmamış, onların yakınlarının bile bir kısım mülklerini kapsayacak ölçüde genişletilmiştir.

Kaynaklarda verilen örneklere bakıldığında, yer yer genel müsadere uygulamasına da rastlanmaktadır. Yani bazı durumlarda sultanın emriyle cezalandırılan kimselerin bütün malvarlığına el konulmuştur. Mesela Eyyûbîler, halefleri olan Fâtımîlerin saraylarını ve onlardan kalan diğer malları müsadere etmiş ve kendi adamlarına dağıtmışlardır. Bu da hem halk hem de ulema arasında gittikçe artan rahatsızlıklara sebep olmuştur.

Osmanlıda aile vakıflarının kurulmasındaki önemli sebeplerden birisinin de yaygınlaşan müsadere uygulaması olduğu belirtilmiştir. Vatandaşlar aile vakıfları aracılığıyla mallarını hibe veya vasiyet ederek aile bireylerine bırakmış ve böylece devlet tarafından müsadere edilmesini engellemek istemişlerdir. Müsadereyle ilgili artan rahatsızlıklardan ve yükselen itirazlardan ötürü III. Selim ve II. Mahmut ıslah teşebbüsünde bulunmuş ve yayınladıkları hatt-ı hümayunla müsadereyi belirli bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlarsa da yeterince başarılı olamamışlardır.

Eski hukuklarda çok yaygın olarak uygulama sahasında olan ve İslâm devletlerinde de sıkça karşılaşılan müsadere uygulamasıyla ilgili anlayış, Fransız ihtilalinden sonra değişmeye başlamıştır. Mesela hangi gerekçeyle olursa olsun kişinin bütün malvarlığının elinden alınması demek olan genel müsadereye şiddetle karşı çıkılmış, müsaderenin alanı olabildiğince daraltılmış ve oldukça sıkı şartlara bağlanmıştır. Temel insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesiyle birlikte mal dokunulmazlığına yönelik haksızlıklar ve keyfi uygulamalar da ortadan kalkmaya başlamıştır.

Kasıtlı işlenen suçlarda dahi bir tazir cezası olarak müsadereyi tecviz etmeyen ulemanın, “devlet otoritesini tehdit”, “itaatsizlik”, “muhalefet”, “isyan” gibi sınırı ve çerçevesi belirli olmayan suçlardan ötürü müsadereyi onaylaması mümkün değildir. Zira bunlar, İslâm’ın özel mülkiyet ve mal masumiyetiyle ilgili hükümleriyle taban tabana zıt uygulamalardır. Genel itibarıyla itaatsizlikler, özel mülkiyetin dokunulmazlığını kaldırmaya sebep teşkil edecek kadar önemli görülmemiştir.

Özellikle bir kişinin menkul ve gayrimenkul bütün mal varlığına el konulması şeklindeki genel müsadere, hiçbir İslâm alimi tarafından tecviz edilmemiştir. Onlara göre bu yolla alınan mallar, haksız yere alınmış olacağı için haramdır. Her ne kadar eski hukuklarda suçluya daha fazla acı çektirmek ve cezanın daha çok caydırıcı olmasını temin etmek için genel müsadere uygulamasına başvurulmuş olsa da, ne çağdaş ceza hukuklarında, ne de İslâm hukukunda böyle bir uygulama kabul edilmemiştir.

  1. f) Vakıf Mallarının Müsaderesi

Buraya kadar şahıslara ait malların müsadere edilmesi üzerinde durduk. Acaba vakıflara ait malların müsadere edilmesinin dinî hükmü nedir? Devlet, vakıf mallarına el koyarak bunları mütevellilerin elinden alabilir mi? Vakıfları kuruluş amaçlarının dışında başka yollarda kullanabilir mi? Vakıf mallarını satmasının veya onlar üzerinde değişiklik yapmasının hükmü nedir?

Aslında İslâm’da vakıf ahkâmına muttali olan ve vakıflar etrafında oluşmuş fıkıh geleneğini bilen birisi, İslâm’ın hiçbir surette vakıf mallarının müsaderesine yol vermeyeceğini bilir. Meseleyi kısaca izah edelim:

Vakıf, bir insanın sahip olduğu bir malın menfaatini ebediyen hayır yollarına tahsis etmesidir. Ulemanın çoğunluğuna göre vakfedilen mal, vâkıfın mülkiyetinden çıkarak Allah’ın (kamunun) mülkü hâline gelir. Kamu malı statüsü kazanan vakıf malları hiçbir şekilde satılamaz, hibe edilemez ve mülkiyete konu olamaz.

Bir vakfın nasıl yönetileceği ve işletileceği, ondan kimlerin hangi esas ve ölçüler içinde faydalanacağı ve daha başka şartlar malını vakfeden kimse tarafından tespit edilir. Bunlar “vakfiye” ismi verilen yazılı bir belgeyle ortaya konulur. Vakfiyeler âdeta vakfın tüzüğü niteliğindedir. Fıkıhta bu şartların önem ve bağlayıcılığı şu fıkıh kaidesiyle ortaya konulmuştur: “Vâkıfın şartı, Şâriin nassı gibidir.”

Fakihler vakıf malları üzerinde değişiklik yapılıp yapılamayacağı (tağyir) veya vakfın yeni bir vakfa dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği (istibdal) üzerinde tafsilatlı olarak durmuş ve bu konuda önemli içtihatlar ortaya koymuşlardır. Şafii ve Malikiler, sedd-i zerai delilinden hareketle, idarî ve kazaî bir kısım suiistimallerin ve keyfî uygulamaların önüne geçme adına, vakıf malının satılarak elde edilen parayla benzerinin satıl alınmasına karşı çıktıkları gibi, vakıflar üzerinde yapılacak tağyiri (değişikliği) de oldukça sınırlamaya çalışmışlardır.

Hanefi ve Hanbeli mezhepleri ise istihsan ve maslahat delillerinden hareketle, bu tür uygulamaların belirli şartlar dahilinde caiz olacağını hükme bağlamışlardır. Bu şartların başında da vakfa konu olan malın istifade edilemez hâle gelmesi ya da masraflarının gelirlerinden daha fazla olması durumu gelir. Ayrıca onlar vakıf malının ancak hâkimin kararıyla satılıp yerine yenisinin alınabileceğini belirtirler. Son olarak vakıf malının rayiç bedelin altında bir fiyata satılmaması ve elde edilen parayla aynı maksatlı daha iyi bir vakfın kurulması da onların öne sürdükleri şartlar arasındadır.

Vakıflarla ilgili en fazla üzerinde durulan meselelerden birisi de onların vakıf senedine ve maslahata uygun bir şekilde sevk ü idare edilmesidir. Ulema, vakfın yönetim ve işletiminden sorumlu olan mütevellilerin, vakfiyede belirtilen şartlara uymaları, vakfın kendisinden beklenen amacı gerçekleştirmeleri, her tasarruflarını vakfın yararını gözeterek yapmaları, bakım ve onarımını ihmal etmemeleri, elde edilen gelirleri hak sahiplerine vermeleri gibi meseleler üzerinde titizlikle dururlar.

Buraya kadar kısaca izaha çalıştığımız hükümlerden de anlaşılacağı üzere, vakıflara ait mal ve paralar hiçbir şekilde müsadere edilemez. Âlimler açıkça bunun caiz olmadığını dile getirir. Daha önce de belirtildiği üzere, müsadere uygulaması Osmanlıda geniş bir uygulama alanına sahip olsa da, vakıf malları müsaderenin dışında tutulmuş ve onlara dokunulmamıştır.

Özellikle Osmanlının son asırlarında zürrî vakıflarda (aile vakıfları) görülen artışın sebebi de budur. Mesela bir çalışmaya göre 17. ve 18. asırlarda kurulan vakıfların yaklaşık yarısı aile vakfıdır. Devlet hizmetinde çalışan askerler ve daha başka kamu çalışanları, mallarının müsadere edilmesini engellemek ve onları varislerine bırakabilmek için, vakıf kurmaya yönelmişlerdir.

Bu bilgiler ışığında, son yıllarda AKP hükümetinin Hizmet hareketine ait müesseselere el koymasının hükmüne bakalım: Öncelikle belirtmek gerekir ki, dinî grup ve cemaatlerin tesis etmiş oldukları yurtlar, okullar, Kur’ân kursları, dernekler ve hatta şirketler vakıf mahiyetindedir. Her ne kadar bunların tamamı ismen vakıf olarak adlandırılmasa da, mahiyetleri, kuruluş gayeleri ve icra ettikleri fonksiyonlar açısından bunları “vakıf” olarak görmek mümkündür. Zira fıkıhta isimlerden ziyade mana ve muhteva önemlidir. Söz konusu kurum ve müesseselerin hayır ve sevap işlemek ve bir kısım dinî maksatları gerçekleştirmek maksadıyla kurulmaları, gerçek anlamda mülkiyetlerinin kamuya ait olması da bunu gösterir. Verdikleri finansal desteklerle söz konusu kurumların ortaya çıkmasını sağlayan kimseleri vakıf sahipleri, bu kurumların tüzüklerini de birer vakfiye olarak görmek mümkündür.

Bu sebepledir ki bu kurumların, asılsız bazı suçlamalarla ve uydurma bir kısım bahanelerle, devlet tarafından müsadere edilmesini, başkalarına verilmesini, değişikliğe uğratılmasını, başka amaçlar için kullanılmasını tecviz edecek İslâm’da hiçbir hüküm yoktur. Bu tür zorba uygulamaları, ceberut devlet mantığıyla izah etmek mümkün olsa da, bunların şer’î ahkâm açısından bir izahı yoktur. Bazı ilahiyatçıların bâtıl bir kısım tevil ve yorumlarla meseleye dinî bir kılıf bulmaya çalışmaları ise ancak dinin menfur emeller uğruna araçsallaştırılmasının bir ifadesi olabilir.

Netice

İslâm âlimleri, âyet ve hadislerden hareketle, ısrarla mülkiyet haklarının dokunulmazlığı üzerinde durmuş ve malî bir cezalandırma yöntemi olarak müsadereye açıkça tavır almış olsa da, ne yazık ki tarihte ve günümüzde müsadere uygulamaları hiç eksik olmamıştır. Ne ulemanın aksi yöndeki fetvaları, ne de anayasa ve kanunlar zorba yönetimleri müsadere uygulamasından alıkoymaya yetmemiştir. Müsadere, bütün güç ve iktidarı ellerinde toplayan zorba idarecilerin gözünde, çoğu zaman hem bütçeyi denkleştirmenin bir vasıtası olarak görülmüş, hem de muhalifleri cezalandırmanın en etkili yolu. Bu sebeple, “tehlikeli” gördükleri insanların mallarına çökmek, onların nazarında oldukça normalleşmiş ve hatta gerekli görülmüştür. Onlar, kendilerine kafa tutan ve karşı çıkan kesimleri rahatlıkla “fitneci”, “hain” veya “isyankâr” gibi sıfatlarla suçlamış ve mal varlıklarını ellerinden almışlardır.

Ne yazık ki bir kısım İslâm uleması da, içtihat ve yorumlarıyla, ceberut devlet gücü karşısında zayıf durumdaki vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini koruyacaklarına, dinin ruhuna uygun olmayan bir kısım marjinal fetvalarıyla zalim idarecilerin eline önemli kozlar vermişlerdir. Günümüzde AKP iktidarının hiçbir şer’î gerekçe bulunmaksızın, zorbalıkla müsadere ettiği malların, pek çok dinî cemaat ve yapı tarafından “ganimet” olarak görülmesi ve sahiplenilmesi ise tarihte emsaline ender rastlanacak vakalardan birisidir. Nasıl olup da bunu içine sindirdiklerini anlamak gerçekten zor. Esasında bu da aşırı devletçi bakış açısının, dinî ve ahlakî değerlerin yozlaşmasının bir yansımasıdır.

Fakat şurası unutulmamalıdır ki kısa vadede kazançlı gibi görünen müsadere uygulaması, gerçekte devletin temellerine konulan bir dinamit gibidir. Nitekim birçok siyasetname yazarı da hazinesine yetim malı ve kul hakkı giren devletin, uzun süre ayakta kalamayacağını belirtir. Zira insanların malvarlıkları konusunda endişeli oldukları ve devletlerine güvenmedikleri ülkelerde, yatırımlar artmayacak, hür teşebbüsler ortaya çıkmayacak, dolayısıyla da ekonomiye büyük darbe inecektir. Mülkiyet haklarının sürekli tehdit altında bulunduğu bir ülkede, çalışıp kazanma ve üretim yapma azmi kalmayacak ve neticede ülkenin kalkınması engellenecektir.

Hâsıl-ı kelam, yıllarca ülkeye ve ülke insanına hizmet etmiş, eğitime büyük destek vermiş, insanlar arasında sevgi ve barışın yayılmasına katkı sunmuş ve bu faaliyetleri de devlet ricali tarafından bugüne kadar hep takdir ve teşvik görmüş insanlara bir anda “isyankar, terörist, hain, darbeci” gibi yaftalar koyup, onların mal varlıklarını müsadere etmek, büyük bir günah ve katmerli bir zulümdür. İslâm’ın mal dokunulmazlığı ve özel mülkiyet haklarıyla ilgili getirmiş olduğu temel disiplinlere aykırılığı aşikâr olan bu tür zorbalık ve zulümlere, İslâmî hükümler içerisinde yer bulmaya ve dinî bir meşruiyet kılıfı giydirmeye çalışmak ise altından kalkılması mümkün olmayan ağır bir vebaldir. Bu tür fetvalarıyla yetkili mercilerin keyfî uygulamalarına zemin hazırlayan kişilerin, onların irtikâp ettikleri zulüm ve haksızlıklara ortak olacaklarında şüphe yoktur.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin